
Ankara'nın varoşlarındandır Altındağ Belediyesi kapsamındaki bazı semtler. Bu semtlerdeki tek katlı gecekondular kentsel dönüşüm projesi kapsamında neredeyse tamamen yıkıldı. Toki'nin onlarca katlı binaları yükselmeye başladı orada burada mısır patlağı gibi. De... düşünmeye başladı benim iflah olmaz beynim, bu semtin evsizleri şimdi nerede barınmaktadırlar diye...
Koca dağı kaplayan derme çatma evler ve bu evlerden bazılarında yaşayan karanlık tipler ürkütürdü, kazara bir işiniz düşüp de bu mahallelerden geçmek zorunda kalsanız. Elbette orada yaşayan herkes böyle değildir. Fakir - fukara, kendi halinde, yaşama direnmek için bin takla atan yine de akşam evine ekmek getirmekte zorlanan, ezilenlerin semtidir daha çok burası. Gözlerden saklanmak kolay olduğundan olmalı, karanlık tiplerin bu ve benzeri semtleri seçmeleri. Tıpkı şimdi çok katlı, asansörlü, komşuların birbirlerini tanımadığı apartmanlarda olduğu gibi.
Neyse... Konu bu değil zaten. Beni düşündüren o derme çatma, çatısı tenekeyle, kırık camı gazete kağıdıyla kaplı, kapısındaki aralıktan kışın tüm soğuğunu içeri buyur eden, duvarındaki çatlaklardan rüzgar üfüren ve borusu pencereden çıkıyor olsa da bacası tüten bu evler yok artık.
Ama yıkıntılar arasında çocuklar var. Kendilerini soğuktan korumak için bu yıkıntıların kuytusuna sığınmış çocuklar... Onlarca çocuk... Hem de Ankara'nın buz gibi, tükürük donduran ayazından korumaya çalışan çocuklar... Belli ki ailesiz, savunmasızlar.
Ankara görüntüsünü değiştirirken, modernleşirken, Avrupa başkenti olmak yolunda yıkarak yükselirken, devlet, varoşlarda barınan, yaşamaya çalışan, geliri günlük ekmeğini almaya ancak yetecek kadar olan insanların geleceğini ne kadar düşünüyor acaba..? Hadi başını sokacak bir damı olanlar kentsel dönüşüm aşamasında evleri karşılığında üç-beş kuruş aldılar ya da yeni binalardan bir daire edinecekler. Ya o gecekondularda bir evi olmayan, kiracı konumundakiler ne yapıyorlar..? ne yapacaklar..?
Üstelik evsiz yurtsuz aşsız ekmeksizlere şimdi Suriyeliler de eklendiler. Gündüz şehrin her yerindeler; yolda, kavşakta, AVM ya da market önlerinde... Ya geceleri...
Geceler... Her türlü kötülüğü karanlık örtüsünün altında gizleyen gecelerde çocuklar. Ailesiz, sahipsiz, kimsiz - kimsesiz bu çocuklar. Bir aileleri varsa bile kim bilir hangi kahrolasıca nedenle sokağa bırakılmış çocuklar. Hatta kimsesiz, güçsüz yetişkinler...
Eğer devlet yapıcı önlemler almaz ve etkin yaptırımlar uygulamazsa, yarınlar bu gidişle hırsızlık, cinayet, tecavüz ve daha akla gelmez nice kötülük, suç ve kaos patlamasına gebe görünüyor.
nurten y tartaç
Bugün ATO daki ( Ankara Ticaret Odası ) Ankara Kitap Fuarı'ndaydık. Ben diyeyim 200 siz deyin 300 Metre uzayan kuyruğu bekledikten sonra girebildik fuar salonuna. Ankaralıların bu kadar kitap sever /okur / olduklarını görmek o kuyruğu beklemeye değdi doğrusu. Salı günü de gitmiştik ama hafta ortası olduğu için bu kadar kalabalık değildi. Ortam çok güzeldi. Aldığımız kitapları yazarlarına imzalattık. Ayrıca bunca değer verdiğimiz yazarlar kalemlerinin gücüyle olduğu gibi tatlı dilli hoş sohbetleri, samimi ve candan tavırlarıyla da gönüllerimizde yer edindiler.
smile ifade simgesi
Yaşlandım ben sanırsam :P
Kaç rüzgar, kaç yağmur, kaç fırtına, dolu, kar, tipi, ayaz, kaç yaz, güz, bahar devirdim kim bilir... Esip, yağıp, gürleyerek giderken yıllar, hep bir şeyler alıp götürdüler benden. Kah yapraklarım soldu, sarardı, savruldu peşlerinden, kah dalım koptu en acıyan yerinden. Giderken bana bıraktıkları da oldu; mutlandıran, umutlandıran, beni hayata bağlayan güzellikler, ömre bedel tek nefeslik mutluluklar...
Hayat bir alışverişti. Biz yılları eskitirken onlar da bizi eskiteceklerdi elbette. Her yıl yüzümüze, ruhumuza, bedenimize yeni çentikler atarak, enerjimizi sömürerek, saçlarımızın rengini, baharlarımızı çalarak.
Oyunun kuralı buydu... Yaşıyorsan aldığından kat kat fazlasını vermek zorundaydın hayata. Kuralları koyan sen olmasan da, uymak zorundaydın kayıtsız şartsız bu oyuna. Ne zaman biterse rolün o zaman inecektin sahneden. Ne bir an önce, ne bir an sonra.
Herkes kadar aldım payımı yaşamdan. İnişli - çıkışlı, engebeliydi yol benim için de. Belki biraz daha zor. Algılamaya göre değişir zorluk derecesi gerçi. Bazılarının dert dediğine güler geçersiniz, "Bu da bir şey mi ?" diye... Ama ona ağır gelmişse zordur işte. Kime sorsanız hayatı romandır. Her hayat bir romandır. Benim hikayem de yazmayı bilenin eline geçse, kalem ağlar kelimelerin kederinden belki de. Ya da iyi bir komedi çıkarılabilir aynı hikayeden. Ne gördüğünüz, hayata nereden baktığınızla ilintilidir.
Çook çok uzun yıllar önce, belki milattan bile önce :P :) bugünü yarına bağlayan bir saatte; bu şişkin, gürültülü, kalabalık dünyaya bir avaz, bir soluk da ben katmışım.
Son tren son istasyona yanaşana kadar yaşamak üzere...
n y tartaç
Sevgili blog arkadaşımız EQ Ayşe'nin başlattığı Nostaljik Pazartesi Etkinliği vardı bugün di mii..?
Oh! neyse yetiştim bu kez :)
30 Haziran 2009 tarihli şu anı yazımı paylaşayım o halde.
Ohh! Neyse... kendime gelebildim nihayet...
Siz yeni yıla nasıl girdiniz..?
Gönlünüzce bir akşam geçirmişsinizdir umarım.
Bizde bir hareket, bir koşuşturmaca vardı ki, sormayın gitsin.
Aslında sorun. Siz sorun ben anlatayım.
Hani severim ya hareketi... Hele özel günlerde bir köroğlu bir ayvaz ( iki başımıza, yalnız - Merih ve Ben- ) kalmak üzer, hüzünlendirir beni. İsterim ki kalabalık olalım, yakınlarımız, sevdiklerimiz olsun yanı başımızda. Heyecanlı, hoş bir telaş olsun böyle günlerde.
Hay dilimi eşek arısı soksun.
Yanlış anlaşıldı sanırım. Hareket severim derken bunu kastetmemiştim... Hem de tam yılbaşı gecesi. Tam sohbetin, muhabbetin dibine vurmuşken.
Kuzenler çağırdılar. "Hadi gelin hep birlikte olalım." diye.
"Olur..." dedik.
Bu yaz dayımı kaybetmiştik, Yengem yalnız olmasın istedik ve orada toplanmaya karar verdik.
Dört ayrı evde özenle hazırlanmış, dört hünerli elin tüm lezzetli eserleri bütün göz kamaştırıcılığıyla soframızı süslemiş, mideler keyifle şişmeye, başlar hafiften dönmeye başlamıştı kii...
" Radyatör su damlatıyor." dedi Merih.
Nijad; " Dur Abi! Ben hemen hallederim." diye fırladı, Dayımın takım çantasını kapıp geldi. Başladı radyatör vanasının musluğunu kıvırmaya.
"Amaan! daha çok damlatmaya başladı..."
Demeye kalmadı... Ben tam önünde oturuyordum radyatörün. Neyse ki, mutfaktan bir şey almak için kalkmıştım. Döndüğümde gözlerime inanamadım. Aman Tanrım! O nasıl bir basınçlı sudur öyle. Koskoca salonu tamamen sular içinde bırakmış antreye kadar fışkırıyordu. Üç - beş dakika içinde salon göle dönmüş içinde halılar yüzüyordu. Salondaki herkes sırılsıklam olmuştu. Yani bildiğiniz 'Sudan çıkmış sıçan' gibiydiler. Saçlarından, paçalarından şapır şapır sular akıyordu. İsli, kara, pis bir suydu üstelik ve elli - altmış derece falandı sanırım sıcaklığı. Beyler patlak vanayı ilk anda elleriyle kapatmaya çalıştılar ve elleri yandı. Evin içinde buhardan göz gözü görmüyordu. Sıcak suyla iyice ıslanan yün halılardan yayılan koku da cabası. İlk şaşkınlık geçtikten sonra kovalarla, faraşlarla, elektrik süpürgesiyle elimize ne geçtiyse onunla salonun suyunu boşaltmak için koşuşturmaya başladık. Bu arada vana geçici bir çözümle az akıtır hale getirilebilmişti.
Ohh! neyse su boşaltıldı...
Derken...
"Şu akıntıyı da kesebilir miyiz acaba..?" demiş beylerden birisi. Ben yine mutfağa gitmiştim :)
Demekle kalmamış icraata geçmiş. Ve iki saat süresince kan ter içinde kalarak onca kişinin sudan arındırdığı salon üç - beş dakika içinde yine göle döndü.
Evde erkek olmadığı için ıslak giysilerini kadın giysileriyle değiştirmek zorunda kalan beyler yeniden ilkinde olduğu gibi sırılsıklam oldular. Kimimiz donmuş kalmış, kimimiz gülmekle ağlamak arasında tuhaf tuhaf sesler çıkarıyor, kimisi sinirden bağırıp çağırıyor durumda, geçici bir çözümle vana tıkandıktan sonra ikinci kere aynı işlemlerden geçirerek tekrar suyu boşalttık.
Yılbaşı gecesi olduğu için Ankara kazan biz kepçe körtapa, vana arasak da bulamadık tabii. Her yer erkenden kapanmıştı. Sonunda bir tamirci bulduk da sorun çözüldü nihayet.
İkinci kez ıslanan giysilerinin yerine fistolu atletler, dantelli, pullu tişörtler ve kadın pijaması giyen beylerin komikliğini ise her tür koşuşturma bittikten sonra fark edebildik ancak. :)
O caanım yemekler mi..? Pis suyla çorbaya döndükleri için hepsi çöpe gitti :(
Biz mi..?
Eve döndük, okey oynadık. Ama hatırladığım kadarıyla okey bizimle oynamış gibiydi sanki :P
n y tartaç