14 Ekim 2012 Pazar

ÇİĞ TAVUK YEDİ DOSTLAR, HATIRIM İÇİN ...



Bakmayın burdan cümle aleme duyurduğuma yazarken bile yüzüm kızarıyor hala.  Çok utandım çok..

Şimdi efenim; dün  yemekli misafirimiz vardı. Oniki kişiydiler.  Yirmidört olsa noolcek..?  Bir elimle çorba karıştırırken diğer elimle salata yaparım. Güzel de yaparım.  Valla.:)  Güveririm kendime. Bu güvenle daldım mutfağa. Tatlı ve zeytinyağlılar birgün önceden hazırlandı koyuldu bir tarafa. Sıcak yemekleri tekrar ısıtmak hoşuma gitmez, hepsi sıcacıkken gelmeli sofraya. Öyle de yaptım. Ocakta yapacaklarıma başlamadan,  fırın yemeğimi sürdüm fırına. Bu arada öğlenden  Ailenin koca çınarı Dayım geldi kuzenle birlikte.  Seksenbir yaşındaki dayımı yakaladıkça donanımlarından faydalanmak fırsatını kaçırmayı hiç göze alamam. Daha önce de bahsetmiştim. Avukkattır kendisi ve hala fiilen çalışmaktadır. Hatta iki oğlunun davalarına da yardımcı olur. Sürekli okur ve birikimlerini  paylaşmaktan da çok hoşlanır, özellikle de benimle:) Ben bir taraftan yemeklerimi hazırlarken diğer taraftan da koyu bir sohbete daldık, ülke gidişatı, bugünün habercisi yakın tarihimizdeki gelişen olaylar, olayların görünen yüzü ve arka planda yapılmaya çalışılanlarla ilgili. E biz bu konulara dalınca dünyayı unuturuz tabii, söylemeye gerek yok. Bu arada ikişer ikişer gelmeye başladı konuklarım. Gelsinler hoşgelmiş sefalar getirmişler, benim de işim bitti zaten. Herşey hazır. Fırındaki yemeğim de pişti nasıl olsa... Hah! işte o pişmemiş.  Ben pişti sanmışım.  Nasıl olsa, neredeyse otuz yıdır fırında yemek yapıyorum ya, hem de sık sık.  Süresini ayarladıktan sonra gelip gidip bakmaya ne gerek var..? Ama öyle değilmiş. Hergün de yapsan aynı yemeği,  kontrol etmeliymiş arada.  Ayy, vallahi bakmıştım bir ara.  Herşey yolunda görünmüştü gözüme. 
Tüm konuklar gelip kısa bir nassınız hoşsunuz muhabbetinden sonra; "isterseniz masaya geçelim. Yemekler soğumasın, sohbetimize orada devam ederiz. " deyip, onurla gururla biraz sonra duyacağım iltifatlara hazırlayarak kendimi, tüm yaptıklarımı şık şıkıdım dizdim servis masasının üzerine. Çorba ikramından sonra aldığım iltifatlarla  göğsümü kabartıp, fırın yemeğimin ağzını açtım. Ve... Servis kaşığını şöyle bir daldırmamla, dondum kaldım. Abartmıyorum bayaa dondum.  Ahh! Yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim. Yemek neredeyse fırına verdiğim andaki kadar çiğ duruyor öylece.:(((  Allah'ım nasıl olur ama fırın çalışıyordu, ısı da veriyordu dışarı. Nasıl farketmedim ben... 

Herkes  doydu sonuçta. Ama  ne kadar mahçup olduğumu anlatmama gerek yok sanırım.  Beni bilen bilir de, evime ilk kez gelen bir çift  vardı. Onlara biri anlatsa ya;
 BEN ASLINDA NE GÜZEL YEMEKLER YAPARIM :))))


11 Ekim 2012 Perşembe

AHH! BU ŞARKILAR OLMASA...


Hiç aklımda yoktu karamsar şeyler yazmak.  Çok da güzeldi ruh halim. - Herşeye rağmen. -
"Amann!" demiştim kendi kendime.  " Boşversene be Çınar. " Oyun oynuyorlar bunlar. Yok öyle savaş mavaş  aslında akıllarında.  Deli mi bunlar,  sen düşünüyorsun da  devleti yönetenler bilmiyorlar mı savaş ne menem birşeydir..?   Bilirler elbet; savaşın,  benim diyen ne devletleri tarihe gömdüğünü.  Bilirler; dün dünyayı titretenlerin, bugün yargılanmakta olduğunu insanlık vicdanında.  
Üzülme sen... Ellerinde tahta tabancalar, komen oynuyor aslında koca koca amcalar...

" Ohh!" dedim  " Yaşasın! " işte geldi benim mevsimim.  Sabahtan beri incecikten yağan yağmur yıkamış, pırıl pırıl yapmış ağaçları, yaprakları, çimleri.  Sonbahar renklerini daha bir canlı sermiş gözlerimin önüne,  bildiğinden;  ne çok sevdiğimi bu mevsimin sarısını yeşilini, hafiften turuncuya dönüşlerini. Mis gibi toprak kokusunu...  Ve ufka yayılmış kızıllık, gri bulutlarla dans etmekte. Belli; yeni bir şölen sunacak günbatımı gönlüme.

Unutmaya hazırdım herşeyi birkaç saat de olsa.  Zamları, savaş tamtamlarını, zalimi-zulmü, haksızlık ve adaletsizlikleri. Kelebekler uçuyordu içimde, ben kanatlanmak üzereydim. Çarçabucak bir çay hazırladım, çıktım balkona.  Günbatımına çevirdim yüzümü. Bastım radyonun düğmesine...
...

Herşey ne de güzeldi... "Ahh!" bu şarkılar olmasa ...

Hep  senin sevdiğin şarkılar nasıl da sıralanmışlar ardı ardına...

Canım Annem yine düştün aklıma ...




8 Ekim 2012 Pazartesi

KURTULUŞ YOK BENDEN





Ellerinizi alın... Alın götürün gözlerinizi benden.

 Doldurun bir çantaya  çamaşırlarınızı, 

terliklerinizi, traş losyonlarınızı, diş fırçalarınızı


 alın götürün...


 Sesiniz, nefesiniz, kokunuz sinmiş duvarlara, içime, benliğime... 

 Götüremezsiniz...


En iyisi; 


bir küçücük paket yapın, götürün yüreğimi de gittiğiniz yere...

***


He he he  kurtuluş yok yani benden :)))





1 Ekim 2012 Pazartesi

BİRİ BENİ DURDURSUN !!!



Otur oturduğun yerde be kadın, bazı şeyler de eksiz kalsın  diyorum,  laf anlatamıyorum.  Hayır, bir elinle çorba karıştırırken diğer elinle ütü yapıp, bir ayağınla da süpürge yapsan, kesmese radyodaki kıvrak havaya uydursan kendini güzel de...   Hala yirmili yaşlarda mı sanıyorsun sen kendini bilmem ki..?  Ne bu acele,  bu ne telaş anlamıyorum.  Yavaş ol biraz ...  Di mi..?  Yok olmaz ...  Hem temizlik yapacaksın, çamaşırı ütüyü çıkarıvereceksin aradan, yemeği eksik etmeyeceksin,  hem de gezeceksin.  Yetmeyecek araya okey, tavla partilerini de sıkıştıracaksın öyle mi..?   Hıh! böyle kolumdu bacağımdı der oturursun işte.  Yok yok, iyi ki ağrıyor oran buran. Yoksa bilirim ben seni;  takıldı gözlerin bahçede ip atlayan çocuklara, utanmasan katılırsın onlara. Yapmadığın şey de değil hani.


Teyzem 80 yaşına geldiğinde, sormuştum birgün O'na;  "80 yaşında olmak nasıl birşey" diye:)  "Valla" demişti  "bana sorsan 18 yaşımda ne hissediyorsam, şimde de aynı hislerim.  Ah şu ağrılar bir izin verse"

Annem de hastanede yatarken, bi çıksa;  baklava börek açıp,  koltuk takımlarını değiştirmeyi düşünmüştü.


Bu bizim genlerimizden gelen bir bozukluk sanırım.  Beden yıllara uyup gereğini yapıyor da, ruh takılıp kalıyor olmalı en güzel çağda.:))