3 Eylül 2015 Perşembe

!!!

Yine yardıma ihtiyacım var Sevgili Arkadaşlarım.

Yanlışlıkla sildiğim yazımı bir yerlerde bulma şansım var mı 

acaba? :P

Yardım edebilirseniz çok sevineceğim.

 Teşekkürler

Simeseydin demeyin e mii :)

30 Ağustos 2015 Pazar

YAZ ORTASINDA HAZANDI SANKİ





Çok değil, beş dakikacık geriye sarsan zaman bazen

Durdurabilsek, değiştirsek bazı anları.


 Sen hep böyle sadık mısın gelecekle randevuna?


Yorulmaz, durmaz,


durdurulamaz mısın?


Koşar durur musun bir meçhule doğru;


yakıp, yıkarak,


peşine takarak ne var, ne yoksa..?


Ne güzel bir güne açmıştık gözlerimizi oysa. 

Güneş daha sabahtan ateşten bir toptu gökte.


Yaz bahçelerinde erguvan kokuları,


cıvıltılı kuş sesleri vardı.


 Çarşaf gibi kıpırtısızdı deniz...


mavi, masmavi...


 davetkar bir edayla salınıyordu gözlerimizin önünde.  


Serin, dost kollarıyla saracaktı bizi.


Hava mı karardı birden..? 

Ne zaman soldu gökte güneş..? 

Bu şimşek, bu yağmur da ne..?

Bir beni mi savuruyor ordan oraya bu fırtına bulutu..?


Herkese yaz... Bana hazan mı geldi ?

Yapma deniz! Ver aldığını geri.

Sokma hançerini kalbime... Yaşatma bunu bana...

Ah! Dayıcığım... 

Kaç olursa olsun yaş, her ölüm erkenmiş ya biraz.

Yarım kaldı yine ertelediklerimiz.

Gittin...

 ve seninle yitip gitti


 sohbet aralarında kayıp, tarihe iz düşülesi o eşsiz anılar...


n y tartaç





25 Ağustos 2015 Salı

YAZ HÜZÜN GETİRDİ BU KEZ :((((





Yaz hüzün getirdi bu kez.

O kadar ısrarla çağırmıştı ki, sonunda planladığımdan bir gün 

önce yola çıkmaya karar vermiştim. 

" Çık gel artık evladım." demişti.

"Seni bekliyorum denize gitmek için."

Gittiğimin ertesi sabahı, daha saat sabah sekizde dikildi odamın 

kapısında, giyinmiş, elinde plaj çantasıyla.

"Hadi geç kalmayalım, birazdan sıcak basar." dedi.

Zor bekledi bir bardak su içmemi.

Koşa koşa, neşeyle, coşkuyla gittik plaja, O önde, Alper ve ben

 arkada. 

Yetişmekte zorlandık 83 lük delikanlıya.

Çok seviyordu denizi ve yüzmeyi...

Bu sefer bırakmadı deniz O'nu...

Yüzerken kalp krizi geçirdi. Ve buna bağlı boğulma.

Çok üzgünüm.

Beni sevdiğini biliyordum. 

Ama o son dakikalarına tanıklık etmem için dokuz saatlik yoldan 

ısrarla çağıracak kadar çok sevdiğini bilmiyordum.

Ölümüyle yaşadığım büyük acı bir yana, o kabus gibi son 

anları nasıl unutacağımı da bilemiyorum.

Ailemizin koca çınarı; bilgi birikimi, eğitim ve kültürüyle çevresini

 aydınlatan, sohbetine doyamadığım,  azmi, enerjisi, yaşam tarzı, 

hayata bakış açısıyla çevresine örnek olan  Ankara Barosu

 Avukatlarından Sevgili Dayıcığım M. Esat Ulusoy'u  kaybettik.


Mekanın cennet olsun, rahat uyu

Dayıcığım.




17 Ağustos 2015 Pazartesi

MASAL ANLATASIM GELDİ








Bilirsiniz, "Fareli Köyün Kavalcısı." masalını. Ama ben yine de anlatayım, sıkılmazsanız ;)

***

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berberken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarkenn...

Köylerden bir köyde her şey yolunda giderken, herkes işinin gücünün başında ortalama bir hayat yaşarken, bir anda fareler kol gezmeye başlamış köyde. Bir iki on yüz derken, köy kısa zamanda binlerce farenin istilasına uğramış. Köylüler bakmışlar olacak gibi değil muhtara gitmişler. " Aman!" demişler. "Kurtar bizi bu farelerden. Ambarlarımızda ne var ne yok yediler. Yakında aç kalacağız. Dahası bu fareler aç kalıp bizi yemeye başlayacaklar bir süre sonra. Muhtar koca göbeğini kaşımış, düşünmüş taşınmış aklına bir yol gelmemiş farelerden kurtulmak için. 
Neyse ki bir gün başka bir köyden bir yabancı çıkagelmiş. Demiş ki; "köyünüzü farelerden kurtarırım ama isteklerim var."  "Söyle " demiş muhtar. "Ne istersen yaparım, yeter ki kurtar köyümüzü bu beladan. " Yüz kese altın..." demiş yabancı. "Aman ne yapıyorsun nerden bulurum ben o kadar altını..?" "Dur !" demiş yabancı, "bitmedi... Tarlalarınızdaki tüm mahsulü bana vereceksiniz. Yüz baş da koyun isterim. Muhtar düşünmeye başlamış. Yabancının istediklerini vermesi asla mümkün değilmiş. Ama yakında da muhtar seçimi varmış. "Bir kurtulursak bu beladan, kesin yine muhtar seçilirim. Üstelik kahraman olurum köylünün gözünde. El üstünde taşırlar beni. Ohh! ondan sonra her seçimde beni seçerler artık. Hele farelerden bir kurtulalım, bu adamı  defetmesi kolay. Nasıl olsa köylü ne desem inanır artık bana. İnkar ederim, ben böyle bir söz vermedim bu adama derim." diye düşünmüş.

Yabancı sabah erkenden köyün meydanına gelip kavalını üflemeye başlamış. Gerçekten de köyde ne kadar fare varsa kavaldan çıkan namelere ayak uydurup peşine takılmışlar. Yabancı köyün çıkışındaki dereden geçerken, peşindeki tüm fareler dereye düşmüş ve sulara gömülüp kaybolmuşlar.

Yabancı geri gelip, "hadi..." demiş. " Ben sözümü tuttum, sıra sende."  Muhtar planladığı gibi köylünün desteğini de arkasına alarak yabancıyı tekme tokat köyden atmış. Yabancı kendisine yapılan bu haksızlığı gururuna yedirememiş. Ve ertesi sabah daha gün doğarken köyün meydanında kavalını üflemeye başlamış. Köyde ne kadar çocuk varsa, içlerinde muhtarın çocukları da olmak üzere ve bütün koyunlar takılmışlar kavalcının peşine. Tıpkı farelerde olduğu gibi dereden geçerken hepsi sulara kapılıp kaybolmuşlar.

 Bir daha kimse çocuklarını görememiş. Ve koyunlarını. Çocuklarının yasını tutmaya fırsat bulamadan, bir de bakmışlar ki tarlaları alev alev yanıyor.

Muhtar mı ne olmuş..? Köylüler yalancılığı, üç kağıtçılığı ve koltuk sevdası yüzünden çocuklarının ve koyunlarının yok olmasına, tarlalarının yanıp kül olmasına neden olan muhtarı aynı dereye kadar kovalayarak sulara gömmüşler...  (... dir umarım.  ;) )

***

Masal bu... Aranır mı mantık? Sorulur mu doğrusu, yanlışı? Maksat, "kıssadan hisse" çıkarsın kendince dinleyen ve de okuyan. Eğer düşerse gökten üç elma onu da yesinler bir güzel, tüm kötülerin cezalarını bulması dilek ve şerefine ;) :) 

n y tartaç


18 Temmuz 2015 Cumartesi

BAYRAM BAHANE



Ahh ah! Nerde o eski bayramlar... 
diycem...

 hemen söylenmeye başlayacaksınız biliyorum... " Aman iyi ki bi eski bayramlar varmış. Ne menem şeymiş, bi bitiremediniz. Bitmediniz, sıktınız. Yaşlandık demiyosunuz da..." diye.


  Tamam haklısınız, durun kızmayın hemen. Sanırım benim gibi eski bayramları diline dolamışların özlemi eski bayramlara değil. En azından tek özlem o değil. 


Bayram bahane... 


Ben babamı özledim mesela. Annemi özledim. Anneannemi, Teyzemi, göçüp giden diğer aile büyüklerini özledim. 


"Öff!"  dediğim, sıkıldığım akraba ziyaretlerini, sabahın köründe çat kapı gelen bayram konuklarını... ki, önceden haber vermek zordu, çok az evde telefon vardı çünkü. Ayrıca, bayram gezmesinde haber vermek de ne demekti..? Ne ayıp şey! 

Bayram boyunca ev ahalisi giyinmiş kuşanmış olarak her an konuklarını karşılamaya hazır tetikte beklerdi. Her gün kapı önünde oturulup sohbet edilen yan komşu da olsa konuk, muhabbetle karşılanırdı. 

Arife gününden yemekler, tatlılar, sarmalar, börekler yapılmış, koltuk masa sehpa örtüleri /dantelleri/ kolalanıp, ütülenmiş yerlerine serilmiştir. Anneler ev halkını örtüler bozulacak diye misafir odasına oturtmaz, yemeklere dokundurmazdı. Ev konuklarını ağırlamaya hazırdı artık.  

Bayram bahane...

Kırmızı rugan pabuçlarımı özledim ben. Hani şu, sanki biri gelip alıverecekmiş gibi sabaha kadar yastığımın altında sakladığım... pardon, bilmiyorsunuz siz gençler tabii... dizi dizi, renk renk ayakkabılarımız olmazdı bizim. Ne zaman ki eskir, burnu delinir o zaman yenisi alınırdı, bir de ayaklarımız büyüyüp içine sığmadığında. Annemin diktiği büzgülü, kabarık jiponlu (elbise altına giyilen astar) ve koca fiyonklu elbisemi özledim bir de.

 Kahvaltıdan sonra cicilerimi giyip, gözüm yürürken cırç cırç ses çıkaran ayakkabılarımda sokağa fırlamayı, ki; önce bir zerre toz konsa üzerine ellerimi tükürükleyip sildiğim o gözümün nuru ayakkabılarım ve dokunmaya kıyamadığım elbisem birkaç saat sonra toza toprağa bulanmış, rengi solmuş kir pas içinde kalmış olarak eve dönmeyi özledim. 

 Kalabalık bayramları ve bayram çocuğu olmayı özledim sanırım o kalabalıklar içinde. 

Bayram bahane...

 Annem - Babam sağ olsaydı... Bayramlar böyle boynu bükük geçmeseydi. Hatta bayram olmasa da olurdu.  

Annem - Babam olsaydı, bu yaşımda bile bir bayram çocuğu gibi şen olurdum ben. 


n y tartaç





15 Temmuz 2015 Çarşamba

SIYRILABİLSEK SARMALIMIZDAN...



                                      

                                   
                                                 ( Tablo: Vincent Van Gogh )

Otobandaki başlangıçsız, kesiksiz, o beyaz düz çizgi boyunca hızla kayıp gitseydik, son model bir arabanın ön koltuğuna kurulmuş gibi keyifle... 



 Manzaralar geçseydi iki yanımızdan, göz açıp kapayıncaya kadar kaybolup, yerini başkalarına bırakan. Bir an koyu gölgelikli ormanların büyüsüyle serin bir hayale kapılmışken, hemen ardından geniş düzlüklerde ayçiçeği tarlalarında bulsaydık kendimizi, sarı sıcak. Sarp dağların arasından geçerken mecburen kıvrılsaydı düz çizgi, yeniden düzeleceğinden emin. Ve bu güvenle; uzakta, çok uzakta, nokta kadar küçük, zirvedeki kartal yuvasına kenetleseydik gözlerimizi, yüksekte en yüksekte olmak nasıl bir duygudur diye düşünüp, kartala özenerek. Şehirler geçseydi bir yanımızdan, diğer yanı kendi köpüğünde boğulan bir deniz olan. Ki, o köpüklere verseydik ruhumuzu. Bir balık misali, korkusuzca oynaşan koskoca dalgalarla... Bir küçük teknede bulurduk belki kendimizi, ufka doğru yol alan, cüssesine bakmadan. Sonra... sonra dümdüz ovalar uzansaydı iki yanımızda, ortasında koyunlar, kuzular otlayan. Kıskansaydık çobanın özgürlüğünü ve dizinin dibinde uzanmış, dili bir karış sarkık uyuklayan çoban köpeğinin sadakatini. Evler... sıra sıra evler... tek tek ışıkları yanan biz hızla yanlarından geçerken. Düşünseydik o kısacık anda bile, neler yaşanır her birinde diye. Gecenin karanlığına açtıkları ışıklarıyla hangi ev aydınlanmıştır gerçekte? Hangisinde içinin karanlığını aydınlatmaya yetmemiştir bir ampullük ışığı..? Bir saniyede ardımızda bıraktığımız o şehrin evleri, ardında bırakabilmiş midir, ardında bırakmak istediklerini..? Çatlamış topraklar, o toprağın rengine bulanmış çatlak yüzlü insanlar görseydik tarlalarda. Şöyle bir an için... Ekerken, biçerken, savururken harmanlarını, ezilmişliğine inat, gün batımı renginde bir mutlulukla ışıldasaydı gözleri, güneşin yedi rengi yansısaydı gülüşlerine, umutlarına, yarınlarına...


Hayat akıp giderken iki yanımızdan hızla ve biz onu geride bırakırken böylesine çaresizce, biz de hayatın içinden kayıp gidebilseydik, o kesiksiz, beyaz düz çizgi boyunca... içinde dönüp durduğumuz, gidip gidip de hep aynı noktaya vardığımız kendi sarmalımızdan sıyrılıp, hedefimize doğru. Hızla...


n y tartaç


11 Temmuz 2015 Cumartesi

FARZET Kİ YALAN YAŞANANLAR




                                             ( Tablo: Albert Bierstadt )



Ya sen değişmelisin, ya da dünya...

Mesela;


manzara aynı olsa da,

çiçekler başka koksun sana.


 Sende bir başkalık, 

esen rüzgarda bir hoşluk olsun...


Sarıp sarmalasın kollarında, 


 uçursun karşı dağdaki orman kuytusuna.


Yalan da olsa inan masallara.


San ki; mutlu dönüyor dünya.


Kuşlar coşkuyla şakıyor. 

Yıldızlar neşeyle göz kırpıyor 


her gece gökte

defalarca defalarca...


Yok inanma...

Değişen bir şey yok yeryüzünde.

 Ağlıyor bir çocuk,


 çaresizliğin, korkunun ezik kollarında...

Bağrını dağlıyor bir ana.


Tam da umut yeşertecekken sol yanında.

Sol yanına kurşun yiyor, yığılıyor bir genç.


Soluyor karanfiller...


Kan çiçekleri boy veriyor;


kahroluşlar, yok oluşlar, ayrılışlar


batağında...


En hassas yerinden kanatılıyor,


izliyorsun yalnızca.

Öyle yılgın, öyle umarsız, duyarsızca...


O halde;


say ki, önünde doyumsuz bir manzara var.

Farzet,


yalan yaşananlar...


Duyduğun çığlıklar,


kanlı bebeler bir kabustan fırlamışlar.


san ki, dünya bir cennet aslında...

     nurten y tartaç