28 Şubat 2014 Cuma

TİYATRO OKSİJEN / ORDU - PERŞEMBE



                               Perşembe'ye kuşbakışı




Perşembe; hırçın Karadeniz'in sakin ilçesi. Salyangoz amblemli -citta slow-  yavaş şehir. Denizle dağın kucaklaştığı bu şirin küçük İlçe sakin olsa da konumundan dolayı, insanları oldukça sıcakkanlı, samimi, cıvıl cıvıl, heyecanlı ve aktifler. Bildiğimiz Karadeniz insanı yani. Her türlü sosyal ve kültürel faaliyetlere karşı da oldukça ilgililer. Tiyatro bunlardan biri.

Tiyatro Oksijen bünyesinde açılan kursa katılan emekli - çalışan, yaşlı - genç her kesimden kursiyeri çoktan tiyatro aşkı sarıp sarmalamış bile. Öğretmenleri Nurgül Hanım'ın komut ve yönlendirmeleriyle ve anlattığı mizansene uygun olarak öyle içten oynuyorlardı ki sahnede, onları izlemekten büyük keyif aldım doğrusu. Elbette Shakespeare'in Hamlet'i sergilenmiyordu sahnede. Üstelik hepsi amatör hatta ilk defa sahneye çıkmış insanlardı ama öyle ciddi, öyle severek yapıyorlardı ki işlerini, bu izleyene olumlu yansıyordu.  

"Bir çöldesiniz..." diyordu Nurgül Öğretmen. "Susuzluktan iyice halsiz düşmüşsünüz." Ve, ve işte karşınızda bir göl... Ama o da ne..? Sadece bir serapmış gördüğünüz... Tüm umudunuzu yitirmeye başladınız... Yetmemiş gibi bir de kum fırtınası başlamasın mı..? Ağzınız, burnunuz, gözleriniz kumla doldu. Gözlerinizi açamıyorsunuz, çok acıyor... İyice güçsüz düştünüz, ölmek üzere olduğunuzu hissediyorsunuz... Sonunda sürüne sürüne bir tepeyi aşmayı başardınız... Aman Tanrı'm! Gözlerinize inanamıyorsunuz. Karşınızda bir ev. Son bir gayretle eve ulaşıyorsunuz. Kapıyı yumruklamaya başladınız ... Neyse, sonunda suyunuzu içtiniz, rahatladınız ve olduğunuz yerde uyuyakaldınız..." Öğretmenlerinin basamak basamak verdiği bu mizansene uyarak canlandırma yapan kursiyerler vücut dilleri, jest ve mimikleriyle o kadar içten oynuyorlardı ki; onları izlerken ağzım susuzluktan kurumuş, kum fırtınasından etkilenen gözlerim yanmaya başlamış, yorgunluktan uykum gelmişti :)

Sonra bu mizansen çerçevesinde; ne, nerede, neden, nasıl, ne zaman ve kim /siniz/ sorularına cevap aradılar kurguladıkları hikayelerle.

Ortam güzel, onları izlemek çok eğlenceliydi.

 ' Bir kere sahne tozunu yutan iflah olmaz.' derler. Onlar sahne tozunu yuttular bir kez ve sanırım, artık yüreklerinde tiyatro aşkı hiç sönmeyecek.

Çalışmalarınızda başarılar TİYATRO OKSİJEN ve PERŞEMBE'li tiyatro tutkunları.

13 Şubat 2014 Perşembe

AŞKI TATMALI, SEVGİYİ BİR ÖMÜR YAŞAMALI GÖNÜLLER





Aşk;

 kömür karası bir çift gözde gök kuşağının tüm renklerini görmektir. 
Ayrıca, kuş olup gökte uçmak, engin okyanus mavisine dalmak, yemyeşil yağmur ormanlarında yıkanmak, bulutlarda dans etmektir.

Sevgilinin sesi bülbül - kanarya karışımı bir tonda, teni gökyüzü duruluğundadır... Hele de gülüşü... Sanki dünyanın bütün goncaları açıvermiştir o dudaklarda, di mi..?

Ve aşk; gökyüzünden sizin için özel olarak indirilmiş o kusursuz varlık etrafında pervaneler gibi döne döne gönüllü yanmaktır. 


Tutkulu bir yangındır aşk. 

Aşk için ölünür. Çok örnekleri var. 

Ama işin aslı öyle değilmiş işte. Aşkın ömrü 6-8 ay kadarmış. Sonrasında beyin, "Amaan! ne yapıyorum ben 
yaa..?" der kendine gelirmiş. İşte eğer bu süre içinde aşık olur ve kavuşamazsanız bir ömür unutamazmışsınız bu aşkı. Ve hep eşsiz, erişilmez, özel olarak kalırmış beyninizin bir yerlerinde. Kimse dolduramazmış yerini.

Bundan olmalı;
"Sever kavuşamazsan adı aşk olur." denmesi.

Aşkın gözü de kördür. Gerçekten de :) Bacakları çarpıktır, siz barbi bacak görürsünüz. Eni konu edepsizdir "Ne kadar da harbi adam/kadın." dersiniz. Sünepenin, eziğin tekidir sessizliği asaletinden sanırsınız.


Gözündeki çapağı ilk fark ettiğinizde, açılır gözleriniz. :) 
Özel mözel değildir. Başkaları gibidir tıpkı. Sıradandır yani. Yer içer, uyur. Hatta horlar belki her telden değişik melodilerle. Doğalı budur da, sizin ayaklarınız yeni değmiştir yere. 

Aşkın mantığı yoktur. Dışardan bakan ve başına gelmeyen için anlamsız da gelebilir. Doğrudur belki çünkü, dünkü hiç tanımadığınız yabancıya bugün sırılsıklam aşık olmuş ve onsuz nefessiz kaldığınızı hissetmektesinizdir. Biraz delilik gibi sanki. 

Oysa...
Sevgi bambaşka bir duygudur. Ayakları yere basan, aklı başında, mantıklı. İyi bir insan olduğu için birini çok sevebilirsiniz mesela. Kişiliği, hayata bakış açısı, düşünceleri, güler yüzlü ve  neşeli oluşu ya da ciddiyeti sevginizi kazanmasına neden olabilir. Yani bir insanı sevmenizin, size sempatik, candan, yakın gelen vs. gibi mantıklı bir nedeni vardır...

Ve

 iyisiyle, kötüsüyle severek yaşamınıza almışsanız bir insanı, sevgiyle birleşmişse önce kalpleriniz, sonra hayatınız ve bir ömrü pay etmişseniz aranızda, el ele, göz göze çıktığınız bu yolda zaman içinde bir elmanın iki yarısı oluvermişsinizdir. 

Hayat sizi, siz hayatı eskittiğinizde ve yolunuz yokuşa vurduğunda mayası sevgiyle yoğrulmuş bir bastona tutunmuşsa eliniz, ah! işte sevgi de budur, aşk da, mutluluk da.


Aşkı tatmalı her gönül... 

Sevgiyi yaşamalı...



(Takılmayın hediyeye falan, boşverin. En güzel hediyedir 
size sonuna kadar sevgiyle açılan bir kalp.)

 SEVGİLİLER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

nurten y tartaç





22 Ocak 2014 Çarşamba


Çıldırmış olmalı bu insanlar.

 Otobüste yanımda oturan orta yaşlı kadın, ön koltukta oturan arkadaşına bir cinayeti anlatıyordu. Bir tv programında konu edilmiş anladığım kadarıyla. Genç bir kadın öldürülerek o sırada yanından geçmekte olduğumuz boş tarlaya atılmış. Üstü molozlarla kapatılmış ve cesedi günlerce sonra bulunmuş.


 Yanımdaki kadın; "Zaten o biçim bir kadınmış. Kim bilir kaç erkeği baştan çıkardı da..." dedi.


 "Kim bilir ne yaptı da adamlardan birinin sonunda sabrını taşırdı." dedi öteki.


Yanımdaki; "E tabii canım ne cilvelerle erkekleri peşine düşürmüştür. Ona buna kuyruk sallayınca  biri de yediremedi zahir erkeklik gururuna."


Öteki; "Allah korusun böyle kadınlardan kardeş, kocamız, oğlumuz var maazallah. Kendi geberip gitse neyse de adamların da başını belaya sokar böyleleri."


 Namusla namussuzluğu incecik bir çizgi ayırır. Çizginin namuslu tarafında kalmak için elinden geleni yapmalı insan. Ama bazıları için yaşam o kadar kolay değildir. Öyle şeyler yaşanır ki, bilerek ya da hiç farkında bile olmadan kendini çizginin öteki tarafında buluverir insan. Çevremizi saran ve hayatımızı cehenneme çeviren onca namussuz dururken, yalnızca kendi bedenlerine ve ruhlarına zarar veren insanlarla uğraşmak, onları rencide etmek, kendi güvenli, onurlu ve saygın dünyamızda herhalde bizim için en kolay olanıdır.


 Dayanamadım; "Sizin kaderle sözleşmeniz var anlaşılan, başınıza kötü bir şey gelmesin diye." dedim.


Önce dik dik baktılar yüzüme. Cevap vermediler. Ne demek istediğimi analiz etmeye çalıştılar belli ki içlerinden. Sonra baş örtülerini çekiştirip, suratlarını astılar ve bir daha konuşmadılar ben inene kadar. Küstüler bana. :) Ben indikten sonra arkamdan epeyce çekiştirip beni de bildikleri gibi yaftalamış olabilirler. Çok da umurumda değil.

 Öyle yoz ve cahilce düşünüyor ve bu düşüncelerini de öyle kendilerinden emin korkusuzca dile getiriyorlardı ki, hayatın insana bazen hiç hak etmediği biçimde oyunlar da oynayabileceğinin farkında değillerdi.

Bir insan öldürülmüştü... Bir insanın hayatına başka bir insan son vermişti. Olayın bu yönünü görmüyorlardı bile. Kadın kötü bir şey yapmıştı. Öldürülmeyi hak ediyordu... Kasten bir insanı öldürmenin hiçbir haklı gerekçesinin olmayacağını düşünemiyorlardı.


Tıpkı twitterda okuduğum bir yorum gibi. Şöyle diyordu; "O polis kendisine taş atan militana ateş etmek zorunda kalmıştır."

Zorunda kalmış!!! Taş attı diye silahsız bir insana ateş edip ölümüne neden olmuş. Zorunlu olarak... Hak etmiş o militan(!) ölmeyi.

Yani temelde aynı mantık. Eğer hak ediyorsan ölmeyi, öldürülebilirsin... (hangi kriterlere, kime ve neye göre belirleniyor bu 'hak etmek' bilinmez.) Yaşam hakkıymış falanmış filanmış, mühim değil.


Seni öldürür aslanlar gibi yatar çıkarlar. Belki de hiç yatmazlar bile 


nurten y tartaç



23 Aralık 2013 Pazartesi

Ne olur, daha parlak olsun yarın güneş gökyüzünde

 sevgi taşısın kanımız kılcal damarlarımıza dek

bir açalım ki gözlerimizi sabaha,

kış bitmiş, tomurcuklar açmış olsun dalında bahara

ve yüreklerimizden beyaz güvercinler salalım semaya

1 Aralık 2013 Pazar

KİRLİ SARI


Şehir pancur pancur kapanırken kendi içine

kirli sarı bir sis, tül gibi örter geceyi

ve karanlık gölgeler tutar köşebaşlarını.

Sağanak sağanak dökülürken;

yaklaşırken uzaklaşan,

 uzaklaştıkça yolunu kaybeden,

sahipsiz ayak seslerine eşlik eder ıslak caddede yağmur.

Islak caddede;

yaşından önce yaşlanmış yorgun fahişe,

sokak lambasının direğine yaslanmış,

 elinde sigarası...

Gözleri kirli sarı,

 bir omuzu düşmüş bluzu kirli sarı.

Yanlış zamanda yanlış yerde durmuş belli ki...

 Çelme yemiş kaderden,

yüreği kirli sarı...


        nurten y tartaç




26 Kasım 2013 Salı

DÜN... BEN

DÜN... BEN

Dün küçük bir kız geldi 
çat kapı.

"Buyur!" dedim, 

geçti oturdu baş köşede
 en rahat koltuğa.

Elinde tek kollu bebeği, 

saçları iki örgü.

Umursamaz, aldırmaz

 hatta arsız biraz.

"Ne istersin?" dedim...


"Kahve lütfen..." dedi
 ayak ayak üstüne atarken beceriksizce.

Minicik oyuncak fincanlarda kahve, 
yanında iki düğme... çikolatalı kurabiye niyetine.

"Eee..." dedi "Ne var ne yok, çok değişti mi dünya? 


Oyuncaklar mı değişti en çok, şekerlemeler mi?"

"Değişti... 

Her şey değişti. 
 Her şey öyle çok ki artık..?" 

Minicik ellerini çırptı neşeyle, "Yaşasınn! Ne güzell!" 


"Annem-babam... 

Kızıyorlar mı hala, 
erken yatmadın diye..?

"Annem- babam... 

Yoklar artık..." dedim.
Anlamadı ...

"Şu karşı duvardaki

 kocaman şey de nedir..?"

"Televizyon o.

 İçinde tüm dünya var."

"Aaa! Sahi mii? 

Hadi göstersene göstersene!" 

"Peki" dedim

 isteksizce bastım düğmesine.

Donmuş gibi kalakaldı izledikleri  karşısında.


Açtığım kanallarda savaş, şiddet, keder, kan, gözyaşı, 

acı vardı. 

Bazılarında vur patlasın,
 çal oynasın eğlence.

Belli, kafası karıştı. 


Dehşetle açıldı sonra 
o masum gözleri.

"Dünya böyle bir yer mi oldu..? dedi.


"Evet..." dedim.

Sustu
Gözleri doldu. 

Bebeğini tuttu tek kolundan, kalktı yürüdü

 ardına bakmadan.

Seslendim arkasından...


"Dur! Dur gitme...

 Kal biraz daha ne olur. 
Çok özlemişim seni." 

Ağladım, yalvardım...


 "Bari bebeğimi bıraksan... bıraksan da öyle gitsen..."

Duymadı... 

Aldırmadı...

 Sessizce süzülüp, 

kayboldu kapı aralığından.

   nurten y tartaç





4 Kasım 2013 Pazartesi

İBRET ALMAK GEREK KARINCADAN





Mutlaka bir çözümü vardır her sorunun. Mutlaka... En imkansız görünenin bile. Tek başına üstesinden gelemeyebiliriz. El ele verelim, birlik olmayı bilelim.   Güç birlikten doğar ama kontrolsüz güç de güç değildir, unutmayalım. Akıllı, mantıklı olalım. Sorunumuzun çözümünde başkalarının fikrine, yol göstermesine, bilgisine değer verelim. Önce kendimize, sonra, elimizi uzattığımıza ve elini bize uzatana güvenelim. Sabırla ve sakin, hedefe kilitlenelim. Bir an bile kaybetmeyi aklımıza getirmeyelim. Yarı yolda pes etmeden, yılmadan sonuna kadar var gücümüzle başarmak için çalışalım. 

Bir de bakmışız ki; olmayacağı oldurmuş, karanlığı ardımızda bırakmış, güvenli bir düzlüğe ulaşmışız. Neden olmasın... Yeter ki isteyelim...