15 Şubat 2016 Pazartesi





Bu sabah farklı düşünüyordum ama yanılmışım. Dayanamayacağım.

Mola vermek en doğrusu.

Sanırım bu aradan faydalanıp, tıkanıp yarım bıraktığım romanıma yoğunlaşmakta yarar var.

Aydınlık yarınlarda ve güzelliklerde buluşmak umuduyla...


Sevgi ve dostlukla kalın

14 Şubat 2016 Pazar

NOSTALJİK PAZARTESİ ETKİNLİĞİ



Sevgili EQ  Ayşe Arkadaşımızın başlattığı - günün anlam ve önemini vurgulayan - şu Nostaljik Pazartesi Etkinliği yazımı bir gün önceden paylaşmak istedim.

7 Şubat 2016 Pazar

ÇOOK ÇOK YILLAR ÖNCEYDİ


( Uzun yazdığımın farkındayım. Durduramadım ellerimi. Ama  okumalısınız bence ;) Bir daha kim size taaa 1960 lardan bahsedebilir ki di mi..? :) ) 

Geçen haftaki Nostaljik Pazartesi yazımda şu komşuların birbirleriyle yarışarak örgü örmelerini anlatırken 1960 larda daha ben küçücük bir çocukkenki anılarımı hatırlamıştım... 

 İçinizden pek çoğunuz o yıllarda henüz doğmamıştınız bile. Ben anlatırken siz, ilkel bir çağdan bahsediyormuşum gibi düşünüyor olabilirsiniz. Ama inanın yanılıyorsunuz... Çok daha güzeldi o yıllar. İç içeydi hayatlar. Herkes birbirini özeline kadar bilir, ihtiyacı olana bütün mahalle yardıma koşardı. Paylaşmayı bilirdi büyükler de, çocuklar da. Benim 10-12 yaşıma kadar yaşadığım o Orta Anadolu kasabasında bile ülkenin bugünkü haline bakıldığında bazı şeyler daha moderndi. Bugün kaz ayaklarım, karlar yağmış saçlarım ve acımasız yer çekiminin izleriyle yaşlılık tüm benliğimde bütün ihtişamıyla hüküm sürüyor olsa da; evet, bir zamanlar ben de çocuktum. Hem de ele avuca sığmayan, ağaç tepelerinden inmeyen, istediği olmayınca ter ter tepinerek ağlayan bir çocuk.

O yıllarda çocuklar sokakta oynardı. Evde oturan çocuk olmazdı. Hiç. Evde zaman geçireceği ne TV ne de bilgisayarları vardı çünkü. Mahallenin bütün çocukları toza toprağa bulanmış bir şekilde cıyak cıyak bağırarak oyun oynarlarken, anneler de ellerine el işlerini, koltuk altlarına minderlerini alır, o gün hangi komşuyu gözlerine kestirmişlerse ya da kim buyur etmişse onun kapısının  önünde, düz ayak balkonunda otururlardı. Kimi dantelini, kimi örgüsünü, kimi de işlengisini yaparken, hem sohbet eder, hem de çocuklarını gözetim altında tutarlardı. Arada bir de bağırarak ikaz ederlerdi "Yapmaa! " diye, o günkü ev sahibi komşunun yaptığı çayları yudumlarken. Çay yanına bir ikramları olur muydu bilmiyorum. Ama öyle eni konu misafir hazırlığı olmazdı sanırım. Eğer olsaydı koca mahallenin onlarca çocuğu üşüşürdü başlarına her halde. Oysa oyunu bırakıp eve girmemekte direnen çocuklarına yeter ki doysunlar diye bir dilim ekmek üstüne yağ - reçel sürüp verirdi anneler. 

Bütün mahallenin kadınları oturup el işlerini örerlerken arada başlarını kaldırıp dedikodu yapmaktan da geri durmazlardı elbette. Biliyorum... Çünkü oyun arasında onlara yanaşıp bu dedikodulara kulak misafiri olmak en büyük zevkimdi, Annem fark edip de azarlayarak uzaklaştırana kadar.

Mahallenin kadınları arasında el işlerini en hızlı kim yapacak yarışı olurdu bir de. Dantel veya işlengi işlerken iplerini eşit uzunlukta ölçerek o ipi kim önce bitirecek diye yarışırlardı. Öyle dudak bükmeyin, oldukça önemliydi ipi önce bitirip yarışı kazanmak. Yarış halindelerken kadınların yüz ifadelerini, gayretli çabalarını görseydiniz hak verirdiniz bana. Fidan Teyze vardı mesela... İşine öyle bir odaklanırdı ki, pabuç kadar sakızını hırsla çiğnerken otuziki dişi birden çıkacak sanırdınız ağzından sakıza yapışıp. Sakız da şimdikiler gibi değil hani... Kenger sakız. Bunu da bilmiyor olabilir pek çoğunuz. Şu kadarını söyleyeyim; sert, kaya gibi bir şeydi bakkaldan alındığında. Yumuşaması için bütün gün aralıksız çiğnemeniz gerekirdi. O günün sonunda yatağa girdiğinizde ise çenenizin ağrısından uyuyamazdınız. Ama yumuşayınca da bir o kadar nefis bir tadı ve kokusu vardı. Fidan Teyze bir yandan sakızını şakırdatarak, yarısını ağzından taşıra taşıra çiğnerken, gözünü işlengisinden bir saniye ayırmadan kavgaya tutuşmuş oğluna, " Muhsinn! Muhsin! Allah canını alsın oğlumm, başka bişiicikler demem." diye bağırırdı.

Biz kız çocukları da tuttururduk bazen, saklambaç, körebe, dalya, yakan top, evcilik vs gibi oyunlardan sıkıldığımızda biz de işlengi yapacağız diye. Küçük bir patiskanın üzerine işleyeceğimiz model kadar boyda ve ende, elek gibi delikli ipliklerden oluşan kanaviçeyi teğelleyip, modeli örnek olarak başlar, elimize verirdi annelerimiz. Ve yarışırdık acemice de olsa ipliklerimizi ölçerek. Ahh! o Türkan yok mu, o Türkan. Anacım her şeyi mi sen en iyi yaparsın...? Hep O birinci olurdu yaa! Süpürge yaparken de O en temiz süpürürdü bahçeyi. Annem öyle söylerdi.:) Hele bağıra bağıra ders çalışması yok mu..? Evde yer ahşap, 'çıt!' desen duyuluyor zaten, niye bağırıyorsun ki? Ev sahibimizin kızıydı. İki katlı evimizin üst katında otururlardı. Bağırmasa da olurdu yani ama o bağırarak ders çalışırdı. Çarpım tablosunu bu şekilde öğrendim :P Canımız hiç çalışmak istemese de Annem, Babam; "Bakın! Türkan nasıl da ders çalışıyor. Çok çalışkan çocuk çook." diye başlayacaklar şimdi diye mecburen ders çalışır görünürdük Türkan ders çalıştığı sürece. Gerçi kitaplarımızın içinde Teksas, Tommiks, Zagor falan olurdu ama :P  (Şarkıdan esinlenerek Türkan demiyorum, ismi sahiden de Türkan'dı. Bu Türkanlar fena mıymış neymiş :))

İşlengi mi ne demek..? Bu sanırım o Orta Anadolu kasabasındaki yöresel adıydı. Bilinen adı kanaviçe. Kanaviçenin ne demek olduğunu biliyorsunuzdur değil mi..? Hiç kaneviçe işlemediyseniz bile adını duymuş olmalısınız. Hani şu şimdilerde annelerin, anneannelerin sandıklarından, bohçalarından çıkartılıp motiflerinin etrafından kesilip, başka kumaşların üstüne işlenerek modernleştirilen el işleri. :)

Aşağıdaki kanaviçe örnekleri bilmeyenler için bir fikir verir sanırım.






                                          ( Görseller internetten )
  
                nurten y tartaç     

                               

4 Şubat 2016 Perşembe

YANILSAMALAR




Bir günlük mutluluklara aldanıp,

yüreğinden kelebekler uçurdu sonsuzluğa.

Hiç görmediği uzak şehirlerin ışıklarını,

yaz gecelerinin ışıltısı ateş böcekleri sandı.

Dokununca sönüveren sabun köpükleri gibiydi,

bahar dallarında açan yalancı çiçekler.

En güzel yerindeyken düşlerin,

uykudan karabasanla uyanmaktı gerçek.

Şeytan uçurtması yapıp uçurdu gökyüzüne,

rüzgarlarla kucaklaşsın diye...

O gidip yağmur yağdırdı kızdırıp kara bulutları.

Uzun bir yol var sandı önünde.

Oysa ilk durakta inecekti.

Hayat bir an, o da şu andı...

Yaşamak o anın, hangi anında saklıydı..?


nurten y tartaç