14 Temmuz 2017 Cuma

SAKSAĞAN SAVAŞLARI




Saksağanlar bizim siteyi mesken tuttu tutalı onlar hakkında kültürüm epeyce arttı. 

Siyah - beyaz alacalı, irice, uzun zarif kuyruklu ve karga ailesine mensup kuşlardır saksağanlar. 

 Ele avuca sığmaz, yaramaz, sürekli telaşlı halleriyle kuşlar aleminin hiperaktif çocukları olduklarını düşündürürler bana hep.

Kavgacı, öfkeli, saldırgan ve hatta hırsızdırlar aynı zamanda. 

Arkadaşım anlatmıştı; apartmanlarının beşinci katında masaya serilmiş cevizleri bir bir ikinci kat komşunun balkonundaki sedirin altındaki kutunun içine taşımış bir saksağan. Komşu bir sohbet esnasında anlatmış, sedirinin altındaki kutunun cevizle dolduğunu ve takip edince bunların bir saksağan tarafından taşındığına şahit olduğunu. Beşinci kattaki komşu da böylece öğrenebilmiş cevizlerinin nereye gittiğini.

Saksağanlar sokak kavgaları yaparlar bizim sitede sık sık. Hani şu eski filmlerde görmüşsünüzdür; iki çocuğun masum sataşmasıyla başlayan kavga annelerin eteklerini toplayarak, terlikleriyle sokağa fırlamalarıyla büyür ve saç saça, baş başa ciddi bir kavgaya dönüşür ya işte öyle. Bizim saksağanlar arasındaki kavga da önce iki saksağanın ağız dalaşıyla(!) ve ufak sataşmalarla başlar, bir de bakarız üç dört tane olmuş bağır çağır bir kavgaya tutuşmuşlar. Amaan ne kalabalık ağızları var bir bilseniz... Artık neler sayıyorlar, ne küfürler ediyorlarsa birbirlerine... 
Ya böyle birbirleriyle ya da bir ağaç dalında mahsur bıraktıkları bir kediyle didişir dururlar. Önce bir saksağan kediye musallat olur, sağında solunda kah uçarak, kah konarak, kuyruğunu çekiştirerek. Sonra hoop bir ağaç dalına sıçrar. Zavallı kedicik sinirlenmiştir ya bir kere, saksağanın peşinden tırmanır ağaca. O tırmandıkça saksağan uçup bir üst dala konar. Arada sırada iyice yanaşıp kediyi cart sesiyle taciz eder. Bunu gören diğer saksağanlar da oyuna dahil olurlar tabii. Sonunda kedicik inemeyeceği bir dala tırmandığı için bütün gün ağaçtan inebilmek için yollar arar durur. 

İşte iki gecedir siteyi cırlak sesleriyle ağaya kaldırıyorlar. Dün gece uykumdan ettiler beni. Şu anda yine ya bir şey yakaladılar onu paylaşamıyorlar ya da birbirleriyle kavga ediyorlar. Karanlıkta dertleri nedir anlayamadım ama bu gece de uyutmayacaklar anlaşılan beni.

n y tartaç



6 Haziran 2017 Salı

MEVSİMLİK İŞÇİLER VE BEN...




Meyve hasadı baslamıştı Kuşadası civarındaki bahçelerde. Kasaları tıkış tıkış kadınlı erkekli, genellikle gençlerle dolu kamyon ve kamyonetlere rastlıyorduk yolda sık sık. Zaman zaman duyduğumuz "Aşırı yük nedeniyle mevsimlik işçi taşıyan aracın devrilmesi sonucu..." gibi haberler nedeniyle dikkatimi çekiyordu bu araçlar.

 Yol yapımı çalışması olduğu için uzun uzun olduğumuz yerde çakılı beklediğimiz günlerden birinde, sıkıntıdan arabanın içinde oflayıp puflarken yanımızdaki kamyonetten gelen kahkahalar dikkatimi çekmişti. Üstü brandayla kaplı kamyonet kasasında, neredeyse birbirinin üstünde oturan insanlar neşe içinde konuşup gülüşüyorlardı. Kolunu tamamen dışarı sarkıtmış bir genç kız ağzındaki sakızı abartıyla, sanki sakız çiğnemiyor da, taş öğütüyormuşçasına bir gayretle çiğneyip kocaman balon yapıyor, patlayan balon ağzına burnuna yapıştıkça gülmekten kırılıyor onun kahkahası kasadaki diğerlerini de kahkahaya boğuyordu. Bir an genç kızla göz göze geldik. Ve gülmeye basladım. O yanındakilere işaret etti, hepsi birden eğilip bana baktılar, gülümsedik birbirimize... Anladım... Sahiden de gülmek bulaşıcı bir eylemdi. O kadarla da kalmıyordu; gülmek mutluluk saçan bir eylemdi aynı zamanda. Deminki sıkıntılı ruh halimden eser kalmamıştı çünkü. Nihayet trafik ilerlemeye başlayınca kamyonetin içindekiler bana, ben de onlara el sallayarak ayrıldık yollarımıza.

Dedim ya bahçelerde meyve hasadı başladı diye... Ağaçların dalları kırılacak neredeyse dut, kayısı, şeftali yükünden. Erikler henüz olmamıştı ama onlar da dayanılmaz bir cazibeyle süslüyorlardı dallarını. E biz zavallılar manavda, pazar tezgahında görüyoruz meyveyi. Ağaçta meyve bulmuşuz durur muyuz? Sahipsiz dutlardan erik ve kayısılardan nasiplendik de şeftaliler hep bahçelerde... Bakıp bakıp geçiyoruz yanlarından ağzımız sulana sulana. Bir de koku ki hıım! dayanılır gibi değil.

Sonunda dayanamadım ben de tabii. "Durdur arabayı Merih bir tane alacağım." dedim.
"Ayıp be!" dedi önce ama durdu naapsın :)
Derler ki; üç kez seslenecek mişsin, sahibi varsa duysun diye...
" Bu bahçenin sahibi var mıı?" diye seslendim ben de üç kez. Kimse ses vermedi. Gerçi Merih bile duymamış sesimi yanıbaşımdaki arabanın içinde, cam açıkken. Ama naapabilirim, seslendim işte.

İşte ben o şeftalinin tadına doyamadım. O ne lezzet, ne koku öyle... Bizim Ankara'da yediklerimiz şeftali falan değilmiş demek...

Neyse efendim... Ertesi gün yine şeftali bahçesinin yanından geçerken, bahçede çalışan mevsimlik işçileri gördüm. " Ben birkaç kilo şeftali isteyeceğim. Ücretiyle değil mi, belki verirler..." dedim, daldım miss kokulu bahçeye. Irgat başı derlermiş, şefleri geldi yanıma. "Olur mu ücret abla, ikramımız olsun..." dedi.

Tam teşekkür edip çıkıyordum ki; geçen gün kamyonette gördüğüm sakız çiğneyen kız tanıdı beni. Biraz sohbet ettik. Sanki uzun süredir birbirimizi tanıyormuşuz gibi samimi ve içtendiler... 
Üç kuruş para için sabahtan akşama kadar durmaksızın, üstelik oruç oruç çalıştıklarından dert yandılar. 

 Siz burada üç kuruşa, - neredeyse boğaz tokluğuna - çalışırsınız, üreticinin cebine de sizinki kadar ancak girer, belki masrafını bile karşılayamaz, biz tüketiciler altın alıyormuş gibi sayıyla alırız, kazanan komisyoncular olur... Diyemedim. Haklısınız dedim sadece, boynumu büküp...

nurten y tartaç


(Fotoğraf çekmeme izin verdiler.)









Bu genç kız on beş günlük evliymiş. Evlenir evlenmez çalışmak için  Kuşadası'na gelmiş eşiyle birlikte.




Bu yakışıklının bir sevdiği varmış. Başlık parası biriktirmek için çalışıyormuş.





4 Haziran 2017 Pazar

Bir Bilsen



Hani
Her sokağı denize çıkan o şehir var ya...
Ve
O şehrin sokaklarında ayak izleri...
Hani
O izlerden biri senin ya...
Bilmezsin...
İşte
Ben o ayak izlerine basa basa yürür
Denize ulaşırım...
Denizin en mavisine
Mavinin en derinine
Derin denizlerin en serinine.
Sana...
Senin peşinden...
Bazen hayalimde
Bazı rüyalarda...
Kalbimin dehlizlerinin çıkmazlarında
O kızıl renkli gizler ülkesinde
Gönüllü kaybolurum
Ellerin ellerimde
Sen bilmezsin...

Nurten y tartaç
9 Mayıs 2017



11 Mayıs 2017 Perşembe

BİR GÜNE SIĞDIRSAM SEVGİMİ





Melekler bir günlüğüne,


yalnızca bir günlüğüne

seni bana gönderseler Annem.

Tam da Anneler Gününde olsa.

Sevgimi bir güne sığdırsam.

Hasretimi...


Hatta öfkemi… Gittin diye.

Bir güne sığdırsam 

bir ömre sığdıramadıklarımı.

Anam desem... Canım Anam!!!

Nasıl da özledim bir bilsen…

Sıcacıkmış yüreğin.

Yumuşacık ellerin.

Unutmuşum …


Dinle bak;

bir bir anlatayım sensizliği...

Bendeki yokluğu...

Yokluğunu...

Yokluğunda yapamadıklarımı…

Mesela;
 nasıldı tereyağlı, mercimekli bulgur pilavı..?

Kaç yıllık kadınım ama olmuyor seninki gibi.

Sordum... Doğru dediler.

 Öyle yapılır zaten…

Anne eli değmediği içinmiş

 tadındaki eksiklik.

Bu önemli değil de;

yolda, sokakta gördüğüm,

bir an gelip sen sandığım

o teyzeler var ya!

Koşup sarılmak istiyorum bazen.

Yapamıyorum.

Burnumun direği sızlıyor,

ağlayamıyorum...


İşte buna dayanamıyorum Annem…


Hadi! Yatayım dizlerine,

okşasana saçlarımı yine.

Yarısı çarpan,

yarısı suskun yüreğimi anlatayım sana.

Ben ağlayayım,

sen sar yaralı göğsüne beni.

Kim bilir kıyamaz belki melekler,

bırakırlar seni bana…


nurten y tartaç


 6 Mayıs 2011

13 Nisan 2017 Perşembe

HİÇ BİTMEYEN KİTAP



Zaman zaman düşünürüm, hatta çok düşünürüm; eğer bana ikinci bir şans verilseydi nasıl ve ne kadar değiştirebilirdim hayatımı diye. 

Aslında herkese hayatının bazı dönemlerinde ikinci bir şans verilirmiş. İşte bu şansı nasıl değerlendirdiğimiz hayat yolumuzu belirliyor olmalı.

Şöyle ki; eğer kazandığınız o sınavın mülakatına sırf tatilinizi ertelememek için girmekten vazgeçmeseydiniz bugünkünden çok daha farklı bir hayatınız olabilirdi. 

Piyango bileti satıcısının gözünüzün içine soktuğu o bileti elinizin tersiyle itip, satıcıya dövecekmiş gibi bakarak yolunuza devam edeceğinize, "Hadi ver bakalım." demek sizi milyoner edecekti belki de... 

O gün, o saatte, orada olduğunuz için bugün hayatınız böyle. 

Kaderimizi seçimlerimiz belirliyor demek ki. 

Seçimlerimiz / tercihlerimiz başka olsaydı nasıl bir hayatımız olurdu..? Daha zengin, daha mutlu, ünlü biri, çok saygın biri..?

Ya da belki tam tersi olacaktı... Kim bilir..?

İşte tam da bu konuyu işleyen bir kitap okuyorum.  'ŞAHANE HATALAR' 

 Normal bir kitap okur gibi sayfa sayfa ilerlemiyorsunuz. Kitabın baş kahramanı sizsiniz. Birinci bölümde okulunuz bitiyor ve...
birinci bölümün sonunda size iki seçenek sunuluyor.
Ya üniversiteye devam edeceksiniz...
Ya da okulu bir süreliğine erteleyip seyahate çıkacaksınız.

Her bölüm sonunda iki şık sunuluyor ve tercihlerinize göre başka başka hayatlar yaşıyorsunuz. ( Kitap sizi tercihinize göre bir sayfaya yönlendiriyor.) Maceranız ölümle sonlanana kadar seçimlerinizin sizi götürdüğü sayfadan devam ediyorsunuz okumaya.

Ya harika bir hayat yaşayıp mutlu bir sonla bitiyor ömrünüz ya  normal sıradan bir yaşantınız oluyor veya berbat bir hayat sürüyorsunuz. Beklenmedik bir anda trafik kazası, kaza kurşunu, terör saldırısına vs. de kurban gidebiliyorsunuz.

Belki yüzlerce kez başa dönüp tekrar tekrar başka seçenekleri tercih edebiliyorsunuz. ( Aynı seçeneklerden devam edip başka bir bölümde başka seçeneğiniz olabiliyor, hayatınız ölümle son bulana kadar. ) Yani bitmeyen bir kitap bu kitap. :)

Çok keyifli, ilginç ve acaba şu şıkkı tercih edersem neler yaşayacağım diye meraktan elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap. Okumalısınız.


  nurten y tartaç

9 Nisan 2017 Pazar

"SON GÜZ FIRTINASI"





Blog Dostum Abim Mehmet Osman Çağlar'ın ilk öykü-romanı "Son Güz Fırtınası" nı okudum. 

Geçmişle bugün arasında gidip gelen romanda bir ömür, akıcı bir dille süslemeden ve bazı bölümlerde cesurca kaleme alınmış. Belirli bir yaşa gelmiş birçok insana tanıdık gelecek siyasi olaylar ve o fırtınalı dönemde yaşanan aşklar, güncel hayattaki iş koşuşturması sade ve bir o kadar vurucu bir dille anlatılmış.

Fırtınalı dönemler ve 68/78 kuşağı... İdealist ama harcanmış, yitik kuşak. Sadece daha güzel bir dünyada yaşama arzusuyla ve bu idealle ülkesini daha güzele götürmekten, ülkesini sevmekten başka kaygısı olmayan gençlerin bu uğurda ödediği bedeller... Mahallede, okulda, komşular arasında, aynı evde bile yaşanan sağ-sol çatışması, bir sokaktan ötekine geçilemeyen o yıllar. Acılar, kayıplar, işkenceler...
 Nasılda benzeşiyor bu günlerle. Oyun hep aynı oyun. Senaryo bile aynı. Ama biz piyonlar her seferinde inanıp düşüyoruz aynı tuzağa.

İşte bütün bunlar gayet net bir dille anlatılmış kitapta.

Hangi fırtınayla savrulursa savrulsun genç bedenler yine de kalplerin sevgiyle çarpması... 

Belki biraz buruk, yarım kalmış ve fırtınadan nasibini almış...

 "Bu aşk tesadüf değildi. İnce bir sızının içimize serpiştirdiği kristal kırıklarının yaramızı hem kanatması hem kabuk bağlayıp iyileştirmesiydi. Ve dediğin gibi aşk pişmanlık duymamaktı."

 ( Sayfa 14 )

" Ne zaman kendine kaçsa, o eski büyülü günlerin içinde gerçeği arasa, hep eksik kaldığını, yaralı ideallerin aşkla birlikte taşınmadığını görüyordu." 

( Sayfa 40 )

" Hepimiz sürgündük... Farkında değildik belki ama hepimiz aykırıydık. Olmayacak ütopyaların peşinden koşan hoyrat hayallerini süsleyen, beyaz güvercinli uçurtmaların atlas kağıdı olmak istedik hep..." 

( Sayfa 40 )

Blogtan tanıdık bazı bölümler... Carmen gibi. Ve yine içim titreyerek okuduğum, doğunun çetin kış şartlarına kurban verilen canlardan esinlenip yazılan 'İva'  öyküsü gibi. 

Tabii ki, bürokrasinin çarpık işleyiş biçimi de göz ardı edilmemiş çalışma hayatını konu eden bölümlerde.

***
"Son Güz Fırtınası" kitabım kitaplığımda yerini aldı ama yanını boş bıraktım bundan sonraki kitabınız için. 

Kutluyorum Mehmet Osman Çağlar. Keyifle okudum. Emeğinize kaleminize sağlık.