28 Nisan 2013 Pazar
"Sevgili Çınar'ım;
Çiçeklerin masamda şu anda ve ısrarla dimdik fire vermeden boyun bükmeden içime bahar ve renklerin armonisini ekliyorlar.Sohbetimiz ve o güzel ses tonunsa kulaklarımdan hiç silinmiyor inan. İyi ki varsın ve iyi ki bir iki saatini ayırıp da bana gelebildin.Seni tanımak çok güzeldi, teşekkür ederim güzel dostum, kocaman sevgilerimle tontini."
Bir demet kasımpatıydı kucağımdaki. Öyle sıcacık bir sevgiyle karşılamıştın ki, önce kasımpatlarını sonra beni. Hiç unutmuyorum çiçekleri buyur edişini evine. Onlarla konuşmanı, tek tek sevmeni. "İnanır mısın hiçbiri solmadılar, getirdiğin günkü gibi duruyorlar" demiştin bir keresinde. "O kadar ilgi gösterdin, o kadar sevdin ki, utanmışlardır solmaya" demiştim.
Birkaç saate sığan sohbetimiz sırasında; çevrendekileri, eşini, dostunu, arkadaşlarını nasıl da bitmeyen bir sevgiyle sarıp sarmaladığını gözlemlemiştim. Hayran kalmıştım enerjine.
Evet giremiyorum bloguna. Girsem de kaçıyorum çabucak. Ama hiç unutmadım seni. Yüreğimde koca bir yer açtın kendine ve hep orada kalacaksın.
Işıklarda uyu Sevgili Sufi'm. Çiçeklerle bezensin ebedi mekanın.
Çiçeklerin masamda şu anda ve ısrarla dimdik fire vermeden boyun bükmeden içime bahar ve renklerin armonisini ekliyorlar.Sohbetimiz ve o güzel ses tonunsa kulaklarımdan hiç silinmiyor inan. İyi ki varsın ve iyi ki bir iki saatini ayırıp da bana gelebildin.Seni tanımak çok güzeldi, teşekkür ederim güzel dostum, kocaman sevgilerimle tontini."
Bir demet kasımpatıydı kucağımdaki. Öyle sıcacık bir sevgiyle karşılamıştın ki, önce kasımpatlarını sonra beni. Hiç unutmuyorum çiçekleri buyur edişini evine. Onlarla konuşmanı, tek tek sevmeni. "İnanır mısın hiçbiri solmadılar, getirdiğin günkü gibi duruyorlar" demiştin bir keresinde. "O kadar ilgi gösterdin, o kadar sevdin ki, utanmışlardır solmaya" demiştim.
Birkaç saate sığan sohbetimiz sırasında; çevrendekileri, eşini, dostunu, arkadaşlarını nasıl da bitmeyen bir sevgiyle sarıp sarmaladığını gözlemlemiştim. Hayran kalmıştım enerjine.
Evet giremiyorum bloguna. Girsem de kaçıyorum çabucak. Ama hiç unutmadım seni. Yüreğimde koca bir yer açtın kendine ve hep orada kalacaksın.
Işıklarda uyu Sevgili Sufi'm. Çiçeklerle bezensin ebedi mekanın.
17 Nisan 2013 Çarşamba
BİZ ESKİDEN ...
Çok zaman olmuş o naftalin kokulu sandığı açıp içindekileri didiklemeyeli. Anılarda hoş bir yolculuğa çıkmayalı. Okumakta olduğum romandaki bir cümle yine geçmişe sürükledi beni...
Bizim oyun alanımız cadde ve sokaklardı. Öyle içinde türlü oyuncağın olduğu çocuk parkları yoktu o zamanlar. Ya da vardı belki de bizim haberimiz yoktu. Belki de vardı da uzaktaydı, bilmem. Yakında olsaydı orada oynar mıydık, onu da bilmem. Sanırım oynamazdık. Biz özgür çocuklardık çünkü. Öyle küçük alanlara sığmazdı yüreklerimiz. Alabildiğince koşturcağımız büyük alanlar isterdik. Caddeler şimdiki gibi kalabalık değildi eskiden. Nadiren bir araba geçer, sıkça da fayton ve at arabası geçerdi bizim oyun alanı olarak kullandığımız caddeden. Bir araba sesi duyduğumuzda kenara çekilir bekler sonra kaldığımız yerden oyunumuza devam ederdik. Hele fayton ya da at arabalarının sesini taa uzaktan bile duymamak mümkün değildi. Şimdi bile atların arnavut kaldırımı taş sokaklarda yankılanan yeknesak sesi kulaklarımdadır. Ne çok severdim o sesi...
Kızlar ayrı bir yerde kümelenmiş et topumuzla oynuyorduk. (Tenis topu gibi, biraz daha yumuşak) Arkadaşım(kuzen) yandı ve sıra bana geldi. Gücümün yettiğince havaya fırlattım topumu. Ve top yere düşmeden kendi etrafımda dönerek saymaya başladım. Niyetim belirlenen sayıda dönüp sonra topu yere düşmeden yakalamaktı. Kural gereği. Ama daha bir kez dönmüştüm ki; annemin yeni diktiği ve ilk kez giydiğim, olabildiğince çok büzgülü, kısa eteğime takıldı gözlerim. Ben döndükçe eteğim bir şemsiye gibi açılarak dönüyodu. Gözüm hayran hayran yeni eteğime bakmakta olduğundan, topu unuttum tabii havada :) Ancak pat diye kocaman bir kütleye çarptığımda, kendime gelip başımı yukarı kaldırdım. Bir de ne göreyim dev gibi bir amca. Değişik bir amca. Ne babama ne akraba erkeklerine ne de, her akşam üstü fabrikadan evlerine dönerken gördüğüm; bakışları yerde, yılgın, yorgun, yüzlerindeki çizgileri yaşlarından önce koşan, omuzları düşük, suratları asık ve sanki hiçbirinin mendili yokmuş gibi yerlere tükürüp duran, bir an önce evlerine kapağı atıp, bir lokma yavan yemeklerini yeyip, yatağa kendilerini zor atacak olan yorgun fabrika işçilerine hiç benzemiyordu. Dedim ya dev gibi, saçları kaşları hatta kirpikleri sapsarı bir amca bakıyordu tepemden boncuk mavisi gözlerle. Boynum ağrımıştı saçlarımı okşayan, gülümseyen bu garip amcanın yüzüne bakacağım diye kafamı yukarı kaldırmaktan. Hiç anlamadığım birşeyler söyledi. Sonra gülümseyerek yanındaki uzun saçlı diğer amcaya baktı. Yine anlamadığım birşeyler konuştular aralarında. Uzun saçlı olanı sırtından kirli kocaman çantasını indirip yere koydu. İçinden şimdiye kadar görmediğimiz (O zamanlar herşey bol ve çeşitli değildi. Birkaç çeşit şeker birkaç çeşit sakız olurdu mahalle bakkallarında.AVM lerin hayali bile kurulmamıştı daha.) şekerler ve sakızlar çıkarıp sokaktaki çocuklara dağıttılar ve kasabanın merkezine doğru yollarına devam ettiler. Uzaydan gelmiş olmalıydı bu çevremizdeki hiçbir erkeğe benzemeyen yabancılar.
"Turist bunlar akıllım" dedi yüzündeki toz terle karışıp çamurlu yollar oluşturan bilmiş bir oğlan.
Turistti onlar...
Sekiz yaşında falandım sanırım. Turistik bir yer değildi o kasaba. Doğa güzelliği olmayan kıraç bir Ortaanadolu kasabasıydı. Deniz kıyısı değildi.Tarihi kalıntılar falan da yoktu ilgi çekecek. Nerden yolları düşmüştü bu sönük kasabaya bilmem...
***
Yok yok valla bu kez hiçbir siyasi ya da başka bir mesaj içermiyor yazım. Sadece okuduğum romandaki bir cümle bana bu anımı hatırlattı ve paylaşmak istedim.
Ammaa !!! İlle de bir mesaj isterseniz, şunu demek isterim kii ... (Uysa da uymasa da :)) Keşke yabancılar hiç gelmeseydi de, bizi şekerlerine, sakızlarına alıştırmasalardı. Biz öyle daha mutluyduk. Azıcık aşımız, ağrısız başımızdı :) :)
15 Nisan 2013 Pazartesi
KÜTÜK
Üzgünüm küçük kız, üzgünüm o anda gözlerimiz buluştuğu için.
İri kıyım çam yarması /kütük/ adam, balyoz gibi yumruğunu kızının suratında patlattığında, Babasının kafası kadar yumruğunun şiddetinden sarsıldı önce yerinde çocuk. Sonra büzüldüğü yerden bana baktı kan çanağına dönmüş gözleriyle. İyice büzüldü oturduğu yerde. Küçüldü iyice.
Alışveriş merkezinde, onca kalabalığın arasında bunu hakedecek ne yapmış olabilirdin..? Ki; görevi seni her türlü kötülükten korumak olan, gözündeki bir damla yaş için dünyayı yıkmaya hazır babandan böyle bir şiddet görmüştün. Bilemedim...
O sahneyi görmemek, hele de, gördüğümü görmemen için neler vermezdim küçüğüm. Biliyorum kazındı bu sahne minicik beynine. Hiç unutamayacaksın bu utancı. Yüzünü kızartan yediğin yumruk değil, bu sahneyi bir yabancının görmüş olmasıydı biliyorum. Keşke tesadüfen o anda sana bakıyor olmasaydım :(
7 Nisan 2013 Pazar
RÜYALAR DA OLMASA :)
Rüya bu ya... Olur mu mantık onda..?
Ufacık bir çocuktum.
Beyaz bir bulutun üstünde, sörf yapıyordum azgın denizde.
Bir yunus çıktı birden, yakaladı eteğimden.
Çevirip başının üstünde, fırlattı beni gökyüzüne.
Yağmur başladı aniden, gökkuşağı çıktı ardından.
Elimde pamuk şekerim, saçımda yıldızdan tacım.
Gökkuşağına uzanmıştım ...
Kim inanır ki buna..?
Rüyadır en sonunda ...
Ama rüyalar da olmasa, dayanılır mı kabuslara ...
18 Mart 2013 Pazartesi
18 MART ÇANAKKALE DENİZ ZAFERİ
ÇANAKKELE DENİZ ZAFERİ'NİN 98. YILDÖNÜMÜ
Bir gün önceden başladı Çanakkale'de kutlamalar. Hava soğuk mu soğuktu ama kimin umurunda. Yaşlı genç çoluk çocuk herkes ellerinde bayraklar, Polisevinden yayılan kahramanlık şarkıları ve marşlara eşlik ediyorlardı.
Boğazda askeri gemiler demir atmıştı sıra sıra. Ahh! onları selamlayan jetlerin gösterilerini tarif etmem mümkün olabilseydi keşke. Daha önce Türk Yıldızları'nın gösterilerini de izlemiştim. Muhteşemdi. Ama hiç böylesine olağanüstü gösteri izlememiştim daha önce. "Biz Mustafa Kemal'in askerleriyiz. Birgün görev
düşerse üstümüze, titretiriz yeri göğü. Biline ..." der gibiydiler haddini bilmezlere...
Bir gün önceden başladı Çanakkale'de kutlamalar. Hava soğuk mu soğuktu ama kimin umurunda. Yaşlı genç çoluk çocuk herkes ellerinde bayraklar, Polisevinden yayılan kahramanlık şarkıları ve marşlara eşlik ediyorlardı.
Boğazda askeri gemiler demir atmıştı sıra sıra. Ahh! onları selamlayan jetlerin gösterilerini tarif etmem mümkün olabilseydi keşke. Daha önce Türk Yıldızları'nın gösterilerini de izlemiştim. Muhteşemdi. Ama hiç böylesine olağanüstü gösteri izlememiştim daha önce. "Biz Mustafa Kemal'in askerleriyiz. Birgün görev
düşerse üstümüze, titretiriz yeri göğü. Biline ..." der gibiydiler haddini bilmezlere...
28 Şubat 2013 Perşembe
ŞİMDİ SONSUZLUKTA İKİ YILDIZ ONLAR
Kimine hay hay, kimine vay vay düşer şu garip düzende. Hani adildir adil olmasına adaletin terazisi de, bazılarına daha adildir. Kimileri bir-sıfır öndedir daha ilk çığlıkta. kimileri, daha doğmadan yenik düşmüştür hayata. Kimi servet içinde yüzer de, oturup konuşsanız on dakika, cebinizdeki son kuruşunuzu vermek gelir içinizden. Öyle acırsınız haline, yakınmalarına. Bir park kanepesinde oturmuş bir garibana selam verseniz gülümseyerek, koparıp simidinin yarısını vermek ister size. Bazı yoksul evler vardır, sıcacık. Mutluluk bir çorba kokusu olup karışmıştır havaya. Mis gibi çekersiniz içinize. Ciğerleriniz mutlulukla dolar.
Pahalı eşyalarla dolu ve çoğu insanın hayal sınırlarını zorlayacak konforda evler de vardır. Ama içeri girdiğinizde rahat değilsinizdir. Sizi sıkan boğan nefesinizi kesen öyle bir elektrik vardır ki havada, bir an önce kurtulmak istersiniz oradan.
Başka hayatlar da vardır. Ne öyle, ne böyle şanslıdırlar. Hiç doğmamış, hiç yaşamamış gibi. Öylesine bir nefestirler işte. Varlıkları gibi yokluklarını da kimse fark etmez. Far keder de ilgilenmez, etkilenmez. Kayıp sayılmaz onlar. Zaten hiç olmamışlardır çünkü.
Ali İhsan Bey ve Ahmet Bey gibi.
Ali İhsan Bey daha üniversiteyi bitirdiği yıl bir trafik kazası geçirmiş. Kendisi dışında tüm ailesini kaybetmiş. Kurtulmuş denemez Ali İhsan Bey'e. Tekerlekli saldalyeye mahkum. Vücudu kırıklar içinde, sıska mı sıska ve geçmişini hatta kim olduğunu bile hatırlamadan bir huzur evinde devam etmektedir yaşamına. Zar zor konuşabilmektedir.
*
"Bir emriniz var mı hanımefendi? Bir isteğiniz olursa haberim olsun." derdi her huzur evine gittiğimde.
"Yok şimdi. Ama bir isteğim olursa söyleyeceğim size. Teşekkür ederim" derdim
Bir sigara isterdi sonra. Verirdim.
Bankadaki, hiç tanımadığım Mehmet Bey'in selamını götürürdüm her seferinde. Sorardı çünkü. "Mehmet Bey orda mı çalışıyor hala?" diye. Hangi banka ? Mehmet Bey kim, bilmem. Ama madem ondan selam beklerdi, kırmazdım. "Size çok selamı var "derdim.
Ahmet bey şizofren. bilmem kaçıncı hükümetin tarım bakanıdır. (hayalinde) Kabinedeki bakanları hiç yanlışsız sayar. Yalnızca tarım bakanını es geçer. Çünkü tarım bakanı kendisidir. Kendi adını söyler gerçek isim yerine.
Tavla oynamıştım bir keresinde onunla. Beş-sıfır yenmişti beni (Tavlada çok iyiyimdir:))
"Sizi yemeğe davet ediyorum hanımefendi" demişti bir keresinde. ( Alt kattaki yemekhaneye) "Tabii, memnuniyetle" demiştim.
Aman! demişti müdire hanım. "Aman, Çınar Hanım. Tepkileri belli olmuyor, gitmeyin"
"Ama söz verdim bekler." dediğimde,
"Söyler söylemez unutuyor, hatırlamaz üzülmeyin." demişti.
Unutmamıştı Ahmet Bey. "Sizi yemekte çok bekledim gelmediniz." demişti. Nasıl üzüldüğümü anlatamam.
Öğrendim ki sessizce ayrılmışlar aramızdan. Geceleri gördüğümüz milyonlarca parlak yıldızdan ikisi olarak gökyüzü sonsuzluğundaki yerlerini almışlar.
Umarım şimdi mutludurlar ikisi de.
nurten y tartaç
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)