10 Kasım 2009 Salı

S E N İ Ö Z L Ü Y O R U Z A T A M

 

 

 

71  YIL  OLDU  ATAM,  SENİ KAYBEDELİ…   BUGÜN  DÜNDEN  DAHA  ÇOK İHTİYACIMIZ  VAR  SANA…

SÖYLEDİKLERİN,  KAYGILARIN  BİR  BİR  ÇIKIYOR  ATAM,

AMA  ASLA  UMUTSUZ  DEĞİLİZ,

 

ŞAİRİN  DE  DEDİĞİ  GİBİ;

………………

 

MUSTAFA KEMALLER TÜKENMEZ


Tükenir elbet


Gökte yıldız denizde kum tükenir


Bu vatan bu topraklar cömert

 

Kutsal bir atesim ki ben sönmez

 

İnanın Mustafa Kemaller tükenmez


Ben de etten kemiktendim elbet


Ben de bir gün göçecektim elbet


Iki Mustafa Kemal var iyi bilin


Ben işte o ikincisi, sonsuzlukta


Ruh gibi bir sey görünmez

 
Inanin Mustafa Kemaller tükenmez

 

Hep kardeşliğe bolluğa giden yolda


Bilimin yapıcılığın aydınlığında


Güzel düşünceler soyut fikirlerde ben


Evrensel yepyeni buluşlarda


Geriligi kovmuşum ben dönmez


İnanın Mustafa Kemaller tükenmez


Başın mı dertte beni hatırla


Duy beni en sıkıldığın an


Baştan sona her şeyiyle bu vatan


Sakın ağlamasın kasımlarda


Fatihler, Kanuniler ölmez


İnanın Mustafa Kemaller tükenmez

 


Halim Yağcıoglu

 

NOT:  Bir sorun var pc de düzgün yazılmıyor, ancak bu kadar yazabildim…

2 Kasım 2009 Pazartesi

İMDATTT ! ! !

 

3821527362domuz1

 

 

Ben anladım.. !   Bunlar toptan delirmemizi istiyorlar bizim…

 

 

Canımızın derdine düşelim, bizzat kendi derdimizle uğraşalım ki;  etrafımızda neler dönüyor,ne oyunlar oynanıyor üzerimizde diye düşünmeyelim. ülke sorunları, ekonominin durumu, kim neyi ne kadar götürmüş, daha neler verilecekmiş, bunları düşünmeye hiç zamanımız kalmasın. Öyle ya, can kişinin kendi canı.  Önce can sonra canan.  Sağlık endişesi olanın, gözü başka birşey görür mü?

 

 

Tv de domuz gribi aşısı geleceğini duyduğumun tam da ertesi, ya da 2 gün sonrasıydı ki;  ülke domuz gribinden patır patır dökülmeye başladı. “Allah Allah, nasıl da bildi hayvan aşı aldığımızı da, aşı gelmeden ne kadar can yakarsam kar” dedi.  E olabilir tesadüf dedik. Hayvan gitti, doğru ilkokul öğrencilerine musallat oldu(şimdi artık büyükler de hasta(?))  Bu arada ülke domuz gribinden dökülmeye başlamadan bir gün önce,dağdakileri karşıladık çiçeklerle davul zurnayla,kahramanlar gibi. Ayıp olmasın diye bir iki soru sorduk bıraktık 34 kişiyi.(sorulardan biri,herhangi bir silahlı örgüte üye misin? şaka yapıyorduk tabi,onlar çiçek toplamaya çıkmışlardı dağa. Ben bilmem Uğur Dündar öyle dedi.)  Halk ayaklandı Şehit aileleri yıkıldı.  Madalyalarını protez bacaklarını fırlattılar acılarından kahırlarından. Hah! işte, bir de bunun  ertesi günüydü domuz gribinin ülkede can almaya başlaması. E bu da tesadüftü zahir…

 

 

O kadar yazıldı çizildi ki, artık aşısından, olmalı mıyız, olmamalı mıyız?  bunları hiç yazmayacağım. Tüm toplumun kafası sürekli bu haberleri izlemekten, bununla yatıp bununla kalkmaktan haddinden fazla karışmış durumda. Üstelikte neredeyse, “eğer aşı olmazsanız, hastalığın yayılmasından sorumlu olursunuz“ anlamına gelebilecek açıklamalarla, bir de insanların vicdani rahatsızlık duymalarına neden olunurken, ben bu konuda fazla birşey yazıp ta iyice hasta etmeyeyim kimseyi… Dee…

 

 

Bir de GDO  çıktı pat diye; dedim ya gözümüzü açmamıza  izin vermiyorlar, delireceğiz yakında toptan… Devlet GDO  lu ürünlerin girişine izin verdi…

 

 

İnternetten araştırdım tam olarak nedir bu GDO diye, çok kısa olarak paylaşmak istedim öğrendiklerimi.

 

 

GDO nedir?

Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar", kısaca GDO adı veriliyor.(Frankeştayn gıdalar)
Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme,yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sından kesilerek çıkarılıyor.Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.

 

 


Neden GDO ya Hayır.

 


Canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı,biyolojik çeşitlilik,ekolojik dengenin bozulması,ekonomik bağımlılık,canıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanınması açısından önemli tehdit ve riskler taşımaktadır.

 

 


GDOların Tehdit ve Riskleri


1. Biyolojik Çeşitlilik, Tarımsal Biyoçeşitlilik ve Doğal Dengeye Etkileri
Yerel türler tehdit altında.

Hastalık ve diğer zararlılara karşı dayanıklı olması için genleriyle oynanmış bir buğday türünün belki verimi yüksektir ama, bir hastalık ya da zararlı sayesinde o türün yok olması ve dünyada artık başka bir buğday yetiştirilmediği için buğday ırkının tamamen ortadan kalkması gibi bir felaketi beraberinde getirebilir mesela.

 


GDO ların aktarılmış genleri çevresinde geleneksel yöntemle üretilmiş ürünlere geçebilmektedir. Arılar, kuşlar, böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler GDO lu polenleri komşu tarlaya taşıyor ve oradaki üründe de genetik değişikliğe yol açıyor. "GEN KAÇIŞI"
Birkez gen aktarımı başlatılınca genetiği değişmiş ürünün, genetiği değişmemiş
ürünlere bulaşması -ileriki nesillere de aktarılacağından- önlenemez hale gelmektedir.

 


Yararlı böcekler yok oluyor. Zararlı böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bazı bitkilere aktarılan toksin (zehir ) karakterli genler o böcekleri yiyen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden oluyor.
Yabacı otlara dayanıklı genlerin aktarıldığı bitkilerin diğer canlılar ( uğur böceği) üzerinde öldürücü etki yaptığı gözlendi ( Steinbrecher,1996)

 


Böceklere ve yabancı otlara dayanıklılık geni aktarılmış bitkiler, zamanla o böcekler ve yabancı otlarda dayanımı arttırdığı için çok daha fazla tarım ilacı kullanılmasına yol açabiliyor.

 

 

 
İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ


GDO lu bitkiler yüksek allerji riski taşıyor. 11 Aralık 2003'te Rusya'da bir gurup bilim adamı son üç yıl içerisinde allerji belirtisi gösteren hastaların sayısında 3 kat artış olduğunu ve bunun altında yatan nedenin Genetiği Değişmiş Ürünler (GDÜ) tüketimi olabileceğini açıkladılar.

 

 


Toksik (zehirleyici ) Etkiler

(1980 lerin sonunda bir Japon firması triptofan adlı bir aminoasidi bir bakteriye ürettirerek besin takviyesi olarak ABD de satışa sundu. Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde sinir sistemini etkileyen, kas ağrıları ve kandaki bazı hücrelerin sayısında artış ile seyreden eozinofili-miyalji sendromu ortaya çıktı. Yapılan incelemne sonucu genetiği değiştirilmiş bakterideki artmış triptofan üretiminin toksik bir yan ürün oluşumuna yol açtığı ve sendromun toksik madde nedeniyle ortaya çıktığı anlaşıldı.)

 

 

Antibiyotiğe Karşı Dayanıklılık Oluşturması


GDÜ lerin üretimi sırasında belirteç gen olarak kullanılan antibiyotik direnç genlerinin en büyük tehlikesi, ortamda bulunan bakteriler aracılığı ile yayılması.
Bu tür ürünleri tüketen canlının sindirim sisteminde bulunan bakterilerin, o ürünün yapısında bulunan antibiyotik direnç genini alması mümkün.

 

 


Bt nin ( Bacillus thuringiensis) etkileri


Tarımda uzun zamandır böcek öldürücü olarak kullanılan Bt spreyi toprakta parçalanıyor. Ayrıca tüketilen ürün yıkanarak Bt spreyinden arındırılabiliyor. Ancak Bt geni aktarılmış ürünlerde Bt toksininin parçalanması ya da ürünün yıkanarak temizlenmesi söz konusu değil. Bu durumda Bt toksini bütün etkisini ürün tüketilene kadar, hatta belki de tüketildikten sonra da sürdürüyor.

 

 


Sağlıksız Hayvanlar ve Hayvansal Ürünler


Örneğin süt verimini arttırmak için ineklere GDÜ lü ürünler veriliyor. Bu hayvanların sağlıkları bozuluyor.Meme enfeksiyonları, rahim, sindirim sistemi bozuklukları, yumurtalık kistleri görülüyor. Gebelik oranı düşüyor.Antibiyotik kullanma sıklığı artıyor.

 

 


Bilim insanları ayrıca iki tür potansiyel tehlikeye dikkati çekiyor; durgun virüsleri yeniden harekete geçmesi ve virüsler arasında yeni bulaşıcı diziler oluşturabilecek kombinasyonlar!...


Sağlıksız Beslenme ve Yol Açtığı Sorunlar


Sadece verimli ve dayanıklı birkaç ürün yetştirilmesine yol açan GDO ların yarattığı en büyük tehlikelerden biri de gen çeşitliliğinin yok olmasıyla birlikte insanları tek tip gıda almak zorunda bırakıyor olması.
Tek tip gıdalar insanların sağlıklı ve dengeli beslenmesini engelleyecek. Bu durumda tek tip beslenmeye mecbur kalacak olan yoksullar sağlığını yitriyor, maddi imkanı iyi olanların da gıda takviyeleri, tedavi yöntem ve ilaçlarına büyük miktarda para harcaması gerekiyor.

 

 


Yaşam patentlenemez !

GDÜ lerin ekonomik olarak getirdiği en büyük sakıncalardan biri bu ürünlerin patent hakkının tüm dünyada birkaç çok uluslu şirketin elinde olması.Bu çalışmaları yapan şirketler en büyük kazançlarını patent bedeli tahsil ederek sağlıyorlar.Çiftçi terminatör genlerle kısırlaştırılan tohumları her yıl yeniden almak zorunda kalıyor. Bu da çiftçiyi çok uluslu tohum üreticisi şirketlere bağımlı kılıyor.

 

 


Dünyanın önde gelen GDO üreticisi firmalardan tohum alan çiftçilerin ürünlerinin verdiği yeni tohumları tarlalarına ekme hakları yok. Üretici firmalar bu tohumların korsanlığını yapanların önüne geçmek için komşu ispiyonu gibi en basit yollardan dedektif tutmaya kadar her yola başvuruyorlar. Bu güne kadar 100 çiftçi mahkeme sürecinden kurtulmak için ürünlerini yaktı, üretici firmaya tazminat ödedi ve banka hesapları incelemeye alındı.

(internetten)

30 Ekim 2009 Cuma

ANITKABİR’ DE BAYRAM

 

Ankara puslu, Ankara bulutluydu  bu Cumhuriyet bayramı’nda…   Atasını ziyarete gelmiş binlerce insanın yüzü ışıl ışıl parlıyordu;  bu en mutlu hissettikleri, Ataya en yakın oldukları yerde. Anıtkabir’de…

 

SDC10927 

 

 

 

SDC10888

 

 

 

SDC10924 

 

 

 

SDC10891

 

 

 

 

SDC10899 

Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü’nün kabri’de Anıtkabir’de

 

 

 

 

SDC10902

 

Asker nöbet başında…

 

 

SDC10915

 

 

 

Anıtkabrin duvar ve tavan süslemeleri

 

Nöbet değişimine gelen askerlerin etrafının  sakinliğine bakmayın, biraz sonra müthiş bir kalabalık,  Alkışlar ve sloganlarla saracak etraflarını. Görülmeye değerdi…

 

SDC10920 

 

 

 

Bir genç, Ata’nın mozolesine koyduğu çiçeğin üstüne bu ‘mektubu’ iliştirmiş.  Ben çok duygulandım…

 

 

SDC10911

 

 

 

Atatürk’ün mozolesi

 

SDC10912

 

 

 

 

SDC10910

 

 

 

Altta Anıtkabir müzesinde gizlice çekebildiğim birkaç fotoğraf.

 

SDC10936

 

 

 

 

SDC10938

 

 

 

SDC10940

 

 

 

 

SDC10935 

 

 

 

 

SDC10932

 

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacakMustafa Kemal Atatürk

28 Ekim 2009 Çarşamba

29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI

  

Ülke dört bir yandan düşman güçleri tarafından işgal edilmiş, Ordu dağıtılmış halk yoksul ve çaresizken Atam ne demişti;

“Geldikleri gibi giderler…”    ve…   Geldikleri gibi gittiler.

  Atatürk ve arkadaşları, 16 Mayıs 1919 Cuma günü  “Bandırma” adındaki eski bir vapurla Galata rıhtımından ayrıldılar.18 Mayıs 1919 Pazartesi günü Samsuna vardılar.

 

 

 

image

 

 

 

19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan yeni ve bağımsız bir Türk Devleti kurma savaşı, dış ve iç düşmanlara karşı başarıyla sonuçlanarak, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.  Kurtuluş Savaşı'nın inanç ve başarısı nasıl Atatürk'ün eseriyse,  Cumhuriyet de yine O'nun eseri idi. İleriki yıllarda bunu şu sözleriyle belirtti.

 

                  "Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti'dir. 

 

 

 

image

 

 

cumhuriyetin ilanından sonra,Mustafa Kemal Paşa Mecliste ilk konuşmasını yaparken.

 


Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), oybirliğiyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanlığına seçildi.


Anayasanın birinci maddesi,   "Türkiye Devletinin hükümet biçimi, Cumhuriyettir"  oldu.

Atatürk cumhuriyeti çok güvendiği Türk Gençliğine emanet etti.

 

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

22 Ekim 2009 Perşembe

KIRDA AÇAN ÇİÇEKLER 4




Ayşe neşeyle koştu karşıdan, “ Siz mi geldiniiz ?” diye kollarını açarak sarıldı, Nazlı’nın boynuna asılarak. Masanın üstündeki okul çantasını gördü aynı anda “Ne güzelmişş” dedi eline alıp inceleyerek. “ Bu defterin aynısından vardı geçen sene bende…” sonra gözlerini koca koca açarak ” Aaa! siz miydiniz yoksa bize onları getiren, bunlar da mı bizim yoksa..?” dedi, hediyeleri tek tek karıştırırken… Bu sırada Mehmet’le konuşan Ahmet’in dikkatini çekti masanın üstündekiler. Sevinmedi çocuk kızdı hatta. Kaşlarını çattı çardağın en uzak köşesine oturdu başı önde. “ Nasılsın Ahmet, bana hoş geldin demeyecek misin?” Çocuk yerinden kalktı soğuk bir ifadeyle kadının elini öptü ve yüzünde aynı sert ifadeyle gitti aynı yere oturdu.

“Biraz yürümek istiyorum. Sabaha kadar yolculuk yapmaktan ayaklarım şişmiş. Ahmet! benimle gelir misin?"   Çocuk isteksiz isteksiz, yine kaşları çatık başı önde yerinden kalktı ve Nazlı’yla beraber yürümeye başladı. 

“ Hediye almaktan pek hoşlanmıyorsun sanırım.” dedi Nazlı, çocuğun tepkisinden çekinerek usulca yumuşacık bir sesle. “ Yoo!” dedi Ahmet. “Biliyor musun Ahmet ? Koskoca teyze oldum ama hala biri bana bir şey aldığında çok mutlu oluyorum. Sevincimden zıp zıp zıplarım çocuk gibi bazen. Hele aldığım hediyeyi beğenmişsem.” “ Hem sonra sevgimizi göstermenin güzel bir şeklidir hediye vermek. Sence de öyle değil midir?” Hiç sesini çıkarmadı Ahmet ama yüz ifadesi yumuşamıştı, buna sevindi Nazlı…

“Nasıl gidiyor dersler? Bu sene liseye başlayacaksın değil mi?” "Anadolu lisesini kazandım." dedi çocuk. “ Yaa! Ne güzel. Çok sevindim.” “Ben aslında fen lisesini kazanmıştım ama şehre gidemem annemi bırakıp. O yüzden buradaki Anadolu lisesine gideceğim.” Kadın çok şaşırmıştı. Gerçi duyuyordu Hüseyin abilerden çocukların ikisinin de çok çalışkan olduklarını ama yine de bu imkansızlıklar içinde bu kadar başarılı olabileceğini düşünmemişti. “Keşke gitseydin fen lisesine. Annen yalnız değil ki. Dayısı var ablası var.” “Olmaz, bırakmam annemi.” Dedi çocuk, panikle sanki. “Tamam canım, haklısın…” Üstelemedi zor konuşturduğu çocuğu ürkütmekten çekindiği için. Ahmet açılmıştı.  “ Ben okul birincisi oldum. Bu yüzden ücretsiz gittim hazırlık kursuna“ dedi Nazlı’yı hayran bırakarak… Kadın kendi çocukları ders çalışsınlar, başarılı olsunlar diye, yıllarca adeta onlarla birlikte okuduğunu düşündü … “Ya Ayşe onun durumu nasıl, o da çalışkan mı?” “ O benden akıllı.” dedi çocuk, kardeşiyle gurur duyduğunu belli eden bir ifadeyle… “ Ne okumak istiyorsun üniversitede Ahmet?” “Öğretmen olmak istiyorum.” dedi tereddütsüz. “Neden? çok mu seviyorsun öğretmenliği, mesela doktor olmak istemez misin?” Doktorluk çok uzun yıllar okumak ister. Benim o kadar zamanım yok. Okulu bitirip hemen işe başlamam gerek.” Ahmet’in her konuşması biraz daha hayrete düşürüyordu kadını. Çocuk bir an evvel para kazanmak istiyordu ailesi için. Bu yaşta büyük bir insanın sorumluluğunu taşıyordu omuzlarında… Uzun uzun sohbet ettiler yol boyunca. Dönüşte hem konuşuyor hem gülüşüyorlardı neşeyle.

Eve döndüklerinde Ahmet masanın üstünden kendine ait hediyeleri aldı teşekkür ederek ve neşeyle evlerine gitti iki kardeş.

Birkaç saat sonra Nazlı ve eşi gitmek için arabalarına binmeye hazırlanırken, Ahmet’in koşarak kendilerine doğru geldiğini gördüler. Elinde evlerin yan tarafında boydan boya uzanan portakal bahçelerinin kenarında açan, mor ve sarı kır çiçeklerinden bir demet vardı. “Bunları senin için topladım.” dedi Nazlı'ya çiçekleri uzatırken. Nazlı çocuğa sarılırken gözyaşlarını saklayamadı, bu kırda açan nadide çiçekten… “Söz ver bana, Ankara’da bir üniversite kazanırsan bizim yanımızda kalacaksın. Bundan ben de Mehmet Amcan da çok mutlu olacağız.” “Tamam.” dedi çocuk gülümseyerek…

***

Bir gün beş altı yaşlarında sarışın eli yüzü kir içinde gözleri ışıl ışıl bir oğlan çocuğunu elinden tutmuş, eve doğru gelirken gördü kadın kocasını. Ne yapacağını bilemeden öylece kalakaldı bir süre. Sonra “Hoş geldin.” dedi. İçeri girdiler. ”Çocuğu yıkayıver çok kirli.” dedi adam utanarak ama itiraz da kabul etmeyeceğini belirten bir ses tonuyla… İtiraz etmedi kadın. ”Niye geldin?” demedi. “Bu çocuk kim?” de demedi küskün çaresiz kadın. Hayır demeyi bilmiyordu. İsyan etmek aklına bile gelmedi. Hep boyun eğmesi, itaat etmesi öğretilmişti, önce babasına, ağabeyine, tüm akraba erkeklere ve en çok ta kocasına… Aldı banyoya götürdü bir güzel yıkadı çocuğu. Çocuklarının küçülmüş eski giysilerinden giydirdi. Karnını doyurdu, uyuttu…

Birlikte yaşadığı kadın çocuğunu da bırakıp iki üç satırlık bir not yazarak, terk etmişti adamı bir başka adamla.

En çok Ahmet’i ikna etmek için zorlandı kadın. “Ayşe nasıl kardeşinse, bu da öyle… Ne suçu var garibin..? Bırakıp gitmiş işte anası. Biz de mi sokağa atalım..?. Nasıl da abi diye etrafında dönüyor, görmüyor musun Abisi..?” Çok karşı koydu Ahmet… Sonunda bu küçücük, kendilerine hiç de benzemeyen sarışın, renkli gözlü çocuğa içi ısındı, kabuğu sert, yüreği sevgiye aç bu küçük adamın. Bu kardeşini de bağrına bastı Ayşe gibi…

Kadının içinde ne fırtınalar koptu kimse bilmedi… “Kocam.“ dedi . ”Çocuklarımın babası.” dedi. “Ee bir de iş buldu. Kimseye muhtaç olmayacağız. Çocuklarım okuyabilecekler. Ne yapayım? Olsun, başımızda dursun da…” dedi.


nurten y tartaç


SON

20 Ekim 2009 Salı

KIRDA AÇAN ÇİÇEKLER 3





Nazlı Hanım ve eşi Mehmet Bey, her sene eylül sonuna doğru başka yerlerde havalar soğumaya başladığı halde, hala  sıcak olan ve bu mevsimde denizinin harika olduğu bildikleri bu kasabaya gelirlerdi, bir hafta on günlüğüne. Kaldıkları otele yerleşmeden önce yine her sene olduğu gibi bu sene de, kasabada oturan, Nazlı’nın uzaktan akrabası Fatma Ablalara uğradılar.

Telefon ederek geleceklerini haber vermişlerdi. Fatma Ablanın eşi Hüseyin Ağabey karşıladı onları, her zamanki sıcak neşeli tavrıyla… Bahçedeki ocakta sacın üstünde, içine bahçeden toplanmış semizotu konularak yapılan gözlemeler pişirilmeye başlanmıştı bile. Ocağın kenarındaki büyük zeytinyağı tenekesinin ağzı kesilip, bir yanına da hava alması için küçük bir pencere açılmış, iç yüzü sıcağı muhafaza etmesi için çamurla sıvanmış, içine de ocaktan alınan kor halinde odun parçacıkları doldurulmuş, bir nevi semaverin üstünde de çay kaynıyordu. “Ne zaman uyandın da bunları hazırladın Fatma Abla” dedi Nazlı. “Sen geleceğim dersin de ben uyuyabilir miyim ciğerim?” dedi kadın ellerini önlüğüne silerek misafirlerini karşılamak için yerinden kalkarken. Bir taraftan da içeriye, gelinine seslendi “Gülcan! Hadi kuzum, masayı hazırla misafirlerimiz geldi” “ Bu kadar zahmete ne gerek vardı Fatma Abla?” “ Ne zahmeti ciğerim, burda koca ev boş dururken otele motele gitmenize çok kızıyorum zaten. Bari bu kadarcık bir şey yapayım bırak da.” “Peki peki kızma.” dedi Nazlı ve kadını yanağından öptü neşeyle.  “ Ben de kurt gibi acıktım zaten, ne ikram edersen yiyeceğim. “

Evin gelini “Hoş geldiniz.” dedikten sonra  içeriden, bahçedeki sedirin önündeki masanın üstüne kahvaltılıkları taşımaya başladı tepsiyle. “Hımm! ne güzel olmuş semizotuyla gözleme.” dedi Mehmet. Masanın hazırlanmasını beklemeden ayak üstü atıştırmaya başlamıştı. “ Ye kuzumm ye!“ dedi kadın “Ama onunla doyurma karnını, bak bunlar da var.” Sacın üstünde yaptığı diğer hamurişi çeşitlerini gösterdi elindeki oklavayı uzatarak.

Bu insanları çok seviyordu Nazlı da Mehmet de. Çalışkan,  candan, sevgi doluydu karı koca. İki katlı ve bakımlı evlerinin üst katında oğulları ve eşi, alt katta kendileri oturuyorlardı. Evin dört bir yanını çevreleyen geniş bahçede incir, portakal,  limon,  şeftali ve başkaca meyve ağaçlarının yanı sıra, domates, biber, patlıcan gibi sebzeler ekiliydi. Arka tarafta karpuz kavun bile vardı, üstlerinde koca koca olmuş meyveleriyle…

Evin balkonundan birkaç basamakla inilen bahçenin ön tarafında; gövdeleri ağaç gövdesi kadar kalınlaşmış iki asmanın kapattığı geniş çardağın altında kahvaltılarını yaptılar hep beraber neşeyle. Tepelerinden, her biri neredeyse iki kilo gelen iri taneli yöreye özgü üzüm salkımları sarkıyordu.

“Yeğeninin kocası geldi mi Hüseyin abi? “ diye sordu Nazlı… Gelmemişti. Hiç aramamıştı da… Kadıncağız bu yaz yine, üç beş kuruş kazanabilmek için akrabalarının bahçesinde incir toplamaya gittiğinde, ağaçtan düşmüştü. Eli kayarak ağacın altındaki kayaların üzerine düşmüş hem kolunu hem kalça kemiğini kırmıştı. Bir aydır yatıyordu. Hiçbir sağlık güvencesi olmadığı için ona oldukça yüklü gelen hastane masraflarını Akrabalar karşılamışlardı. “Neyse ki yaz tatili de, Ahmet bir lokantada iş buldu. Bulaşıkçılık yapıyor. Ayşe de evde Annesine her konuda yardımcı. Koca evi çekip çeviriyor küçücük kız ama iki gün sonra okullar açılıyor. İkisi de okula gidecek. O zaman ne olacak bilmiyoruz. Ablası da çok ilgilenmiyor kadıncağızla”dedi adam...

“Abi çocuklara aldıklarımızı çıkaralım arabadan. Birazdan gelirler. Bizim getirdiğimizi görmesin Ahmet… Her sene gelirken Ayşe ve Ahmet’in okul ihtiyaçlarını alır, Hüseyin Ağabeye verirler, Anneleri için de bir miktar para bırakırlardı. Ahmet’in hassasiyetini bildikleri için bunu gizlice yapıyorlardı…

Tam aldıklarını çıkarmışlardı ki Ahmet’le Ayşe'nin geldiğini gördüler karşıdan…

nurten y tartaç

Devamı var…

18 Ekim 2009 Pazar

AYKIRI GELİN

 

Kuzenimin nikahı vardı.

Yıllarca çalışmasının karşılığında; Gayrimenkulleri ve başkaca yatırımlarını da tamamlandıktan sonra yeter dedi ve emekli oldu.

Sonra “ben birşey unuttum, ne yapacaktım ne yapacaktım ?”  diye, düşündü düşündü ve  “hah buldum! ”  dedi  “Ben evlenmeyi unuttum…”

Damat adayı hazırdı zaten de, bizimkinin hiç bir acelesi yoktu. Nikah tarihi alındıktan sonra, İki kez nikahı erteledi. Herkes tam umudu kesmiş bu iş yatar diye düşünürken “ Bu kez kararım kesin 16 Ekim… ” dedi.

“Aman! ”  dedik " fikir değiştirmeden girişelim hazırlıklara, bir daha dönemesin kararından”

Ailesi tüm kuzenler eş dost; “ bunca bekledin, herşey kuralınca ve en iyi şekilde olsun” dedi… Dedi de…

 

“ I Ih;   Gelinlik istemem, Davet falan da istemem,  kına gecesi hiç istemem… diye tutturdu. Zar zor gelinlik konusunda  ikna ettik…

En sonunda; bir yığın didişmeden sonra,  emekli olduğu iş yerinden arkadaşları da kına gecesi yapmaya ikna ettiler.  “ Tamam sen karışma, üç-beş genç kız çağır komşularından ve akrabalarından. ( o genç kızların arasındayım:))  Biz geliyoruz, akşama kına gecesi var…”  dediler

 

 

Tepsi tepsi börekler yaş pasta kurabiye kek yapmış,kuruyemiş ve kına almışlar bir de güzel bindallı bulmuşlar, ellerinde oyun havası cd leriyle geldiler.

 

 

 

SDC10781

 

 

 

 

SDC10782    

 

 

Bizim isteksiz Aykırı gelin, şu bildik (Alttaki) kına türküsünde bile oynadı kınası yakılırken, bir oynadı bir oynadı, ertesi gün tabanları şişti de yerinden kalkamadı.

 

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler.

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim.

 

 

 Çok keyifli, eğlenceli ama bir o kadar da yorulduğumuz bu  kına gecesinden sonra,  ertesi gün,  uzaktan gelecek konuklar için yemekler hazırlandı akşama kadar.

Bir sonraki gün de nikah kıyıldı…

SDC10796

 

 

 

 Nikah kıyıldı herkes tebrik için dışarı çıktı ama ben yorgunluktan yerimden kalkamadım. Boş salonda oturdum kaldım yeni nikahın davetlileri gelene kadar…

 

 

 

SDC10809

 

 

 

  Damat başına gelenleri anlamış olmalı ki :))  bizimki gelin çiçeğini paramparça yapıp, bekar arkadaşlarıma dağıtacağım diye ortalığı birbirine katınca, “Allahım ben ne yaptım!”  anlamında yüzünü elleriyle kapatıyor.

 

 

 

SDC10819

 

 

 

 

SDC10830

 

 

 

Nikahtan sonra eve dönüş…

 

Düğün bitti…  Gelinle damat evlerine gitti mi sanıyorsunuz?  Yoo,  biz yine toplandık, damadın annesini halasını kardeşlerini de aldık,geri geldik eve. Damadın ailesi Ankara dışında. Bizimkiler de balayından sonra Ankara dışında yaşayacaklar.

 

 

SDC10836

 

 

 

  Eve geldiğimizde bir sürprizle karşılaştık. Komşular kapının üstüne, üstünde gelinle damadı tebrik yazısı olan bir kağıt yapıştırmışlar, ellerinde bir tepsi baklavayla bekliyorlardı bizi.

SDC10857

  

 

 

Evde eğlence devam etti, kimse hızını alamamış kına gecesinde belli ki. Hem çaldık hem oynadık yine.

SDC10858

 

 

Abi (kuzen ) saz çaldı. Abla (büyük kuzen) söyledi söyletti…

 

 

 

SDC10879

 

 

 

Bizim aykırı gelinse, ne şiş ayaklarına aldırdı ne günlerdir süren yorgunluğa. Gelinliğini çıkardı, üstüne bir elbise geçirdi ama duvağı saatlece başında takılı,  altında gelinliğinin papuçları ve çorabıyla oynadı durdu, herkes yorulup uykuları gelene kadar…

 

 

  Güner’cim,  iyi ki çok isteksizdin, kına gecesi ve nikah seremonisine… Ya istekli olsaydın ne yapacaktık bilemiyorum:))

 

 

              CANIM KUZENİM VE EŞİNE SONSUZ MUTLULUKLAR DİLİYORUM

 

 

NOT:  Bu görüntüleri yayımlamama izin verdiğin için teşekkürler canım ( Kendi fotoğrafımı da koydum gördüğün gibi:))