27 Şubat 2017 Pazartesi
HAYAL Mİ GERÇEK Mİ
Yıldızlar yanar gözlerimde
Ellerimde bir avuç olmuş dünya
İnsanlar küçülmüşler
Ve öylesine uzak sevgiler
Uzak diyarların düşler sokağından
Kuş sesleri çalınır kulağıma
Hep aynı şarkıyı söyler gibi ötüşürler
Serçe midir, bülbül müdür
Neyedir, kimedir feryatları bilemem
Yılan gibi kıvrım kıvrım uzayıp gider yollar
Hem hasrete, hem vuslata gebedirler
Geride kalan sızlatırken yüreğini
Diğeri kuşlar gibi uçar, kavuşmanın coşkusuyla
Her yol kavşağında
Yarı uyur yarı uyanık, dalar giderim
Gemiler geçer gözlerimin ufkundan
Hayalet yolcular dans eder güvertesinde
Sisler arasında ahenkle
İşkencenin süresini uzatır mı gerçekten umut etmek
Gerçeği duymak, görmek, bilmek yerine
Hayallerle mi avunmalıyım kendimce
Bir ben değil ki
Koca bir nesil kaybolmadık mı
Hayallerle gerçekler arasında
Bir iz bırakmalıydı oysa insan
Göçüp giderken bu dünyadan
Sokak sokak dolaşıp
Milyonlarca ayak izine
Kendi izlerini de katarak
nurten y tartaç
27 Şubat 2017
10 Şubat 2017 Cuma
GEÇİYORDUM UĞRADIM
( İnt. Josephine Wall )
"Geçiyordum uğradım..." dı sanki hayatı...
"Geç buyur!" demişlerdi de isteksizce,
kapı önünde bir mindere bırakmıştı çekingen bedenini
anlayıp istenmediğini.
Hani... kapıdan uğramış, hal hatır sorup çıkıverecekmiş gibi...
Hep telaşlı, hep tedirgindi...
Sanki akrepti, kaçıyordu yel kovandan...
İçten içe aslında vuslat hayaliyle.
İki kapılı bir handı dünya...
Girmişti içeri bir şekilde de,
oyalanıyordu işte çıkışa kadar...
nurten y tartaç
2 Ocak 2017 Pazartesi
NE YAPABİLDİ Kİ 2016, NE GELİR 2017' nin ELİNDEN..?
Adını koymadığımız bir savaşta, görmezden, duymazdan geldiğimiz, yerini-yurdunu, yolunu-izini bilmediğimiz bir yerde askerlerimiz savaşıyor.
Dağda karda ayazda üşüyorlar mı? Yağmurda çamurda ıslak mı kalıyorlar? Ne yeyip ne içiyorlar, açlar mı? Nerede uyuyorlar, uyuyabiliyorlar mı? Açıkta mı, çadırda mı yatıyorlar? Nasıl ısınıyorlar, ısınabiliyorlar mı? Bu soğukta donarak ölenler de oluyor mu ? Göğüs göğüse mi savaşıyorlar, buna bile imkan bulamadan sırtlarından mı vuruluyorlar kahpece? Mayına mı basıyorlar, tuzakla mı avlanıyorlar, topla tüfekle mi dağlanıyor gencecik bedenleri?
Ne durumdalar neler yaşıyorlar bilmiyoruz. Belki bilmememiz gerekiyor, toplumun ruh sağlığını, motivasyonunu korumak açısından. Ama çok çok zor şartlar altında olduklarını ve düzensiz, kuralsız, acımasız, insanlıktan uzak bir düşmana karşı savaş verdiklerini biliyoruz.
Yüreğimiz yanıyor. Ciğerimize zehirli bir ok saplı sanki, öylece duruyor... bunca bilinmezliğin verdiği kaygı, endişe ve korkuyla.
Ölüyoruz...Birer ikişer değil, artık; kırkar, ellişer, yüzer yüzer ölüyoruz. Çata patlar gibi orda burda patlatılan bombalarla, yolda meydanda, eve, işe, okula, markete giderken, günün belki en güzel saatinde, belki en mutlu anında, belki yarınki o en unutulmaz anı planlarken, ya da ödenecek taksitleri, borç senetlerini düşünürken kara kara, ölüveriyoruz birden bire... Ve geçiyoruz tv karşısına, "Geçen sefer şu kadar kişiydi di mi..? Kaç kişiymiş, sayı değişti mi..? diye konuyu irdeliyoruz ölenlerin sayısı üzerinden. Dilimizde "vah vah, tüh tüh" lerle.
Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için, okuyabilsin diye yatılı okullara(!) verilen çocuklarımız... yakıyoruz onları. İhmal, ilgisizlik ve cehaletin büyük(!) yardımıyla...
Küçücük kız ve erkek çocuklarımıza tecavüz ediliyor, en güvendikleri tarafından çoğu zaman. Nefretle, öfkeyle, hayretle izliyoruz tv lerde. İnanamıyoruz... Nasıl olur, nasıl kıyarlar diye isyan ediyoruz. Oysa daha inanılmaz öyle şeyler duyuyoruz ki..? ( Yazamadıklarım...)
Biz, dokuz on yaşında kızların dedeleri yaşındaki adamlarla evlendirilmesinin caiz olduğu fetvası verilmesine tepki gösterirken, kızların yaşı daha da küçültülüyor. Yakında kundaktaki bebeğe görücü gelecek...
İnsan hakları/Kadın hakları, gelir dağılımı-asgari ücret-çalışma şartları-çocuk işçiler-emekli ve çalışanların yaşam standardı, hak hukuk ve adalet sistemi, eğitim/öğretim vs. vs. konularda içler acısı durumdayız gördüğümüz/bizzat yaşadığımız kadarıyla. Ama bize anlatılan istikrar içinde, hızla gelişmeye devam eden, yıldızı parlayan bir ülkeyiz. Kafamız karışık..
"Bizim geleneğimizde yeni yıl kutlaması yoktur..." türünde açıklamalar yapılıyor. (Milli Eğitim Müdürü ve Diyanet tarafından bile.) Bu kadarla kalınmıyor, sosyal medyada, tv ve gazetelerde yeni yıl kutlamalarını hedef alan ayrılıkçı, nefret içeren, ırkçı, kışkırtıcı yazı ve mesajlar paylaşılıyor. Bu söylemler bağnaz saldırgan kesimde karşılığını buluyor...
Yeni yıl kutlaması yapan 39 kişi hayatını kaybediyor, 65 yaralı var.
Oysa ben hatırlıyorum; yılbaşı akşamı (31 Aralık) dost akraba bir evde buluşur ,yeni yılı karşılamak için kendi aramızda, kendi halimizde eğlenirdik. Mesela tombala yılbaşı gecesinin vazgeçilmez oyunuydu. Bir köşede çıtır çıtır yanan sobanın üstünde kestane kebap yapar, altında patates közlerdik. Mısır patlatırdık mutlaka bir de. Televizyonumuz yoktu. Radyo dinlerdik onun yerine. Büyükler fıkralar anlatır, gençlik anılarını paylaşırlar, biz pür dikkat dinler gülüşürdük. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç hepimiz bir odada, ortak sohbetlerle neşeli bir gece geçirirdik, yeni bir yıla başlamanın heyecanıyla. Tam 50 yıl önce...
Yarım asırdır yapılan bir şey çoktan gelenekselleşmiştir. Ayrıca koca bir yılı geride bıraktığımız ve yeni bir yıla başladığımız o gece özeldir. Yeni umutlarla ve yeni beklentilerle kendini yenilemek için başlangıçlar yapmak isteğini kamçılar. Her şeyden önce artık takvimlerimizde asla 2016 yılını göremeyeceğiz o geceden sonra. Bir yıl boyunca her belgede 2017 rakamı olacak. Aynı yaşta bile olmayacağız. Önemsiz bir şey mi bu..?
Geleneklerimizde olmayan; ren geyiklerinin çektiği ve içi hediyelerle dolu uçan kızağıyla Noel gecesi evlere bacalardan girip, çocuklara hediyeler bırakan Noel Baba efsanesidir. (Bazı dillerde Santa Claus) Kırmızılar içinde, kukiletalı, kır saçlı - kır sakallı, koca göbeğini hoplatarak hoh! hoh! hoh! diye gülen
şirin bir yaşlıdır Noel Baba imgesi.
Bizim kültürümüze ait değil. Başka kültürlerde gelişmiş bir efsanedir.
Ama Noel Baba kılığındakilere saldıracak kadar nefret duymamızı gerektirecek bir durum da yok yani ortada.
Ve yılların biri gelir biri gider. Yaşadığımız hiçbir iyi ya da kötü olayda yılların başarısı/suçu söz konusu olamaz. Gidişatı değiştirmek, yılları güzel ya da kötü yapmak insanlığın elindedir. Geçmiş yıllara bakıp kıvanç duymak da, gelecek yıllara sevgi tohumları ekmek de...
nurten y tartaç
( 2 Ocak 2017 )
16 Aralık 2016 Cuma
EVSİZLER DE VAR
Hava soğudu. Soğumak da laf mı, buzz gibi Ankara'da hava. Sıkı sıkıya giyinip çıkıyoruz sokağa. Ancak mecbursak hem de. Yoksa evden dışarı burnumuzu bile çıkarmak istemiyoruz. Donuyoruz.
Biraz önce alışveriş için çıktık dışarı. Marketin çevresinde, duvar diplerinde yerlerini almıştı yine dilenciler. Bir kadın kucağındaki, ancak birkaç aylık olduğunu düşündüren çocuğunu sarıp sarmalamış, altında bir mukavva parçası oturuyordu. Biraz ilerde de on yaşlarında bir kız çocuğu oturuyordu yine bir mukavva üzerinde. Eğilip yüzüne baktım kızın. Gülümsedi ürkekçe uzun koyu kirpiklerinin aralığından. Makyaj mı yapmıştı ne..? Bu kadar koyu uzun kirpik, böylesi sürmeli göz mü olur..? Eğildim tekrar baktım. Gülümsemedi bu kez. Kabanının yakasına gömdü iyice boynunu. Korkuttum diye düşünüp üzüldüm.
Market çıkışında önlerinden geçerken ne yapabilirim diye düşünüyordum. Marketten çıkanlar poğaça, simit bir şeyler tutuşturmuşlar ellerine. Ama donuyorlar, ölecekler... Bu soğuğa uzun süre oturarak dayanılmaz ki.
Küçük kız mumyalanmış gibi hareketsiz oturuyordu. Duymuyor, görmüyor, ilgilenmiyordu gelip geçenle.
Market çıkışında önlerinden geçerken ne yapabilirim diye düşünüyordum. Marketten çıkanlar poğaça, simit bir şeyler tutuşturmuşlar ellerine. Ama donuyorlar, ölecekler... Bu soğuğa uzun süre oturarak dayanılmaz ki.
Küçük kız mumyalanmış gibi hareketsiz oturuyordu. Duymuyor, görmüyor, ilgilenmiyordu gelip geçenle.
Kucağı çocuklu kadına eğildim. Çok genç görünüyordu. 22-23 yaşlarında var yok. İncecik bir suratı, biçimli ağzı burnu kaşları, iki kaşının ortasında bir dövmesi vardı. "Yavrum donacak çocuğun. Onu bari bir yerde bıraksaydın." dedim, sanki çocuğunu bırakacak bir yeri olur, olmalı, olmazsa olmazmış gibi, düşüncesizce. Yüzündeki; dünyada olup bitenleri umursamıyormuş, hatta, ' yansa kül olsa, yok olup gitse. Amaan sen de, ölümse ölüm, geliverse bir an önce, yaşa yaşa nereye kadar, bu da yaşamak mı ki zaten...' ifadesiyle başını salladı, sen ne demek istiyorsun der gibi. "Ama bu çocuk dayanamaz ki bu soğuğa..." dedim. Omuz silkip, dudak büktü, başını iki yana çaresizce sallarken. Biraz konuşunca anladım ki Türkçe anlıyor ama konuşamıyordu. Suriyeli misin..? dedim. Başıyla "evet..." dedi. Geceleri nerede kalıyorsunuz, bir eviniz var mı..? Hayır yoktu... Sokakta mı kalıyorsunuz..? Evet sokakta kalıyorlardı...
Doğru ya da yanlış bilemem. Ama sokaklarda, yanı başından geçip gittiğimiz, hatta belki vicdanımız içeriden ses verir de rahatsız eder bizi diye, geçerken başımızı öteki yana çevirdiğimiz korkunç dramlar yaşanıyor.
Bireysel olarak yapabileceklerimiz sınırlı. Mesela biz arabaya binerken bir bey yanaştı hem çocuklu kadının hem de küçük kızın yanına. Yanında getirdiği büyük kalın sünger minderleri altlarına koydu. Termosta getirdiği sütlü kahve ve çayı da ellerine verdi. Sırtlarını sıvazlayıp gitti. Allah binlerce kere razı olsun o beyden.
Ankara Belediyesi evsizler için acilen bir çözüm üretmeli... ( Çoktan üretmiştir belki de bilmiyorum. Koskoca BasGan benim gördüğüm manzaraları görüyordur elbette... diye düşünmek istiyorum...)
nurten yiğit tartaç
Doğru ya da yanlış bilemem. Ama sokaklarda, yanı başından geçip gittiğimiz, hatta belki vicdanımız içeriden ses verir de rahatsız eder bizi diye, geçerken başımızı öteki yana çevirdiğimiz korkunç dramlar yaşanıyor.
Bireysel olarak yapabileceklerimiz sınırlı. Mesela biz arabaya binerken bir bey yanaştı hem çocuklu kadının hem de küçük kızın yanına. Yanında getirdiği büyük kalın sünger minderleri altlarına koydu. Termosta getirdiği sütlü kahve ve çayı da ellerine verdi. Sırtlarını sıvazlayıp gitti. Allah binlerce kere razı olsun o beyden.
Ankara Belediyesi evsizler için acilen bir çözüm üretmeli... ( Çoktan üretmiştir belki de bilmiyorum. Koskoca BasGan benim gördüğüm manzaraları görüyordur elbette... diye düşünmek istiyorum...)
nurten yiğit tartaç
7 Aralık 2016 Çarşamba
5 Aralık 2016 Pazartesi
ERKEN YENİ YIL YAZISI
Yılın 340. günüymüş bugün. 26 günlük ömrü kaldı yani tarihin çöplüğüne fırlatılıp atılmasına. Düşünmeden harcadığımız her şey gibi, acımasızca...
Her sene daha büyük bir hayretle " Ne çabuk geçti bir yıl ." diyorum. Ben yavaşladığım için mi öyle sanıyorum, yoksa yıllarda mı daha büyük bir telaş var artık bilmem.
Şunu biliyorum; bıkmadan usanmadan yeni yılın hayatımıza güzellikler saçmasını dilemeye devam edeceğiz.
Kalbimizin kırılan parçalarını yapıştırıp, yaramız aynı yerden de kanatılsa tuz basıp, can kırıklarına basa basa ama sanki toz pembe bulutlarda yürüyor gibi yapıp gülümseyeceğiz, yeni yıla ve hayatın geri kalanına.
Çünkü biliyoruz ki, insan hayal ettiği / umut ettiği/ müddetçe yaşar.
nurten y tartaç
3 Aralık 2016 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

