17 Ocak 2015 Cumartesi

DOST ACI SÖYLER



Bazen kırılırsın

ve kırmadan anlatamazsın duygularını. 

Kalbinin üstüne basarsın dostunun bazen... Bilerek...istemesen de...

Anlayışlı, cana yakın, gülümseyen bir yüz yerine

"Dost acı söyler" bazen...

Dost kalmaya devam edebilmek adına ...

15 Ocak 2015 Perşembe

MASAL




Bir varmış bir yokmuş hayat,

Az gittim uz gittim bir arpa boyu yol gittim derken,

bir de bakmış, bir ömrü ardında bırakmış.

Bu yolda,

ayaklarına diken batmış...

kalbi kanamış...

Hüzünlerini ta! derinlerde bir yerlerde yaşarmış...

Hiç sevmediğinden kederin gözyaşlarının tuzunu,

Gülüşünde saklarmış acılarını.

Hayalleri olmuş yıldızlar kadar.

Sonunda iyilerin kazandığı masallara inanmış...

Yanılmış

aldanmış

ama yılmamış...

Küçük mutluluklarından konfetiler yapıp gökyüzüne saçmış.

Bir mavisi varken,

ala yeşile mora boyanmış gök sevinçten.

hep;

bir yanı sarp kayalıklar

diğer yanı sonsuz yeşil yaylalar olmuş.

Ortada bir küçük kuşmuş O...

Ne yana uçmaya kalksa,

diğer yana bağlı kalmış kanadı.

Yıllar yılları kovalamış...

Büyümüş... büyümüş...

Sonunda,

çakıl taşlarından pırlantalar yapmayı öğrenmiş...


               nurten y tartaç

12 Ocak 2015 Pazartesi

BAŞKA BİR HAYATA AÇSAYDIM GÖZLERİMİ...



Bir şans daha dilesem... yeniden başlamak için bir şans daha...

Gerçekleşmesi mümkün mü bilmem. Belki reenkarnasyonla... O da gerçekten varsa... Gerçi o durumda da, bu - geçmiş - yaşantımdan haberim olmayacağından, ne kadar değerlendirebilirdim bana verilen bu ikinci şansı bilinmez ya. 


Yeni bir yaşa ayak basmak üzereyken, bir başka hayatta ve tamamen farklı bir ortamda dünyaya gözlerimi açsaydım nasıl olurdu acaba diye düşündüm.  Ama yeni hayatımda bazı şeyler eski yaşantımla o ya da bu biçimde ilintili olmalı ki, elimdekilerin değerini bilerek kazanca dönüştürebileyim. Bu hayatımda avucumun içinden kaçırdığım bazı şansları ikinci hayatımda değerlendirmiş olayım.


 Mesela yanlış zamanlama yüzünden kazandığım halde müracaat tarihini kaçırdığım o çok istediğim işi yapıyor, ya da seçkin bir çevrede, kariyerli, kolay ve rahat bir hayat yaşıyor olsaydım. 

Başka bir aile, başka evlilik, başka çocuklar, başka ve şahane bir ev falan olsa işte... (sadece çocuklarımın varlığı bile bana bağışlanmış en güzel hayatın yaşadığım bu hayat olduğunu düşündürüyor.)Ama ben yine ben olsam. Duygularım, beklentilerim, hayata karşı duruşum, karakter ve kişiliğimle tıpatıp şimdiki ben olsam. Daha mı mutlu olurdum? Ya da daha mutsuz..? Kimbilir..? 


İş edindim düşündüm sahiden de bunun üstüne. Sanırım değişen çok birşey olmazdı. Aynı kalp ve aynı beyni taşıyor olacaktım içimde çünkü. Olaylara ve yaşama bakış açım da aynı olacaktı. 


Bir de bunun başka bir yüzü var, aman aman başka bir hayat da, ikinci bir şans da  istemem eksik olsun dedirtecek. Şimdikinden daha zor şartlarda  gelmek de var tabii bu dünyaya. İşte o zaman didin, debelen dur bakalım yaşamak, ayakta kalabilmek için. Aa bir de; kedi köpek karınca fare b.k böceği falan olarak da gelinebiliyordur belki ikinci kez hayata. 


Anlayacağınız daha iyiyi beklerken batağa saplanmak da var işin ucunda.  Demek oluyor ki, en güzel an yaşanan şu anmış, hep söylendiği gibi. Anı en güzel biçimde değerlendirmek, sunulanlarla yetinmeyi bilmektir belki gerçekten de mutluluk.


Artık yaşımı insafsızca haykıran kocaman rakamlara inat; bundan böyle bana yeni bir yaşam hediye edildiğini farzedeceğim. Her günün her anın değerini hakettiğince vererek, nereye kadar giderse oraya kadar keyifle yürüyeceğim, gücümün yettiğince... 


n y tartaç




  

7 Ocak 2015 Çarşamba

ALO KAYSERİİ! ÇIK ARADAN ...




Teknolojinin gelişme hızı başımı döndürüyor.

Daha dün değil miydi şehirlerarası telefon konuşması yapmak için saatlerce beklediğimiz..?

 (Ooo ! Dün dedim ama hesap ettim de, 40 yıldan fazla zaman geçmiş  😁 Hayret o kadar olmuş mu..? Oysa dün gibi sahiden de. ;) )


Bekleyip bekleyip de uykumuz gelip yattıktan sonra mesela gece saat üç de zır zır öten telefon sesiyle yataktan fırladığımız zamanlar...


Telefonun öteki ucundaki ses;


- Alo Kayseri bekliyor musunuz efendim..?


- Bekliyordum da bağlanmaz artık diye iptal ettirmiştim hanımefendi.


- Kayseri numaranız hazır. Konuşun lütfen.


- Aman hanımefendi bağlamayın lütfen. Yaşlılar, bu saatte uyanmasınlar...


demenize kalmaz, cazur cuzur kanal sesleri arasından seslenirdi, mesela yaşlı anneniz - babanız telaşlı, nefes nefese aynı zamanda da uzun süredir duyamadığı sesinizi duymanın heyecanıyla. Araya başka konuşmaların karışması ve kanalın o kendine has, kuş cıvıltılarını (!) andıran cızırtıları arasında ne kadar duyuyorsa sizin sesinizi artık. Sizse mutlusunuzdur yine de çünkü kaç gündür bu görüşmeyi yapmak için bekliyor ama bir türlü gerçekleştiremiyorsunuzdur. Kanal arızalı, kesintili ya da çok yoğundur hep. Bu nedenle şehirlerarası memuresiyle aranızda şöyle bir konuşma geçmiş olması olasıdır. 


- Beyefendi sabah yıldırım bir İstanbul istemişsiniz ama kanallar arızalı olduğu için bağlayamıyoruz, iptal ediyorum. İsterseniz daha sonra tekrar yazdırabilirsiniz.

 ( yazdırmak mı ne demekti? Konuşmak istediğiniz şehir, konuşmak istediğiniz yakınınızın telefonu ve sizin telefonunuzun kaydedilmesi ve sıraya konulması.) Bunun için 03 Şehirlerarası servisini aramanız gerekirdi. 

ve;


- Buyrun şehirlerarası, ben (mesela) 123 derdi, o yumuşacık ama mekanik ses. (Her memurenin bir numarası olurdu, okulda olduğu gibi ve aboneyle görüşürken numarasını bildirmek zorundaydı. Numarayı söyememenin cezası vardı.)


- Bir Adana yazdırmak istiyorum hanımefendi. Acele olsun. (Normal, acele ve yıldırım olmasını isteyebilirlerdi aboneler. Ücretlendirme ona göre yapılırdı. Eğer yıldırım konuşma isteği fazlaysa, normal konuşma isteyenlerin o konuşmayı gün içinde gerçekleştirmeleri çok zor, hatta imkansız gibi bir şeydi. )


-Adana acele  konuşuyor çok beklersiniz efendim.


-Öyle mi? Peki acele olsun o halde. Ne kadar beklerim?


-Takriben 2-3 saat...

 Demişse eğer memure taa sabahtan, bu, muhtemelen telefonun başında akşama kadar bekleyeceksiniz demekti. 

Şehir merkezlerine ulaşıp aboneyi istediği telofon numarasıyla buluşturmak bir derece kolaydı da, ilçelere, köylere ulaşmak eni konu uğraş isterdi... 


-Mersinn alocumm...


Gürültülü kanalda çağrıya ses veren, kesik kesik derinden bir ses duyulur,


- Ankara kulağımı patlattın, söyle arkadaşım.

 (Zaten cızırtılı kanallarda karşı merkeze sinyal göndermek rahatsız edici olabiliyordu tabii.)

Ayrıca kanallarda;

 Ankaraa çık aradan. 

Mersinnn!!! Bir Silifke bağlar mısın?

Bana bir hat versene...

 Alocuum, yarım saattir bekliyorum, uyudun mu? 


gibi diyaloglar yaşanabilirdi.

Evinde telefon olmayanların (Ki bir çok evde yoktu.) başka şehirlerdeki yakınlarıyla telefonla konuşması ise daha zordu. PTT merkezine gider saatlerce ayakta beklerlerdi telefonun bağlanması için.

09 Beklemesin Servis açıldığında çağ atladık sanmıştık. Dile kolay (mesela) İstanbul'la konuşmak istiyordunuz, kendi telefon numaranızı, görüşmek istediğiniz İstanbul numarasını veriyordunuz santral memuresine;


- Bir dakida efendim. diyordu ve siz daha telefonda beklerken


 bağlayıveriyordu görüşmek istediğiniz kişinin telefonunu. Mucize gibi... 


Şimdi kulağımıza yapışık gezdiğimiz akıllı mı akıllı telefonlarımızla; yatarken, otururken, evde, işte, okulda, yolda, durakta hatta yemek yerken bile sürekli konuşuyoruz, bu kadar çok konuşurken aynı derecede yalnızlaştığımızı fark etmeden. Yanı başımızdakini görmüyor, selam vermiyor, yakınlarımızla karşılıklı oturup sohbet etmiyoruz...

nurten y tartaç 


(Bir sonraki yazımda, 01 Bilinmeyen Numaralar Servisi'nin (118) kardekslerden bilgisayarlı sisteme geçişini anlatmak istiyorum.) 









2 Ocak 2015 Cuma

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN

Arayan soran, mesaj bırakan bırakmayan, blogumu takip eden etmeyen tüm dostlarım...

Bu yıl; en sağlıklı, en başarılı, en şanslı, sevgiyi, aşkı mutluluğu doruklarda yaşayacağınız en güzel yılların başlangıcı olsun :)

25 Aralık 2014 Perşembe

HEYOO !!! YAŞASIN YENİ YIL GELDİİ !!!





Umutlar, beklentiler, yeni yıla dair hayaller, bütün yanlışlıkları maziye gömüp yeniden başlanılabileceğini sanmalar. Bir yılı bitirirken, dünyanın kendini resetlediğini, bu yılla birlikte yeni bir başlangıç yapacağını, tertemiz, yeni doğmuş bir bebek gibi saf, pürüzsüz olacağını farzetmeler. Yanılgılar... 


Ve insanoğlunun korkunç yeteneği, daha havai  fişekler altında yeni yıla giriyor olmanın coşkusuyla dans ederken , kirletmeye başlamak olsa gerek, bu saf bebeciği... Tazecik yılı.


 Biliriz... bal gibi biliriz... saatler 12.01 de, bir dakika öncesine göre kirlidir artık eskimeye başlamış yeni yıl da. Tüm kainatı kirleten doğanın o en akıllı, en gelişmiş yaratığı insanoğlu, yılları  eskitip, yıpratıp, lime lime ederek zamanın çöplüğüne fırlatmakta pek bi mahirdir elbette, her şeyi mahvetmekte olduğu gibi. Yine de suç onda değildir asla. Hiç üstüne alınmaz...Savaşlar insanoğlunun kabına sığmaz, engel tanımaz egosundan çıkmamıştır sanki. Açlık, hastalık, ölüm, doğal kaynakların yok olması, yeryüzünün çöle dönmesi, küresel ısınma, buzulların erimesi, mevsimlerin değişmesi, ozon tabakasının delinmesi ve daha binlerce kötü gidişattan hiç sorumlu değildir. Bir sorumlu vardır elbette... Eski, yaşlı, çivisi çıkmış dünya ve elbette ki bozulan, değişen zaman suçludur her kötü gidişten.  


Ne dünyanın suçu vardır bunda,  ne saatler, ne de yıllar suçludur oysa. Dünyanın tek bildiği; oluşumundan beri, hem kendinin hem güneşin etrafında dönüp durmaktır. Görevini hiç aksatmadan yapar. Saatlerse akrep ve yelkovanı koşturarak birbiri ardına, yılları yığar üst üste, habersizce...


Biz muhteşem insan evlatları bilmeyiz ki; hırsımız, egolarımız, bencilliklerimiz, nefretlerimizle yok ettiğimiz her şeyle birlikte kendimizi de yok etmekteyiz. Farkına varmadan...


Durum bu kadar karamsar diye vaz mı geçmeliyiz, gelecekle ilgili umutlarımızdan, yarınlarımızdan, yeni yıl dileklerimizden..? Tabii ki, hayır. Biliriz ki; "İnsan umut ettiği müddetçe yaşar." 



Aynı havayı soluyup, aynı topraktan beslenip, aynı dağlardan kopup gelen suyu içeriz. Ve başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda aynı yıldızlar göz kırpar hepimize... Bu alemden göçüp giderken torunlarımıza bırakacağımız miras da aynı olacaktır dolayısıyla. Yani yaşamla ilgili kaygılarımızın ortak paydası aynıdır.


Sadece hayal etmek, beklemek, ummak yetmez. "Güzel şeyler olacak..." beklentimizi yüreğimizde her daim diri tutmalı ama gerçekleştirmek için bu uğurda çaba sarf etmeliyiz. Doyumsuz, acımasız bir dev gibi yakıp, yıkmaktan, yok etmekten vazgeçmeli ve yaşanılabilir bir dünya yaratmalı artık insanoğlu. Dünya onu üstünden atmadan önce...



n y tartaç




18 Aralık 2014 Perşembe

AHH AH ! BANA DA TEYZE DEDİLERDİ :) :)



Şu sıralarda bir reklam dönüyor tv lerde.  Hedef kitleyi on ikiden vurmuş, ya da daha doğrusu belirli bir yaşa yaklaşmakta olanların bam teline dokunmuş olmalılar ki; herkesin diline dolanmış durumda. Bloglarda, face de ve her yerde dillerde...

 "Bana teyzee dedilerr... " diye üzüntüsünden paralıyor kadın kendini ya, hah! işte o reklam. Bir de erkek versiyonu var onun.

Aynen öyle olmuştu bana da. Şimdi değil yıllar önce. Şimdi bırakın teyze demeyi nine deseler şaşırmayacağım. O yıllarda aynalar bu kadar hoyrat, acımasız ve asık suratlı değillerdi. Şimdiki gibi gözüme gözüme sokmuyorlardı; kazayağıymış, çizgiymiş falan. Zaten aynada gördüğüm hatun da oldukça gençti bana sorarsanız. Artık eskiden mi yalancıydı bu aynalar, şimdi mi patavatsızlar bilemiyorum. Ama ben eskisini daha çok severdim tabii ki. :)

 Neyse; birgün belediye otobüsüne bindim, ayaktayım. Arkamda sırtında çantası, belli ki kurstan gelmekte olan bir öğrenci var. "Pardon müsade eder misiniz teyze..?" dedi... Bana... "Nasıl ya!!! teyze mi dedi şimdi bu bana..?" Ayy ben ne zaman teyzeliğe geçtim. Daha dün, taş çatlaşın 30 gösteriyorsun dememiş miydi komşu? Yalan mı söyledi şimdi o kadın? Bu arada bana teyze diyen çocuk Mert yaşlarda. Yani çok normal aslında teyze demesi. Benim yaşadığım şok ilk defa "teyze" olmamdan kaynaklı sanırım.:)
Kimsenin gerçek teyzesi de olmadığım için şu hayatta, kulağım bu hitaba alışık değil doğal olarak.

Eve geldim aynanın karşısına geçtim, bir o tarafa bir bu tarafa çevire çevire en ince noktasına kadar inceledim yüzümü. I ıh, teyzeye benzer bir yanım yoktu bence. :) Olmadı, akşam Merih'e sordum tekrar tekrar "doğru söyle yaşlandım mı ben..?" diye. Ayy nasıl söylesin adamcağız yaşlandın diye. Başına iş mi alsın durup dururken. "Densizin tekidir aldırma. Ne teyzesi, abla bile dememesi lazımdı." diyerek abarttı eni konu.

İşte böyle anacığım; bana ilk teyze demeleri böyle olmuştu. Hak veriyorum reklamlardaki kadına. Bi fena oluyor insan ilk duyduğunda. O da alışacak zamanla. Ben alıştım. Dedim ya; "nine pardon müsade eder misin..?" deseler şaşırmam. Çünkü aynadan bana sırıtan kadının yüzündeki çizgileri görüyorum artık. :)

Not: yazdıklarımı  çok da ciddiye almayınız lütfen. Maksat muhabbet olsun. Yaşlanmak, yaşlı görünmek pek de umurumda değil. İnsanın yaşlanabilecek kadar ömrü olmasını başlı başına şans olarak görüyorum çünkü. Hatta yüzündeki çizgileri ve yerçekimine yenik düşmüş yanakları, bembeyaz saçları, buruşuk cildiyle dünya güzeli olabilir güler yüzlü tonton bir nine.


n y tartaç