Ne demişler; " En güzel hediyedir hayat. "
Hayatımın en güzel hediyesi sizsiniz.
***
Hayatınızdaki her gün her an bir hediyedir size. Tek bir nefes bile dünyalara bedeldir. Değerini bilin.
Bunu neden yaşadım, bu benim başıma neden geldi, ben bunu haketmemiştim diye hayıflanıp durmayın. Bırakın olumsuzlukları bir yana. Unutmayın ki; hiçbir şey tesadüfi değildir. Herşeyin bir nedeni vardır. Karşılaştığınız her kişinin, her olayın nedeni vardır. Bu nedenle karşınıza çıkmışlardır. Ve ne yaşıyorsanız, yaşamanız gerektiği içindir. Ayağınıza değen taşın bile anlamı vardır. Size anlatmak istedikleri, size öğretecekleri.
En kötü olaylar bile zaman içinde size çok şey katacaktır; kendinizi geliştirmeniz ya da ders almanız açısından. Biri -birileri- hayatınıza girer, bu süreçte size iyi ya da kötü birşeyler katar ve çıkar gider hayatınızdan öyle ya da böyle. İşte bu nedenle de, kaybettikleriniz için çok üzülmeyin. İzleri ömrünüz boyunca sizinle olacaktır, davranışlarınızda duygularınızda, gülüşünüzde, bakışınızda bile...
Yolunda gitmeyen şeyler için kendinizi kahretmeyin. Siz kendinizi yeyip bitirseniz bile vakti geldiğinde olacaktır herşey. Ne daha önce, ne daha sonra. Siz o an istediniz diye değil. Sabredin...
İstediğiniz olmadıysa da, mutlaka birşeyler öğrenmişsinizdir bu olumsuz süreçte bile, ileriki yaşamınızda size ışık tutacak.
Kısaca; inat etmeyin. Hep rüzgara karşı koşmayın. Bırakın bazen de kendinizi rüzgarın kollarına, Bakalım nereye gideceksiniz..? Siz, yapmanız gerekeni yapın sadece. Gerisini zaman halledecektir...
Ve unutmayın canım oğullarım; varoluşunuz bile başlıbaşına bir mucize. Yaşamınızı devam ettirmek, mutlu olmak için başka mucizelere ihtiyacınız yok...
***
Düşündüm düşündüm, size yeni yıl hediyesi olarak ne alabileceğime karar veremedim. Sonra vazgeçtim hediye almaktan.
Öyle ya; size en güzel hediye benim :)))))
14 Aralık 2011 Çarşamba
13 Aralık 2011 Salı
BİRAZ DA GÜLELİM
Sevgili Gülen'im; fıkra fıkra dedin başımın etini yedin al işte sana fıkra. Madem gülensin, gül o zaman ...
***
Garsonluk yapmaya başlayan Temel'e şefi;
- Dolu tabakları sağdan verip, boş tabakları soldan alacaksın! der.
Temel;
- Neden, batul inançlarunuz mu vardur?
***
Adamın biri ölmüş. Yıkamak için camiiye götürmüşler. Aradan bir saat geçmiş hoca çıkmamış. iki saat geçmiş çıkmamış.üç saat ,dört saat derken sonunda çıkmış. Sormuşlar" hoca neden bu kadar geç kaldın?" diye. Hoca da "ne yapayım adam dirildi gebertene kadar canım çıktı"demiş.
***
Bir diyetisyen, huzurevinde geniş bir kalabalığa konferans vermektedir:
"Midemize indirdiğimiz herşey bizleri her an öldürebilecek kadar tehlikelidir. Kırmızı et kanser yapar, gazlı içecekler midemizin dokusunu tahriş eder, sebzeler öldürücü bakteriler barındırabilir. İçme suyunun barındırabileceği mikropların uzun vadedeki etkilerinin farkında bile değiliz. Fakat bir yiyecek vardir ki en tehlikelisidir. Hepimiz onu mutlaka yemişizdir ya da yemek zorunda kalabiliriz. En ciddi rahatsızlıkları yaratacak ve uzun yıllar bizlere acı verebilecek bu gıdayı tahmin edebilir misiniz?"
Arka sıralardan 75'lik bir amca ayağa kalkar:
"Düğün pastası!" der.
***
Doktor,akıl hastasına sorar;
-Canım yanar.
-Ya
-O zaman iyi göremem
-Peki ama neden?
-Niçini var mı canım, iki kulağımı da kesersen gözlüğümü nereye takacağım?
***
(Hiçbir katkı payım yok hepsi de internetten)
Bir fıkra daha okudum, şahaneydi (son zamanlarda okuduğum en güzel fıkra) ama yazamıyorum, rüzgardan nem kapacak birileri diye. :((((
10 Aralık 2011 Cumartesi
SİL BAŞTAN OLSA HAYAT
Geçtim bir tezgahın başına
dokudum durdum.
İlmek ilmek düğüm düğüm.
Gece dokudum, gündüz söktüm.
Beğenmedim...
Yeni baştan başladım.
En çok kuş desenini sevdim ... Ve gül...
Sakladım gözyaşlarımı
kanaryanın rengine, bülbülün sesine.
Gün oldu, şakıdım gül dalında...
Gün döndü kaç kez ...
Mevsimler geldi geçti.
Desenler hep yarım...
Ben düğüm düğüm sayarken yerimde,
kayıp yıllar kaldı geride.
Hüzünler, ayrılıklar...
Bir de yarım kalmış anılar...
Ahh! Hayat ...
Başlasam sil baştan, değişir misin o zaman..?
nurten y tartaç
dokudum durdum.
İlmek ilmek düğüm düğüm.
Gece dokudum, gündüz söktüm.
Beğenmedim...
Yeni baştan başladım.
En çok kuş desenini sevdim ... Ve gül...
Sakladım gözyaşlarımı
kanaryanın rengine, bülbülün sesine.
Gün oldu, şakıdım gül dalında...
Gün döndü kaç kez ...
Mevsimler geldi geçti.
Desenler hep yarım...
Ben düğüm düğüm sayarken yerimde,
kayıp yıllar kaldı geride.
Hüzünler, ayrılıklar...
Bir de yarım kalmış anılar...
Ahh! Hayat ...
Başlasam sil baştan, değişir misin o zaman..?
nurten y tartaç
7 Aralık 2011 Çarşamba
OFFF OFF !!!
"Her evde bir tencere kaynar, gör bak ne kaynar. Aş mı taş mı..?" demiş büyükler.
Bir kendi çektiğini bilir insanoğlu. Altında ezildiği yükünün ağırlığınadır isyanı hep. Bilmez neler çeker başkaları, yan komşu neler yaşar.
Kiminin en büyük derdi, bir türlü geçer not alamadığı sınavlarıdır. Çok şanssızdır hoca takmıştır bir kez ne yapsa olmaz artık. Çekilir mi bu hayat..? Ders ders ders... Ne zaman para kazanacak ta hayatını yaşayacaktır, offf off...
Bol kazançlı bir işi, altında arabası, evi, güzel- yakışıklı - bir eşi çoluğu çocuğu vardır ama o kadar çok çalışmaktadır ki kimisi; canına tak etmiştir artık. Gecesi gündüzüne karışmış özel yaşamı diye birşey kalmamıştır. Varsa iş yoksa iş. Çalış dur, nereye kadar, kefenin cebi mi var da doldursun..? Bıkmıştır hayatından, offf off.
Parasızlıktan, kocasından - karısından , çoluğundan - çocuğundan, sıcaktan - soğuktan, saçının renginden, boyundan - bosundan şikayetçidir hep insanoğlu.
Eni konu dert ediniriz abuk sabuk şeyleri kendimize. Gözümüz görmez sahip olduklarımızı. İsteriz, hep daha fazlasını daha fazlasını isteriz elimizdekilerden. Sahip olduklarımızı görmeyiz de komşunun perdesi gibi perde, parkesi gibi parke, kedisi gibi kedi isteriz. Bakarız da etrafımıza herkes mutlu, herkes sağlıklı, varlıklıdır. Offf off ... Kör olası kader, amma da şansız doğmuşuzdur anamızdan.
Bir arkadaşımlaydım bugün, uzun süredir görüşmediğimiz. Güler yüzlü, her sohbetimizin ardından, ayrıldığımızda bile şen kahkahaları kulaklarımda yankılanan. Onbeş yılı aşkın arkadaşlığımız süresince hiç şahit olmadım; eşinden çocuklarından, yaşam şartlarından şikayetçi olduğuna. Yine şık bakımlı güleryüzlüydü bugün de. O anlattıkça ağzım bir karış açık kaldı. Yaşadıklarından çok, yaşadıklarını bunca yıl nasıl içinde saklayabildiğineydi hayretim. Evlendiklerinden kısa bir süre sonra başka kadınlarla aldatmaya başlamış kocası. Bir süre sonra saklamaya gerek bile duymamış yaptıklarını. Her seferinde pişman olduğunu söyleyip, binlerce özür dilemiş ama sonra aynı... Çocuklar küçük, babaya çok bağlılar diye yıllarca sineye çekmiş olanları. İşin içine şiddet te girince bir celsede boşanmış kocasından...
"Neden üzülüyorsun boşversene" dedi. "Çocuklarım için sustum bunca yıl, zamanı geldi ayrıldık. Ben gayet mutluyum."
Bu kadar... Kocasıyla ilgili tek bir kötü söz söylemedi. "Çocuklarımın babası" dedi...
Çok mutlu bir aile olduklarını düşünürdüm. Oysa gözümün önünde arkadaşım ne büyük üzüntüler yaşamış, neler çekmiş. Asla sezdirmedi...
Düşünüyorum da küçücük sıkıntılarla dünyayı nasıl da kendimize zindan ediyor, en mutsuz en bahtsız en dertli kendimiz sanıyoruz.
Kendi hayatımızla öyle haşır neşiriz ki görmüyoruz çevremizde olan biteni.
Kimbilir ne hastalıklar, ne ebedi ayrılıklar yaşanıyor yanıbaşımızda... Bilmiyoruz...
Parasızlıktan, kocasından - karısından , çoluğundan - çocuğundan, sıcaktan - soğuktan, saçının renginden, boyundan - bosundan şikayetçidir hep insanoğlu.
Eni konu dert ediniriz abuk sabuk şeyleri kendimize. Gözümüz görmez sahip olduklarımızı. İsteriz, hep daha fazlasını daha fazlasını isteriz elimizdekilerden. Sahip olduklarımızı görmeyiz de komşunun perdesi gibi perde, parkesi gibi parke, kedisi gibi kedi isteriz. Bakarız da etrafımıza herkes mutlu, herkes sağlıklı, varlıklıdır. Offf off ... Kör olası kader, amma da şansız doğmuşuzdur anamızdan.
Bir arkadaşımlaydım bugün, uzun süredir görüşmediğimiz. Güler yüzlü, her sohbetimizin ardından, ayrıldığımızda bile şen kahkahaları kulaklarımda yankılanan. Onbeş yılı aşkın arkadaşlığımız süresince hiç şahit olmadım; eşinden çocuklarından, yaşam şartlarından şikayetçi olduğuna. Yine şık bakımlı güleryüzlüydü bugün de. O anlattıkça ağzım bir karış açık kaldı. Yaşadıklarından çok, yaşadıklarını bunca yıl nasıl içinde saklayabildiğineydi hayretim. Evlendiklerinden kısa bir süre sonra başka kadınlarla aldatmaya başlamış kocası. Bir süre sonra saklamaya gerek bile duymamış yaptıklarını. Her seferinde pişman olduğunu söyleyip, binlerce özür dilemiş ama sonra aynı... Çocuklar küçük, babaya çok bağlılar diye yıllarca sineye çekmiş olanları. İşin içine şiddet te girince bir celsede boşanmış kocasından...
"Neden üzülüyorsun boşversene" dedi. "Çocuklarım için sustum bunca yıl, zamanı geldi ayrıldık. Ben gayet mutluyum."
Bu kadar... Kocasıyla ilgili tek bir kötü söz söylemedi. "Çocuklarımın babası" dedi...
Çok mutlu bir aile olduklarını düşünürdüm. Oysa gözümün önünde arkadaşım ne büyük üzüntüler yaşamış, neler çekmiş. Asla sezdirmedi...
Düşünüyorum da küçücük sıkıntılarla dünyayı nasıl da kendimize zindan ediyor, en mutsuz en bahtsız en dertli kendimiz sanıyoruz.
Kendi hayatımızla öyle haşır neşiriz ki görmüyoruz çevremizde olan biteni.
Kimbilir ne hastalıklar, ne ebedi ayrılıklar yaşanıyor yanıbaşımızda... Bilmiyoruz...
4 Aralık 2011 Pazar
ENGELLİ YAŞAMLAR
Bir kedi, köpek ya da herhangi bir hayvanın gözlerinde, en kızgın anlarında bile masum, çocuksu bir ifade dikkatimi çeker her baktığımda. Masumdur bakışları çünkü hiçbir ard niyet fesatlık yoktur içlerinde. Öyle gerektiği için yaparlar sadece ne yapıyorlarsa. Doğaları icabı. Yaşamak için.
Kocaman ela gözlerinde hep aynı çocuksu masumiyet vardır. Sinirlenip saldırganlaştığında bile saçlarını okşayıp "sana kola alacağım " demeniz yeter kedi gibi uysallaşması için. Küçücük bir çocuktur O. 50 yaşında bir çocuk. Tüm dünyası oyuncak arabaları ve özellikle de boy boy oyuncak greyderleridir, odasına itinayla dizdiği, gözü gibi baktığı. Bir de canı isterse çizdiği resimleri. Kimsenin bakmasına bile izin vermediği resimleri. Ağzında dişleri seyrelmiş, saçları beyazlamış olsa da elleri masumiyetinin ikinci işareti gibidir. Yumuşacık, bebek teni gibi.
O ( Spastik özürlü ) bir engelli. Engelli olduğunun farkında bile olmayan, ailesince ömür boyu sarılıp sarmalanmış, korunup gözetilmiş bir engelli. Sokaklarda hiç rastlamadığımız, evlerde saklı, hayatı ailesinin hayatta olmasına bağlı sayısız engelliden birisi.
Onlar bilmezler dış dünyayı, kendilerine ne isim takıldığını. Hiçbir şeyin farkında değillerdir.
Ya aileleri... Spastik özürlü çocuklarıyla bir ömür geçiren aileler ... Onların "engelli" yaşamları nasıldır..? Kim bilebilir ki yaşamadan..?
Devlet bu aileler için onların da normal bir yaşantı sürmeleri için ne yapar ..?
Ya anne - baba öldükten sonra...
Kocaman ela gözlerinde hep aynı çocuksu masumiyet vardır. Sinirlenip saldırganlaştığında bile saçlarını okşayıp "sana kola alacağım " demeniz yeter kedi gibi uysallaşması için. Küçücük bir çocuktur O. 50 yaşında bir çocuk. Tüm dünyası oyuncak arabaları ve özellikle de boy boy oyuncak greyderleridir, odasına itinayla dizdiği, gözü gibi baktığı. Bir de canı isterse çizdiği resimleri. Kimsenin bakmasına bile izin vermediği resimleri. Ağzında dişleri seyrelmiş, saçları beyazlamış olsa da elleri masumiyetinin ikinci işareti gibidir. Yumuşacık, bebek teni gibi.
O ( Spastik özürlü ) bir engelli. Engelli olduğunun farkında bile olmayan, ailesince ömür boyu sarılıp sarmalanmış, korunup gözetilmiş bir engelli. Sokaklarda hiç rastlamadığımız, evlerde saklı, hayatı ailesinin hayatta olmasına bağlı sayısız engelliden birisi.
Onlar bilmezler dış dünyayı, kendilerine ne isim takıldığını. Hiçbir şeyin farkında değillerdir.
Ya aileleri... Spastik özürlü çocuklarıyla bir ömür geçiren aileler ... Onların "engelli" yaşamları nasıldır..? Kim bilebilir ki yaşamadan..?
Devlet bu aileler için onların da normal bir yaşantı sürmeleri için ne yapar ..?
Ya anne - baba öldükten sonra...
28 Kasım 2011 Pazartesi
YOLCULUK BAŞLADI
Gurbet; geride bırakmaksa sevdiklerini,
bırakıp çekip gitmekse...
Bana burası da gurbet, orası da.
Yol göründü ...
Bırakıp kuzumu kendi hayatında, gurbette...
Yazın her sabah bize hiç naz yapmadan buğulu incirlerinden sunan cömert, duvar dibinden öylece çıkıvermiş, büyümüş kocaman olmuş, üstü meyveyle dolu, sahipsiz incir ağacı şimdilerde uykuda. Tüm yükünden arınmış çırılçıplak. Üstelik tek bir kuru yaprak bile yokken üstünde, dallarıyla semaya el açmışçasına çekici ve vakur hala. Ahh güzelim incir ağacı; seni de bırakıp burada, döndüğümde, yeniden meyveyle dolu yemyeşil halinle bulmak umut ve hayalimle gidiyorum.
İnci kolye gibi dizilmiş, yine yapraksız, hiç yapraksız dallara narlar.
Canı istemez mi sahibinin, neden hiç koparmazlar..?
Seni de bırakıyorum ardımda, çıplak, bereketli nar ağacı.
Hem de tadına bile bakmadan...
Ya martılar...
Yine onlarcası konar konar uçarlar mı denizin üstünde. Balık sürüsüne hücumları yine şölene dönüşür mü ardımdan..? Yoksa bana mı sergilerler maharetlerini, bilirler de sevdiğimi..?
Sılama dönüyorum, evime.
Bırakıp Çanakkale'yi, içindekileri, denizini rüzgarını
bir de sevdiceğim,
canımın yarısını...
Dönüyorum
canımın diğer yarısına...
Yoktur incir ağacı, nar bir de martılar. Deniz de yoktur... At kestaneleri vardır bizim oralarda, hem acı anılarımı saklayan içinde, hem de çok sevdiğim sonbaharda renk cümbüşünü.
Kavaklar vardır Ata' mın çiftliğinde, bir de çınarlar, asırlık. Gerçi batıyor son yıllarda birilerine. Kesilip, parmak kadar çamlar dikilmekte yerlerine. Yine de direnmekteler ulu gövdeleriyle zulümlere.
Kara kara kışı, bol ayazı da olsa, yuvamdır, yurdumdur, vazgeçilmezdir...
Yolculuk başladı...
Yüreğim iki parça.
Bıraktım birisini burada, gidiyorum diğer kuzuma, Ankara'ya ...
bırakıp çekip gitmekse...
Bana burası da gurbet, orası da.
Yol göründü ...
Bırakıp kuzumu kendi hayatında, gurbette...
Yazın her sabah bize hiç naz yapmadan buğulu incirlerinden sunan cömert, duvar dibinden öylece çıkıvermiş, büyümüş kocaman olmuş, üstü meyveyle dolu, sahipsiz incir ağacı şimdilerde uykuda. Tüm yükünden arınmış çırılçıplak. Üstelik tek bir kuru yaprak bile yokken üstünde, dallarıyla semaya el açmışçasına çekici ve vakur hala. Ahh güzelim incir ağacı; seni de bırakıp burada, döndüğümde, yeniden meyveyle dolu yemyeşil halinle bulmak umut ve hayalimle gidiyorum.
İnci kolye gibi dizilmiş, yine yapraksız, hiç yapraksız dallara narlar.
Canı istemez mi sahibinin, neden hiç koparmazlar..?
Seni de bırakıyorum ardımda, çıplak, bereketli nar ağacı.
Hem de tadına bile bakmadan...
Ya martılar...
Yine onlarcası konar konar uçarlar mı denizin üstünde. Balık sürüsüne hücumları yine şölene dönüşür mü ardımdan..? Yoksa bana mı sergilerler maharetlerini, bilirler de sevdiğimi..?
Sılama dönüyorum, evime.
Bırakıp Çanakkale'yi, içindekileri, denizini rüzgarını
bir de sevdiceğim,
canımın yarısını...
Dönüyorum
canımın diğer yarısına...
Yoktur incir ağacı, nar bir de martılar. Deniz de yoktur... At kestaneleri vardır bizim oralarda, hem acı anılarımı saklayan içinde, hem de çok sevdiğim sonbaharda renk cümbüşünü.
Kavaklar vardır Ata' mın çiftliğinde, bir de çınarlar, asırlık. Gerçi batıyor son yıllarda birilerine. Kesilip, parmak kadar çamlar dikilmekte yerlerine. Yine de direnmekteler ulu gövdeleriyle zulümlere.
Kara kara kışı, bol ayazı da olsa, yuvamdır, yurdumdur, vazgeçilmezdir...
Yolculuk başladı...
Yüreğim iki parça.
Bıraktım birisini burada, gidiyorum diğer kuzuma, Ankara'ya ...
24 Kasım 2011 Perşembe
DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ
Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün açtığı çağdaş uygarlık yolunda ilerleyen ve O'nun ışığını gelecek nesillere taşımayı ilke edinen öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü Kutlu Olsun. "Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin." --- Köy öğretmeni Şefik Sınıg'in son sözleri.--- Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum Bütün çiçeklerini getirin buraya, Öğrencilerimi getirin, getirin buraya, Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer Bütün köy çocuklarını getirin buraya, Son bir ders vereceğim onlara, Son şarkımı söyleyeceğim, Getirin, getirin...ve sonra öleceğim. Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum, Kir ve dağ çiçeklerini istiyorum, Kaderleri bana benzeyen, Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları Geniş ovalarda kaybolur kokuları... Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri Hepinizi, hepinizi istiyorum, gelin görün beni, Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni. Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum, Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini Bacımın suladığı fesleğenleri, Koy çiçeklerinin hepsini, hepsini, Avluların pembe entarili hatmisini, Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın, Aman Isparta güllerini de unutmayın Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum. Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum. Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum, Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden, Ne güller fışkırır çilelerimden, Kandır, hayattır, emektir benim güllerim, Korkmadım, korkmuyorum ölümden, Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin. Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum, Baharda Polatlı kırlarında açan, Güz geldi mi Kop dağına göçen, Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen, Muş ovasından, Ağrı eteğinden, Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni, Eğin türkülerinin içine gömün beni. Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum, En güzellerini saymadım çiçeklerin, Çocukları, öğrencileri istiyorum. Yalnız ve çileli hayatimin çiçeklerini, Köy okullarında açan, gizli ve sessiz, O bakımsız, ama kokusu essiz çiçek. Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek, Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek. Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum, Ben mezarsız yaşamayı diliyorum, Ölmemek istiyorum, yasamak istiyorum, Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın, Tarumar olmasın istiyorum, perişan olmasın, Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım, Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim, Çiçeklerde açar benim gizli arzularım. Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum, Okulun duvarı çöktü altında kaldım, Ama ben dünya üstündeyim, toprakta, Yaz kış bir şey söyleyen toprakta, Çile çektim, yalnız kaldım, ama yasadım, Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım, Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir. Simdi sustum, örtün beni, yatırın buraya, Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya. CEYHUN ATUF KANSU |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)