29 Eylül 2009 Salı

DİLİM SENİ NE EDEYİM..?



Dilim seni dilim dilim dileyim.

Kurda kuşa yem diye vereyim.

Nene gerek senin, şehir dışında okumaya giden çocuğu olanları teselli etmek. "Aa! şekerim olmaz ama, Allah’ın gücüne gidecek. Çocuk istikbali için gitti. Hep dizimizin dibinde oturacak değiller ya. Ne var bunda ağlayıp gözyaşı dökecek?Ya sınırda askerlik yapıyor ve her gün terörist saldırı korkusu içinde olsa veya dağda terörist kovalıyor olsa ne yapacaksın? Ya da (Allah sabırlar versin) hastanede çocuğunun başında bekleyen annelerin acısı… Ne yani? Sıcacık yatağında, cebinde parası tahsil yapmaya gitti. Hem koskoca insan oldu, hayata hazırlanması gerek. Hep biz koruyacak değiliz ya! Öğrensinler mücadeleyi…" 

Eee ne peki  şimdi bu? Koca delikanlı(ama o daha küçücük)ne olmuş ayrılıyorsan? İşte istediği oldu. Demiyor muydu?”Ben güzel sanatlar okuyacağım. Öyle ağır ağır derslerle uğraşamam”diye. Tembeldir ya biraz.Üstelik de daha önce gördüğü ve çok sevdiği Çanakkale’de okuyacağım diye tutturmamış mıydı? E oldu işte istediği. Onun arzusu demek, senin de en çok istediğin demek değil miydi? O halde sevinmen gerekmiyor mu? Bu yumruk ne bogazındaki. Düğüm düğüm oldu, bir lokma bisküviyi yutamadın bir türlü. Ya yutkundukça içine akıttığın bu gözyaşı neyin nesi?

Ahh! dilim ah! Nedir senden çektiğim?Akıllanmadın gitti…Ne söylesen gelir yapışır üstüne biliyorsun. Da, yine de konuşursun.Gerçi amacın teselli etmekti çocuğu uzağa giden arkadaşlarını. Kötü bir niyetin yoktu.İ stiyordun ki; kolay alışsınlar yavrularının uzaklığına. Ele talkın verirken  kolaydı değil mi?

Yemyeşil ormanla kaplı dağların eteğinde ağaçsız ama yine yemyeşil, geniş bir alanın ortasındaki öbekler halinde on beş tane(saydım)kalemle çizilmiş gibi dümdüz muntazam kavak ağaçlarına bakarak… Ama “yapayalnız “dedim yine içimden. Ya bir şey olsa. Bize ihtiyacı olsa, nasıl yetişeceğiz ki anında? Bunları düşünürken Uyuyakalmışım. Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, bir de baktım ki, bir arpa boyu yol gitmişim gibi gelen bu yolculukta. Öyle uzun geldi ki yol bu sefer ”Merihh! şimdi neredeyiz? ”İnegöl” “ya! biz orayı demin geçmemiş miydik?” tarzında mızırdanıp durdum…

Çanakkale’ye bundan önceki gidişimizde Sünter ve güzel kızı Biricik Sinegim! Ayci ile tanışmış, dostluklarını sohbetlerini çok sevmiştim.Yeniden buluştuk bu gittiğimizde. Bir kafede oturduk, neskafeler kapiçinolar eşliğinde koyu bir sohbete daldık. Yıllardır tanışıyor da uzun bir aradan sonra tekrar buluşmuş eski dostlar gibi hasret giderdik. Özel yaşantımızdan, siyasetten, ülke sorunlarından konuştuk. Daha ilkokuldayken Almanya’ya gitmiş olmasına rağmen gayet muntazam bir Türkçesi var Sünter’in ve ülkesi ile ilgili konularda da çok duyarlı. Ya Ayci? Almanya’da doğmuş büyümüş, ama ne konuşmasından ne milli duygularından hiç ödün vermemiş. Sadace iki üç yıllığına Amerika’ya giden kuzenimin geldiğinde çocuklarıyla konuşurken yarı Türkçe yarı İngilizce konuştuğunu hatırladım da… Bu anne- kıza hayran oldum.

Dedim ki Ayci’ye; al sana kardeş. Tek çocuk olduğun için, hep kardeş özlemi çektiğini söylüyorsun ya.”Ben hiç kardeş kavgası yapmadım.”diyorsun ya.”İşte kardeş. İster kavga et ister koru kolla.”Hem Sünter’in hem Ayci’nin  oğlumun her ihtiyacı olduğunda yardımcı olacaklarını söylemeleri beni çok çok rahatlattı.”Oğlum orda yalnız değil “

Gözlerimi açtığımda bunları düşünüyordum. Bir dağ köyünden geçerken. Bir camisi vardı köyün, şerefesiz. Minarelerin üstüne tepesi sivriltilmiş iki silindir oturtulmuştu tenekeden. Çok ilginç geldi. Gülümsedim kendi kendime, ne yaratıcı bir millet olduğumuzu düşünerek.

Acı zamanlar geçiren, endişeyle yavrularından haber bekleyen annelere sabırlar diliyorum. Oğlum uzakta diye üzülmeyeceğim. Buna karar verdim…


19 Eylül 2009 Cumartesi

Mutlu Bayramlar…

 

 

Tüm sevdiklerinizle mutlu sağlıklı nice bayramlar geçirmeniz dileklerimle

 

bayram-3

Bayramlar yılbaşı ve  önemli günlerden  bir hafta kadar önceden kartpostal sergileri kuruldu şehrin en merkezi yerlerine,özellikle de postane önlerine,daha 3-5 yıl öncesine kadar. Diğer birçok geleneğimizle birlikte bu da yok olmaya yüz tuttu. Oysa ne anlamlı ve ne hoştur sevdiklerimize tebrik mesajlarımızı yazıp postalamak ya da posta kutusundan bize gelen, her kelimesini defalarca okuduğumuz kartpostalları almak.

 

 

001fwm

 

 

Bir yakınımıza kartpostal gönderirken,üstündeki resmin onun zevkine ve ilgi alanına uygun olmasına dikkat ederdik.

 

 

1228952561papatya_bedbek

 

 

Bebekleri çok seven bir yakınımız için, şirin bebek resimleri olan kartpostallar

seçerdik

 

 

 

 

84gqimages

Ya da küçük bebeği varsa

göndereceğimiz kişinin

yine bebek resmi olanını

seçerdik

bebekresimlerim-bayram15mc0

 

Aldığımız kartpostalları saklardık uzun süre…Bana arkadaşlarımdan gelenler hala durur yıllardır.

 

 

 

 

 

 

 

  Ya da mesleğine göre seçilirdi kartpostallar,göndereceğimiz kişinin

bayram_kart13

 

 

Eğer sevdiğiniz kişiye gidecekse, üstünde gül olmazsa olmaz

 bayram30

   

 

eski-yeniyil-kartpostal-150x150small_115218663024

 

 

 

 

 

 

 

 

bayram_kart12sevgili-3

Gönderilecek kişiye göre

Bu cami resimleri gibi

maneviyatı yüksek

Kartpostallar da olabilir

 

 

 

 yil3hz213

 

 

Ya yılbaşı kartları…

 

 

 

21

 

 

cıvıl cıvıl rengarenk

yılbaşı kartları

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Artık kendimizi yormuyoruz kart alıp üstünü yazıp gidip postaneye postalamakla.İşimiz çok kolay ,alıyoruz elimize cep telefonlarımızı bir cümlelik bir mesaj yazıyoruz ve telefon rehberindeki herkese aynısını yolluyoruz. Herkese aynısını…Biri birinden farklı olmuyor, hepsi aynı mesajı alıyor.Hatta bu bile zor geliyor “Oğlum(kızım) benim telefonumdan bir bayram mesajı çekiver beni uğraştırma” diyoruz.

Yani; biz kimse için özel değiliz ve kimse de bizim için.Çok yazık…

 

Her bir blog arkadaşıma kartpostal yollayamam ama Yukardakilerden, kendiniz için bir tanesini seçer ve ben yolladım farzeder misiniz..?

Tekrar iyi bayramlar…

11 Eylül 2009 Cuma

BİZE NELER OLUYOR???

 

 

Çanakkale’ye gittik oğlumun kesin kaydı için.Selde…

 

Nasıl birşeydir bilmiyordum önceden. Duyuyorduk sadece sele kapılmış selde kaybolmuş insanların  haberlerini. Neler hisseder ki insan kendini azgın suların ortasında buluverince?  LEYLAK DALI arkadaşım yazmış “sele kapılan anlar sele kapılanın halinden”diye.Doğru söylemiş, çok doğru.

 

Bandırma’ya yaklaşmıştık,Uyumuşum. O ara, eşimin sesiyle, panikle uyandım “Bu ne biçim yağmur? Hiçbir şey göremiyorum” diyordu. Daha önce hiç bu denli şiddetli bir yağmur görmemiştim. Karadeniz’den gelirken bir kez çok şiddetli bir yağmura tutulmuştuk. Silecekler yetişmiyor ve yol görünmüyordu yağmurdan. O da çok zor bir yolculuktu ama bu seferki daha farklıydı. Göz gözü görmüyordu. Araba farları bile seçilmiyordu nerdeyse. İnanılmaz şiddetle yağıyordu yağmur, üstelik çamur yağar gibiydi. Bir yerde mola verelim dedik ama TV den yağmurun devam edeceğini duymuştuk.Daha da şiddetlenebilirdi,  ayrıca trafik tıkanmıştı. Süratle ne yapabiliriz diye düşündük ve devam etmeye karar verdik. Bu arada karşı istikametteki yol tamamen yok olmuş,sular altında kalmıştı. Trafik tek şerit gidiş tek şerit geliş olarak devam ediyordu yavaş yavaş.Artık yolun diğer tarafından taşan sel ortadaki yüksek refüjü aşmış bizim tarafa taşıp hızla bu yolu da kaplamıştı.Araba, ortasındaki siyah şeride kadar suyun içindeydi.Bizden çıt çıkmıyordu babamızın dikkatini dağıtmamak ya da moralini bozmamak için. Önümüzde giden kamyona iyice yaklaştık çok tehlikeli bir biçimde.Onun yardığı sulardan gidiyorduk.Arabamız   düz gitmekte zorlanıyor karşıdan gelen arabalara doğru kayıyordu.

 

Nasıl olup ta  o yolu kazasız belasız atlattığımızı bilmiyorum. Daha sonra kendimize gelebilmek için mola verdiğimizde hala inanamıyorduk oradan kurtulmuş olduğumuza çünkü selin geldiği tarafta küçük arabaların yanısıra bir tır ve bir kamyon nerdeyse yan yatmış olarak suların ortasında kalmıştı.Ani bir kararla yola devam etmeye karar vermiştik. Sonu çok kötü olabilirdi.

 

Biz ucuz atlatmıştık ta…

 

Haberleri takip edemedim sadece kaldığımız odada, TV de, İstanbul’da sel baskınından bahsediyordu.30 dan fazla insanımızı kaybettiğimizi ve hasarı daha sonra öğrendim.

 

Siirt Eruh’ta 5,Çukurca’da 2 askerimizi kaybettik bir de ne acı ki.Biz açılıp saçılırken…Açtık sonuna kadar bağrımızı ve kollarımızı  pkk rahat hançerlesin diye.

 

Detaya girmiyorum. Şöyle bir  blogları dolaşayım dedim ve hemen hemen her arkadaşımın bu konuları ele alıp  duyarlılıkla yazdıklarını gördüm. Söylenecek her şeyi söylemişler…

 

Benim merak ettiğim… Ne merakı? Kahrolduğum hatta öfkeden çıldırdığım şey, tüm bunlar yaşanırken, gencecik 7 ana kuzusu, yan gelip yatmak yerine can verip yatarken kara toprağa, hem de bizim için, bizim ülkemizi savunmak için…

 

Ülkede bir sel felaketi olmuş ve onlarca can bu selde yok olmuşken…

 

Hani biz öyle bir ulustuk ki, Komşusunun cenazesi varken düğün yapmayı kendine yakıştırmaz iptal ederdik.

 

Komşumuz açsa, bir tas çorbamız boğazımızdan geçmez.Yarısını onunla paylaşırdık.

 

Hani yüksek sesle kahkaha bile atmazdık,arkadaşımızın sorunu var, zoruna gider diye.

 

Yeni giyisilerimizi giyerken ya onda yoksa diye üzülürdük.

 

Biz ne kadar kazancımız olduğunu bile söyleyemezdik,komşunun durumu iyi değilse.

 

BİZE NELER OLUYOR ARKADAŞLAR???

 

Biz ne zaman bu hale geldik? Bu kadar duyarsız,bu kadar acımasız.Biz ne zaman bu kadar vurdumduymaz olduk.

 

Yoldan yeni geldik çok yoruldum hemen yatıp dinlenmek istedim ama haberleri takip edemedim bir bakayım son durum nedir? Dedim.

 

Haber göremedim,şehitlerimizle ilgili ve sel felaketiyle…

 

Ne mi gördüm? Diziler devam her zamanki gibi.

 

Bir de;Star’da İbrahim Tatlıses ve Konuğu. Türkücü bayanın adını bilmiyorum ama vur patlasın çal oynasın alkışlar tempolarla kürtçe bir türkü söylüyordu.Kürtlerle ve Kürtçeyle asla hiçbir sorunum olamaz.

 

 

Ama bu vurdumduymazlık bu aymazlık bu terbiyesizlik… Böyle bir günde neyi kutluyoruz???

5 Eylül 2009 Cumartesi

Gittim Gördüm Geldim Ama…

 

Çanakkale’ye gittik, Oğlumun GSF sınavı için. Kazandı mutluyuz…

 

 

Boş bulduğumuz her anı zaten çok sevdiğimiz Çanakkale’yi, civarını ve elbette yine Gelibolu’yu gezerek değerlendirdik. Her zerre toprağının şehit kanıyla sulandığı o toprakları yere basarken incinecekler korkusuyla gezdik, gururla bir o kadar da ezik… Her gidişimde, kendimi dünyadan soyutlanmış hissettiğim o yerleri gezerken yine aynı duyguları hissettim.

 

 

Dünyada sadece birkaç yerde bulunan boğazlardan birinde, eşşiz güzellikteki doğanın kucağında sessizce ama aynı zamanda çığlık çığlığa yatıyorlardı. Sessiz çığlıklar atıyorlardı, çünkü hepsi daha ana kuzusuyken,vatan uğrunda gözlerini kırpmadan ölüme gitmişlerdi. Oysa uğrunda ölümü hiçe saydıkları değerler pervasızca yok ediliyordu.

 

 

Sadece bizim değil diğer ülkelerin de, bazıları 17 yaşında olan şehitleri  aynı topraklar üzerinde yanyana koyun koyuna yatıyorlar.

 

 

Büyük Atatürk’ün söylediği gibi;

 

 

“BU MEMLEKETİN TOPRAKLARI ÜSTÜNDE KANLARINI DÖKEN KAHRAMANLAR :
BURADA DOST BİR VATANIN TOPRAĞINDASINIZ. HUZUR VE SÜKUN İÇİNDE UYUYUNUZ.
SİZLER MEHMETÇİKLERLE YAN YANA, KOYUN KOYUNASINIZ.
UZAK DİYARLARDAN EVLATLARINI HARBE GÖNDEREN ANALAR ;
GÖZYAŞLARINIZI DİNDİRİNİZ, EVLATLARINIZ, BİZİM BAĞRIMIZDADIR.
HUZUR İÇİNDEDİRLER VE HUZUR İÇİNDE RAHAT RAHAT
UYUYACAKLARDIR. BU TOPRAKTA CANLARINI VERDİKTEN SONRA ARTIK
BİZİM EVLATLARIMIZ OLMUŞTUR.
ATATÜRK 1934”

 

 

Selam getirdim; Seddülbahir’den Şehitler Abidesi’nden Arıburnu Conkbayırı Alçıtepe Büyük Ve Küçük Anafarta’dan kısaca tüm Gelibolu’dan…

 

 

Gördüklerimi sizlerle paylaşmak için yüzlerce fotoğraf çektim ama fotoğraf makinamın hafıza kartı bozuldu. Çektiklerimi bilgisayara aktaramıyoruz:( Sorunu halletmeye çalışıyoruz. Umarım başarabiliriz.

 

………………………………

 

Bari, bir yol hikayemizi anlatayım;

 

 

Dönüşte yemek yemek için Bandırma’da mola verdik. Nerde yesek diye aranırken Karadeniz pidecisi yazan bir lokanta gördük.

Eşim “Güzel olur Karadeniz pidesi” buraya girelim dedi.

“Tamam” dedik girdik oturduk.Karıkoca ve oğullarının işlettiğini anladığımız pidecide. Kadın kasaya bakıyordu.Oğulları olduğu anlaşılan bey fırının başındaydı ve baba da masalara bakıyordu.

 

Adam” ne istersiniz “diye geldi masamıza.

Mert (Büyük oğlum) “Pide ne kadar?”

Adam ”Boyu mu, Fiyatı mı? ”

 

Bakakaldık adamın yüzüne, gülmemek için kendimizi sıkarak. Pidenin boyunu sormak hiç aklımıza gelmemişti.

 

 

Sonra; Başka masaya gelen müşteriye servis açmaya başladı bizim Karadenizli. Tabakları koyarken  bir taraftan da eşine çıkışıyordu ” Nerde bu masanın çatal bıçakları” diye.

 

Masadaki bey “Elinizde ya, çatal bıçaklar” 

 

Daha bitmedi:)

 

“Bakar mısınız? “ dedi eşim.

Adam, baktı baktı… Ve arkasını döndü başka tarafa gitti. Artık burda koptuk. Bastık kahkahayı…

29 Ağustos 2009 Cumartesi

KISA BİR ARA

 

             3 O AGUSTOS ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

 

images

 

 

 

Kısa bir süre yokum…

Oğlumun GSF özel yetenek sınavı için Çanakkale’ye gidiyoruz.

Ve de bu bahaneyle,  Gelibolu’yu bir kez daha ziyaret edip kahraman şehitlerimize dualar okumak, onlara tekrar binlerce kere teşekkür etmek,kimisi daha 15- 16 sındayken  ülkenin bağımsızlığı için gözlerini kırpmadan canlarını  verdikleri bu vatanı tepe tepe kullandığımız,  acımasızca ormanlarını yakıp kesip talan ederek  rant arazisi haline getirdiğimiz, yarını hiç düşünmeden hoyratça davrandığımız, DUR diyemediğimiz demediğimiz, bu ülkeye yaptıklarımız için binlerce kere özür dilemeye gidiyorum.

 

Bir kaç yıl önce bir kez daha gitmiştim Gelibolu’ya, her taşını her avuç toprağını öpüp kucaklamak hislerimle, saygıyla minnettarlıkla, bir o kadar da ezik,şehitlerimizin kanlarıyla kazandıkları bu ülkenin değerini  yeterince bilemediğimiz için ezik gezmiştim her adım yerini…

 

Çanakkale’den Gelibolu’dan  Gökçeada ve Bozcaada’dan haberlerle fotoğraflarla   dönmeyi umuyorum…

 

Tüm blog arkadaşlarıma sevgiler…

                                             

                        

 

Not:  4-5 gün sonra dönerim (İnşallah). Yorumlarınızı dönüşte cevaplayacağım.

28 Ağustos 2009 Cuma

Ama Ben Sizi Çok Seviyorum (dum) …

 

            Bunu bana yapmayın artık. Canıma tak etti. Sonunda yolacağım tüylerinizi ya da daha ötesi koparcam boynunuzu o olacak.

 

            Komşular sizin siteden yok edilmenizi istediklerinde şiddetle karşı çıkmadım mı ben?

 

 

            _ Bizim ne kadar yaşamaya hakkımız varsa bu dünyada, onlar da bizim kadar yaşam hakkına sahipler. İnsanoğlu daha güçlü diye diğer canlıları yok etme hakkına sahip değil.  Dünya kuşuyla böceğiyle tüm canlılarla birlikte güzel demiştim.

 

 

            _ Ama Çınar Hanım, görüyorsun her tarafı, balkonları pencere kenarlarını  hatta camları boydan boya pisletiyorlar. Sen hiç rahatsız olmuyor musun? dediklerinde

 

 

            _ Rahatsız olsam ne yapacağım? Altlarına bez bağlayacak değilim ya. Yapacaklar tabi kuş onlar.Siliyorum yıkıyorum temizleniyor. Pisletiyorlar diye yok edecek değiliz ya. Hem ben onları seviyorum. Varsın pislik olsun… Onların etrafta uçuşmalarını ,Havuzdan su alıp gagalarını havaya dikerek içişlerini,sıcakta mayışıp çimlerin üzerine serilerek güneş banyosu yapmalarını, ekmek kırıntılarını yerken gurk gurk diye sesler çıkarmalarını birbirlerinin ağzından ekmek kapma savaşlarını izlemekten büyük keyif alıyorum. Hele koca güvercinlerin minicik serçelere ağızlarındaki ekmeği kaptırmalarını izlerken kahkahalarla gülüyorum.Diyerek sizi savunmamış mıydım?

 

 

            Bu arada serçelerin bu kadar uyanık olduklarını bilmezdim. Güvercin ağzına ekmek alınca,pıt pıt seke seke geliyorlar usulca masumca sanki oralı değillermiş gibi.Sonra güvercin  ekmeği gagasından arkaya savurtturarak minik parçalara ayırıp yemeğe başlayınca hopp bir çırpıda ağzından kapıveriyorlar ekmeği güvercinin.

 

 

 

SDC10165 

 

 

            Ben sizi bu kadar severken şimdi bu sizin yaptığınıza ne demeli? Benim sevgime böyle mi karşılık verecektiniz?

 

 

            Bu sene balkonda sebze yetiştirmek istiyorum dedi eşim. Peki dedik,gittik organik, maydonoz minik çeri domatesi,arnavut biberi,soğan sarımsak tohumları aldık yanında da koca birkaç torba toprak yüklendik geldik eve.Daha önceki yıllarda çiçek diktiğimiz uzun balkon saksılarını yeni topraklarla doldurup bir güzel tohumlarımızı ektik. Doyumluk mahsul toplamak değildi tabi amacımız. Yemeklerin yanında,  biz yetiştirdik zevkiyle birer ikişer tadacaktık sadece. Çok gördünüz.

 

 

            Maydonoz soğan sarımsak daha bir karış olmamıştı ki,başladılar taciz etmeye güvercinler. Bir sabah balkona çıktım ki ne göreyim. Güzelim tazecik yeşillikleri poposuna yer açıp yerleşmek için bir güzel ezmiş yetmemiş rahat edememiş, toprağı yerlere döküp saçarak oymuş oturacağı yeri kırım kırım kırıtıyor. Bir hışımla kovaladım. Ne kadar olabilirse düzeltmeye çalıştım, bitkileri suladım kendine gelsin zavallılar diye… Ertesi sabah baktım yine aynı yerde, yine toprakları döküp saçmış oturuyor saksıda. Öyle korku falan yok güvercinde iyice yüzgöz olduk.Nerdeyse elimle iteliyorum git balkonumdan diye.

 

 

            Böyle böyle biz kovduk o(onlar?) geldi. Sebze falan kalmadı tabi bu arada.Ezdiler kırpık kırpık ettiler yetmedi, yuva yapacağız diye kolum kadar(!) çöpleri taşımaya başladılar. Yuva yaparlarsa bozamam kıyamam diye attım çöpleri.Saksıların üstüne altlıklarını kapattık uygun yer bulamasın da başka yere gitsinler diye.

 

 

            Ayakları burdan kesildi. Ohh rahatladık dedik.Baktık, balkon sevimsiz göründü gözümüze, gittik iki gül ve bir karanfil aldık geldik.Üstleri çiçek dolu, bir yığın da tomurcukları vardı.

 

 

            Ahh ah! Yine bir sabah,bir yerlerden gak gak diye bir ses geliyor.Bu da ne ki diye aranıyoruz evde. Bir de ne görelim? Balkonda bir saksağan… Karanfilin ve gülün tomurcuklarını koparmış, gagasıyla da bir güzel ezmiş atmış yerlere. Yine topraklar eşelenmiş dağıtılmış…

 

 

            Söylene söylene temizledim ortalığı. Ezilmiş tomurcukları içim acıyarak attım çöpe…

 

 

            Dün de balkonda buz kasesiyle yanında da minik bir tabakta leblebi unutmuşum.Sabah baktım yine bir saksağan. Kaseye başını sokmuş debeleniyor. Bağırınca uçtu gitti. Bir de ne göreyim üşenmemiş leblebileri bir bir kasedeki suyun içine doldurmuş.

 

 

 

images

 

 

            Bu sabah ta kocaman açmış gülümü koparıp ezmişler.Saksımı düşürmüşler, topraklar yerlere dökülmüş.

 

 

            Delireceğim yaa inat mı yapıyor bunlar bana?  Bütün yaz kuş kovalamakla geçti. Sonunda altlarını bağlayıp gagalarına düğüm atacağım görecekler günlerini.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

HANİ BENİM ÇOCUKLUĞUM..? NERDE HOROZ ŞEKERİM...?

 

 

Biz çocukken, oyunlarımız vardı. sokakta oynadığımız oyunlarımız. Mahallenin bütün çocuklarının birlikte oynadığı oyunlar. Gece yarılarına kadar içeri girmezdik biz. Açlıktan midemiz guruldardı da yine girmezdik. Bir  kere girersek,  bir daha çıkamama ihtimali vardı çünkü.” Artık eve gel “demekten bıkan annelerimiz, elimize üstüne sanayağ sürülü ekmekler verirlerdi. Bir taraftan oyuna devam eder bir taraftan da aceleyle yer bitirirdik ekmeklerimizi, yine sokakta. Mahalledeki herhangi  bir komşu teyzeden su isterdik, kendi annemiz yerine. Annelerimiz görürse eve çağırır diye.

 

“Yeter artık ! Sabahtan beri sokaktasın. Elin yüzün kapkara olmuş. Açlıktan öleceksin. Aklına yemek yemek gelmiyor oyun kalacak diye.” Arkadan da;”off of bu ne biçim kız çocuğu Allah’ım” diye söylenirdi  annem.

 

Ya babalarımız; onlara hiç yakalanmamak gerekti oyun aralarında. İtiraz hakkın falan olmaz öyle. Baba, “artık çıkmayacaksın yeter” dediği zaman. Çok üstelersen yerdin tokatı.

 

Hepsi tek katlı, bahçe içinde olan evlerin bahçeleri yetmez, sokaklarda oynardık oyunlarımızı.Geniş alan isteyen oyunlardı birçoğu. İp atlamak, Saklambaç, yakantop,istop,dalya  gibi. Sokaklar da şimdiki gibi değildi ki,nadiren bir araba,çokça da fayton geçerdi.Rahattık yani, alabildiğince rahat.

 

Tabi her zaman tatlı tatlı oynanmazdı.Kavgalarımız da olurdu sık sık. (Ben çok kavga edemezdim. Küserdim çokça) Çocukların kavgasına karışan büyükler de çıkardı mahallede. Annesi, arkadaşından dayak yemiş çocuğunu, elinden tuttuğu gibi sürükleyerek,dayak atan çocuğun annesine götürürdü şikayete.iki anne arasındaki bağırış çağırışla  mahalle ayağa kalkardı bazen.

 

Arkadaşımızla küsünce ”Ayağımın altı pekmezz  yala yalaa bitmezz” derdik. Arkamızı ona dönüp, ayak tabanlarımızın bir birini bir ötekini  ona doğru kaldırarak. Yazarken çok komik geldi şimdi:)

 

Çığlık çığlığa neşe içinde oynarken çocukları, anneler de komşunun bahçesinde toplanır,hem elişlerini  (işlengi-Kaneviçe-, dantel örgü vs ) yapar, çay içip sohbet ederlerdi.

 

Birçok ev işi imece usulü yapılırdı;

 

Biri badana yapacaksa komşular hemen yardıma koşardı. (Badana; kireçle yapılırdı.  Öyle yağlı boya plastik duvar kağıdı ya da başka bin türlü badana malzemesi yoktu. Bembeyaz kireçle boyanırdı evler ve mis gibi kokardı.Şimdilerde en sağlıklı boya olduğu söyleniyor kirecin)

 

Odun kömür mü taşınacak (kalorifer henüz kimsede yoktu) el birliği ile taşınıverirdi.

 

Akşam gezmeleri olurdu. Komşular ve akrabalar arasında.Kışın, sobanın üstünde közlenmiş kestane,Patlamış mısır, Kuru üzümle birlikte kavurga(Buğday kavurması)  ikram edilirdi misafirlere. İkramlar basit sohbetler koyu olurdu, TV yoktu çünkü henüz ülkede.  En önemli şey radyodan ajans (haber) dinlemekti.Asla kaçırmazdı büyükler ajans saatini bir de erkekler maç saatlerini.

 

Doya doya çocukluğun dostluğun akrabalığın ve komşuluğun yaşandığı , hayatların içiçe olduğu bir dönemden geliyorum.

 

Bugünkü çocukların gençlerin çoğunun, adını bile bilmedikleri çok zevkli oyunlar oynayarak büyüdüm. İstedim ki, biraz çocukluğuma döneyim. O oyunları bir kez daha hatırlayıp  hatırlatayım. Tanıtayım, yazımı okuyan gençlere ...

 

 

 

İşte, bizim çocukluğumuzdaki sokak oyunlarından sadece bazıları:

 

 

 

 

Aç Kapıyı Bezirgan Başı Oyunu;  İki aşamada oynanır. Şarkılı bölüm ve çekişme. Bir çizgi çizilir.Sayışarak, iki çocuk seçilir.Bunlar bezirgan dır. Bezirganlar diğer çocuklara duyurmadan, kendilerine birer ad takarlar. Mesela elma ve armut gibi.Bezirganlar çizginin iki yanında karşılıklı durur elele tutuşurlar ve ellerini yukarı kaldırarak kapı gibi yaparlar. Diğer çocuklar tek sıra halinde dizilir ve kervan olurlar.

Kervancılar, Aç kapıyı bezirgan başı şarkısını söyleyerek bezirganların oluşturduğu kapıdan geçmeye başlarlar sırayla.

Şarkının devamını “Arkamdaki yadigar olsun,yadigar olsun” söylerken, kapının içinde kalan çocuk, bezirganlar tarafından kollarının arasında sıkıştırılarak esir alınır.

Bezirganlar esir aldıkları çocuğun kulağına eğilir”elma mı armut mu?”der,esir hangi bezirganın ismini söylerse onun arkasına geçer. Oyun şarkılı olarak son çocuğa kadar devam eder. Sonra bezirganlar teker teker”bir sıçan, iki sıçan ”diye çocukları bırakırlar. Çocuklar diğer çocukların etrafını koşarak dolaşır tekrar kapıdan girip kendi bezirganının arkasına geçip belinden sıkıca tutar.

Sonra çekişme başlar.Bezirganların arkasında, iki grup halinde birbirlerinin bellerine sıkıca sarılan çocuklar, birbirlerini çekmeye başlarlar. Çizgiyi geçen ya da düşen grup oyunu kaybeder.

 

 

 

Saklambaç oynardık biz. Nasıl mı?  Şimdi de bilinen bir oyun bu ama biz gece oynar, komşu bahçelerde ve ağaç üstlerinde  saklanırdık. En az 3-4 kişiyle oynanır saklambaç.Oyuncular aralarında sayışarak bir ebe tespit edilir.

Bir tekerleme söylenir ebeyi seçmek için, mesela;

Ya şundadır  ya bunda
Keçe külah başında


gibi

Ebe, bir duvara ya da ağaç gövdesine yüzünü döner elleriyle gözlerini kapatarak saymaya başlar. Sayma işlemi bittikten sonra “sağım solum önüm arkam sobe” der “oldu” diye bağırarak gözlerini  açar. Bu arada bütün çocuklar çeşitli yerlere saklanmışlardır. Ebe diğerlerini ararken saklandığı yerden çıkan çocuk ebenin saydığı yere elini vurarak “sobe” der ve  ebe olmaktan kurtulur. Ebe birini görüpte ondan önce “sobe” derse, sobelenen ebe olur. Eğer ebe bir kişiyi görür ama ismini yanlış söylerse, herkes saklandığı yerden çıkar ve “çanak çömlek patladı” diye bağırırlar. Bu durumda ebe yeniden ebe olur.

 

 

 

 

 

cocuk-oyunlari-saklambac2 

 

 

 

 

Yakan top:

En az 4 kişiyle oynanır.Oyuncular yine bir tekerleme söyleyerek eşleşirler ve iki eşit  gruba ayrılırlar. Bir grup ortaya geçer, diğer grup ortadaki grubu vurmaya çalışır.Eğer atılan top birine gelirse o kişi oyun dışına çıkar ama  topu havada yakalarsa 1 tane can almış olur yani oyundan çıkmaz oynamaya devam eder.Ortadaki gruptaki herkes vurulunca diğer grup ortaya geçer.Ve bu sefer de ötekiler onları vurmaya çalışır topla.

 

 

 

 

  cocuk-oyunlari-yakantop

 

 

 

 

Yağ Satarım:

Önce bir ebe belirlenir. Oyuncular yüzleri birbirine dönük halka oluşturacak biçimde yere otururlar. Ebe eline bir mendil alır, arkasında saklayarak halkanın çevresinde dolaşmaya başlar. Bu sırada da oyuna adını veren şarkıyı söyler:


Yağ satarım, bal satarım,
Ustam öldü, ben satarım.
Ustamın kürkü sarıdır.
Satsam 15 liradır
Zam-bak Zum-bak
Dön arkana iyi bak


Dolaşırken mendili belli etmeden oyunculardan birinin arkasına bırakır. Arkasına mendil bırakılan çocuk, bunun farkına vardığı anda mendili alarak ebeyi kovalamaya başlar. Ebe, yakalanmadan onun yerine oturursa, mendili alan çocuk ebe olur; yakalanırsa, oyun aynı ebeyle devam eder.

 

 

 

 

1227583264786

 

 

 

 

Seksek : Bugün de oynanan bir oyun.
Seksek oyununda yere tebeşirle kare ve diktörtgenler çizilir ve numaralandırılır. Sırasıyla herbir kare ya da dikdörtgenin içine düşecek şekilde taş (düzgün yassı bir taş)  atılır. Tek ayakla seke seke son kare yada dikdörtgene kadar gidilir ve dönülür. Sadece dikdörtgenlerde yere iki ayakla basılır. Dönüşte taş alınır,  bir sonraki yere atılarak tekrar edilir oyuna. Çizgiye basan  ya da taşı doğru yere atamayan “yanar” yani oyunu kaybeder. Sıra diğerine geçer.

 

 

 

 

 seksek

 

 

 

 

İp atlama : İşte benim en sevdiğim oyun.Şimdi bile ip atlayan çocuklar gördüğümde ben de atlayayım mı ? dediğim ama bir iki zıplamada dilim bir karış dışarda nefes nefese kaldığım  oyun.

Daha çok kızlar oynar. (Gerçi benim kardeşimde oynardı ya.İzin vermezsek oyunumuzu bozardı) Tek başına ip atlamak isteyen çocuk boyuna uygun kalın bir ip alır ikiye katlar. iki ucundan tutarak ipi başının üzerinden çevirir. Bu arada da zıplayarak ipi ayaklarının altından geçirir.

Diğer bir ip atlama oyunu,en az 3 kişiyle oynanır.  iki çocuk uzun ve kalın  bir ipin iki ucundan tutar. İp çevrilirken öbür çocuklar sırayla zıplayarak ipi ayaklarının altından geçirirler. Bu sırada ipin düzgün çevrilmesi ve her çevrilişinde yere değdirilmesi gerekir. İp, atlayanın ayağına takılırsa oyuncu yanar.

Çift ip atlamaksa en keyifli olanıdır. Karşılıklı iki çocuk, uzun ve kalınca iki ipi iki ellerinde tutarak eşit hızda, bir birini bir ötekini çevirirler, içe doğru yada dışa doğru. İp atlayan çocuk, bu sefer iki ipe de takılmadan arasından atlamak ve ayaklarının altından geçirmek zorundadır.

 

 

 

 

 18

 

 

 

 

 Ve Kız çocuklarının gözde oyunu evcilik: Bunu anlatmaya gerek var mı? Evcilik oynamayan kız çocuğu hatta erkek çocuğu var mıdır?

 

 

 

 

 images.php

 

 

 

 

Et Top la oynadığımız bir oyunumuz daha vardı. Farklı büyüklüklerde şimdiki stres toplarını andıran, ( ceviz kadar olanları da vardı Portakal büyüklüğünde olanları da)toplardı. 1, 2 ,3  der bacağımızın birini kaldırır altından topu geçirirken buçuk derdik 4, 5 6 buçuk diye devam ederdik.10 buçuk ta biterdi.

Bir de bu topların büyük olanlarıyla oynadığımız bir başka top oyunu: Topu atabildiğimiz kadar yukarı atar, kendi etrafımızda top düşene kadar dönebildiğimiz kadar döner top yere düşmeden yakalamaya çalışırdık. Sonra, yine topu yukarı atar, bu kez top aşağı düşene kadar,  ellerimizi önde ve arkada birbirine vurarak ve bu arada da 1- 2-3-…diye sayarak topu tutardık. Tutamayan “yanar” sıra diğer oyuncuya geçerdi.

 

 

Ayrıca bir de genelde kız çocukların oynadığı, beş taş oyunu vardı ki,adı üstünde 5 tane, fındık büyüklüğünde muntazam taşla oynanırdı. Taşlar yere atılır. Taşların içinden  bir tanesi alınır ve o taş  yukarı atılır. Atılan taş yere düşmeden, yerden  bir taş alıp, aynı elle düşmekte olan taşı tutarak başlanır oyuna. Yerdeki taşlar bitince yine yere atılır taşlar ve aynı şekilde bu kez yerden ikişer ikişer taş toplayarak devam edilir. Sonraki el,  1 taş alınır yerden ve sonra 3 taş birden toplanır. Son elde, eldeki taşı atıp tutana kadar yerdeki 4 taş birden toplanarak atılan taşın tutulmasıyla biter oyun. Attığı taşı tutamayan ya da yerdekileri toplayamayan “yanar”Sıra diğer oyuncuya geçer.

Bunun 50 –100- 150 taşla oynanan versiyonları da vardı. Ki onlar daha zevkliydi.

 

 

 

Körebe, istop, birdir bir, uzuneşek, çember çevirme, misket,  köşe kapmaca, Yerden yüksek, çelik çomak, komen, çanak çömlek patladı, mendil kapmaca, topaç çevirme, kızak, gazoz kapaklarıyla oynanan oyunlar,ve  adını hatırlamadığım daha onlarca oyunumuz vardı bizim sokakta oynadığımız.

 

Ayrıca şarkılar eşliğinde (Yukarda , Aç Kapıyı Bezirgan Başı gibi)  oynanırdı birçok oyun sokakta .

 

Sokağın başından arabasının senini duyduğumuz, ki bu araba, hani şu, sinema girişlerinde cornflakes (patlamış mısır)satılan küçük “arabalar” vardır ya onları andırırdı. Üstünde tentesi vardı. Tentenin uçlarında rengarenk süsler asılı olurdu. Elle itekleyerek sürerdi dondurmacı arabasını. Tekerleklerin çıkardığı sesi ve dondurmacının”donnduu kaymakk”diye bağıran sesini duyar duymaz oyunu bırakır, herkes  evlerine koşuştururdu annelerinden para almak için. Parasını avcuna sıkıştıran, dondurma arabasının önünde kuyruk oluştururdu. Ben neden hiçbir dondurmada o dondurmanın tadını bulamıyorum..?

 

Ya da pamuk şeker veya horozşekeri satıcıları bizi oyunumuzdan uzaklaştırabilirdi yalnızca.

 

 

Biz dışarda oyun oynar bol oksijen alır enerjimizi toprağa akıtırdık. Çok yorulurduk birçok zaman oyun arası bir dilim ekmekle geçiştirirdik öğünümüzü. Kir pas içinde kalır, kavga eder küser barışırdık ama paylaşmayı bilirdik.

                                    Mutluyduk…