12 Eylül 2017 Salı

12 Eylül 1980




Tam da işe gitmek üzere hazırlanmaya başlamıştım ki, arkadaşım aradı " Darbe oldu. Sokağa çıkma yasağı var. Bugün daireye gitmeyeceğiz." dedi. Gün boyu radyo ve TV den Milli Güvenlik Konseyi'nin bildirileri okunmaya, marşlar çalınmaya başlandı. Tüm yurtta sıkı yönetim ilan edildi. Parlamento ve siyasi partiler feshedildi.

İyi bir şey oldu sanmıştım ilk günlerde.

Sadece kadınların çalıştığı şehirlerarasında; şeflerimizin makamında mesela binbaşılar, amirlerimizin makamında albaylar, müdürlerimizin makamında da paşaların oturuyor olmaları ve idarenin onların elinde olması dışında görünürde bize yansıyan olumsuz bir durum yok gibiydi.

Her gün onlarca genç ölüyordu sağ-sol çatışmalarında. Yolda, sokakta, çarşıda - pazarda artık nerede olduğunun bir önemi yoktu. Gençler ölüyor ve kim vurduya gidiyordu. Semtler - mahalleler, sokak sokak sağcı - solcu diye ayrılmıştı. Evimize giderken öteki tarafın kontrolü altındaki bölgeden geçmek zorundaydık ve her an, en hafifinden taşlanarak taciz edilebilirdik. Ya da daha kötüsü kurşunlanabilirdik. O halde iyi ki ordu yönetime el koymuştu. Hangi düşüncede olursa olsun artık gençler ölmeyecekti. Okullarına özgürce gidecek, derslerine korkusunca girebilecekler, yan yana oturacak ama düşman olmayacaklardı. Öyle sandık...

Sonradan anladık...


***

12 EYLÜL'ÜN BİLANÇOSU

*650 bin kişi gözaltına alındı, ağır işkencelerden geçirildi.*1 milyon 683 bin kişi fişlendi.*Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.*7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.*171 kişi işkenceden öldü. 144 kişi cezaevlerinde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü.*16 kişi "kaçarken" vuruldu. 95 kişi çatışmada öldü. 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.*43 kişinin intihar ettiği bildirildi.*71 bin kişi TCK"nin 141, 141 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi "örgüt üyesi olmak" suçundan yargılandı.*338 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.*14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına çıktı.*937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.*3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi.*400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü.*Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi.*Derneklerin, partilerin, Türk-İş dışındaki sendikaların faaliyeti durduruldu. Varlıklarına el konuldu.*Üniversite hocalarından 5000 kadarı görevden alındı, güvenlik soruşturmasına tabi tutuldu.*Belediye başkanları görevden alındı, yerine sıkıyönetim atama yaptı. *Sendikalaşma kaldırıldı, çalışanların kıdem tazminatı gibi kazanımları daraltıldı, ücretler ve sosyal haklar budandı, grev hakkı yasaklandı.*Zorunlu din dersi getirildi; Türk İslam sentezi bir kültürün milli kültür olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı; Diyanet İşleri'nde 260 din görevlisinin maaşının Rabıta-ül islam örgütünce ödenmesi onaylandı.


İnternetten. ensonhaber.com )

1 Eylül 2017 Cuma

ESKİ BİR BAYRAM GÜNÜ




Sokak sessiz. Babalar henüz bayram namazından dönmediler. Ama kapıları hep açık duran ve birbirine çok yakın mütevazi evlerden gelen seslere bakılırsa bayram telaşı başlamış bile.

Ben çoktan bayramlık elbisemi, bayramlık ayakkabılarımı giymiş salınıp duruyorum, bir içeri bir dışarı girip çıkarak. Sokağın başında, bizden iki ev ilerideki evin şu yaramaz oğlu merdiven basamağına oturmuş, kaşlarının altından gözlerini devire devire etrafı gözlüyor sinsice. Şimdiye kadar çoktan sokağa çıkmış yoldan geçen ve gücünün yeteceğinden emin olduğu çocukları taciz etmeye başlamış olması lazımdı ama annesinden sıkı azar işitmiş olmalı, yerinden kımıldamaması konusunda. Burnu akıyor yine ağzına doğru. Elinin tersiyle burnunu silip, sonra da jilet gibi ütülü, askılı kısa pantolonuna sürüyor elini. Yeni ayakkabılarını tükürüğüyle siliyor. Ve elini yine pantolonuna sürüyor. " Piiss! İnşallah annen kızar bayramlık kıyafetini kirlettiğin için..." diyorum kendi kendime, hırsla. Az sataşmıyor çünkü bana evlerinin önünden geçip Anneanneme giderken. Ya yolumu kesiyor ya saçımı çekiyor ya da arkamdan taş atıyor. Çok korkuyorum bu arsız oğlandan.

Karşı evden Ayşe çıkıyor dışarı şimdi de. " Baak! " Diyorum, kendi etrafımda dönerek, dönerken de elbisemi şemsiye gibi açarak. "Annem dikti elbisemi. " O da aynısını yaparak elbisesini gösteriyor. Onunkini de annesi dikmiş. Zaten herkesin elbisesini ya anneleri ya da mahalle terzileri diker. Hazır kıyafet alışkanlığımız yok henüz.

Annemin " Yardım et sofrayı hazırlayalım..." sesiyle içeri giriyorum. " Hiç rahat vermiyor, daha ayakkabılarımı gösterecektim."

Sonra camiden babalar geliyor, sokakta sıra sıra dizilmiş sohbet ederek.

Kahvaltıdan sonra Babamızın, Annemizin elini öpüp şu nereye saklandığını bir türlü bulamadığımız bayram şekerinin ortaya çıkmasını bekliyoruz heyecanla. Birer tane almamıza izin veriyor Annem, " Her gittiğiniz yerde bir tane alacaksınız anlaşıldı mı?" diye de tembih ediyor sıkı sıkı.

Bizim yaşıtımız çocukları olan komşulara ve akrabalarımıza birlikte gidiyoruz. Ve tabii ilk önce Sandıklılılara(!) gitmemiz gerekiyor. Onlar bizim ev sahiplerimiz. Saygıda kusur etmememiz gerek. Üst katımızda oturuyorlar. Onlara gittiğimizde yine gözlerim etrafta sandık arıyor. Daha önce de bakınmıştım ama Annemin sandığına benzer, kanaviçe işli ve dantelli beyaz örtüyle örtülü bir sandıktan başka sandık görememiştim. E o bizde de var. Neden onlara sandıklılılar deniyor o halde? Anlamıyorum. Bir de şu tam karşımda oturan evin babaannesinden korkuyorum. "Gürültü yaparsan saçlarını yolarım haa!" bakışlarını üzerime dikti. Nefes bile alamıyorum bir şey diyecek diye. Oysa gözlerindeki bir tek benim gördüğüm o korkunç ifade dışında yaşamıyormuş gibi hareketsiz oturuyor her zamanki köşesinde. Bir ara fırsatını bulup Gülhan'ın kulağına fısıldıyorum, " Dışarıya oyun oynamaya çıkalım mı..?"

" Birazdan misafirler gelir, Anneme yardım etmem lazım. Hem çok dersim var. Çalışacağım, çıkamam." diyor gıcık!

Sanki o kadar yüksek sesle konuşmasan olmaz di mi? Olmaz, olur mu hiç? Annem duysun ki, yine O'na methiyeler düzsün; ne kadar çalışkan, ne kadar uslu, annesine ne kadar yardımcı bir kız olduğu üstüne. Hah! İşte başladı Annem imrene imrene Gülhan'ı övmeye. Ay! Anladık her şeyin en iyisini Gülhan yapar. Bahçeyi bile en güzel o süpürür çalı süpürgesiyle. Peh! Gıcık işte gı - cıkk!

Off! neyse o kasvetli, çok bilmişlik kokan evden sokağa attık kendimizi. Anne - Babalarımız bizi bırakıp kendileri devam edecekler bayram ziyaretlerine.


Biz çocuklar mı..? Üçer beşer toplanıp mahallede tanıdığımız ne kadar komşu varsa kapılarını çalıyoruz, ellerini öpüp, bayram şekeri ve bayram harçlığı toplamak için. Bazılarımız iyice abarttı. Yoldan geçenleri durdurup. "Amca bayramın kutlu olsun." diye ellerine yapışıyorlar öpmek için. Ben o kadarını yapamıyorum. Kim en uyanıksa en çok o topluyor parayı ve şekeri. Tam zamanında geçiyor dondurmacı da. " Doondu gaymaakk..." diye, çın çın çınlayan çıngıraklarıyla mahalleyi neşeye boğan seyyar dondurma arabasını iteleyerek.

Akşam; yapış yapış ellerimizin yeni elbisemizdeki izleri, ter ve tozdan çamura bulanmış yüzlerimiz ve sabah ilk kez giydiğimizde yere basmaya kıyamadığımız ayakkabılarımız tanınmaz halde eve geldiğimizde azarımızı işitiyoruz tabii. Anne - Babamızı daha fazla kızdırmamak için sessiz ve hızlıca yemeğimizi yedikten sonra başlarımız önde uslu çocuklar olarak yatağımıza gidiyoruz.

Şimdi mi..?

Bayram gelmiş bana ne. Hani Annem, hani Babam, aile büyüklerim ..? Onlar olmadan ne anlamı, ne tadı var ki bayramın..?


Bayramınız kutlu olsun.


Tadı tuzu bol nice bayramlara...

nurten y tartaç

20 Ağustos 2017 Pazar

BAKIN NE ANLATCAM




Ordan burdan, suya sabuna dokunmadan, hafta sonu çerezi niyetine :)

Geçenlerde yürüyüş yapmak için çıktığımızda kaldırımda bir köpek gördük. Biz caddeden karşıya geçmek için arabaların azalmasını beklerken, köpek yanı başımıza gelip bizimle beklemeye başladı. Yolun yarısını geçtik, köpek de bizimle birlikte geçti. Orta refüjde bu kez de karşı yönden gelen arabaları beklemeye başladık. Köpek de bizimle birlikte bekledi. Biz yolu geçerken yine bizimle birlikte o da geçti. Biz hayretle birbirimize bakıp gülerken, kaldırımda bizden ters yöne doğru yürümeye başlayan köpek durdu, arkasını döndü, bize baktı bir süre, sonra yürüdü gitti. Sanki " Çok teşekkür ederim, sizin yardımınızla güvenle caddeyi geçtim." der gibi.

Ha bir de; şu TV lerde gösterilen trafik lambasını bekleyen köpek haberi vardı ya, işte biz öyle bir olaya da şahit olmuştuk. Sahiden de köpek yeşil ışığın yanmasını beklemiş ve yanınca da sakin sakin karşıya geçmişti.

Parmaklarım uyuştu valla onu yazma, bunu yazma... Siyaset 'cıs!' konu, yazma yanarsın. Yanmak deyince aklına yanan ormanlar gelir... Yazma... yapmaa... Kov o düşünceleri aklının kuytu köşelerine. Deli misin..? Banka, borsa ı ıh! işin olmaz, ne anlarsın? Ekonomi şahlanmış gidiyor, maşallah. Neyini yazacaksın..? Turizm mi o da ne..? Turistin vızır vızır kaynadığı zamanlarda yüzümüze bakmıyordu turizmciler. Şimdi krallar gibi ağırlanıyoruz otellerde, sahillerde. Ohh! Ne rahat hayat, daha ne olsun? Eğitim... Sana ne..? Çocuklarını öven yolda kalır derler, o konuda da yazma, yanılırsın. Kocanı övsen zaten olmaz, ayıp bi şii... olsa olsa yerden yere vurmalısın o da sana olmaz. Evini, eşyanı, takılarını, giydiğini, yediğini, içtiğini mi anlatacaksın? Görgüsüz derler adama. Dedikodu... bak işte o pek keyifli bir konu ama o da olmaz bu kadar ortalık yerde. Konunu komşunu, arkadaşını anlatamazsın. Ya okurlarsa..? O da yazılmaz.

En sağlıklısı(!) hayvanları anlatmak. Yersen de, sevsen de, yerden yere vursan da, ne sesleri çıkar, ne sesini keserler zavallıcıklar.

Ve hayvanları hafife alıp küçümsemeyiniz lütfen. Öyle zaman olur ki, şaşar kalır en akıllı benim diyen insan.


n y tartaç




18 Ağustos 2017 Cuma

RÜYA BU YA...




Hep aynı şekilde görüyorum rüyalarımda Babamı. Çok benzer rüyalarda. Son zamanlarda daha da sık. Yıllar önce (1988 yılında ) çok genç sayılacak bir yaşta kalp krizi sonucu kaybettik Babamı.

Rüyalarımın hepsinde de aslında ölmemiş Babam. Biz öldüğünü sanıyor muşuz oysa O çok uzaklara gitmiş bize hiç haber vermeden. Ve bunu öğrendiğimizde öyle büyük bir özlemle geleceği zamanı bekliyor muşuz ki...  Şimdiye kadarki rüyalarımda gelmiyordu ve uyandığımda hala hayal kırıklığı hissederdim. 

Bu gece yine benzer rüyalardan birini gördüm. "Bu kez öldü sandığımız Babamız çıkıp gelmiş. Aradan on dört yıl geçmiş ve biz yaşadığını bilmiyor muşuz. Uzak diyarlarda bir yerde evlenmiş ve bir oğlu varmış. Bunu duyunca çok kızıyorum, kalbim acıyor sanki gerçekmiş gibi. Ama özlem öyle ağır basıyor ki... Gözlerimi Babamdan alamıyorum. Bembeyaz bir gömlek giymiş. Babam ne kadar da yakışıklı diye düşünüyorum. Sonra ağlamaya başlıyorum. Annem ağlama geldi işte Baban, yaşıyor bak diyor. Tutamıyorum kendimi hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Babam da dayanamıyor ve o da ağlamaya başlıyor. Sımsıkı sarılıyoruz birbirimize ağlayarak."

Dediğim gibi Babamı ne zaman rüyamda görsem, yaşadığının haberini alıyormuşuz. Ve hepsinde de özlem içinde gelmesini beklememize rağmen gelmiyormuş. Bu kez bu benzer rüyamda Babam gelmişti.

Rüya yorumlayabiliyor musunuz acep ? :) Neden hep böyle rüyalarda görüyorum Babamı ben  :)



17 Ağustos 2017 Perşembe

KEDİLERİN EN AKILLISI



Bir süre önce bu yazıyı paylaşmıştım. 


"Ailemizin yeni sürpriz üyesi Miya. Ayağı öyle kötü yaralanmış ki, Mert dayanamamış eve almış. Tedavi sürecinde acı içinde kıvranmış Miya'cık. (İsmi de Miya olmuş:) ) Veteriner bayıltmak zorunda kalmış iğne ve pansuman sırasında. Başındaki hunisi, bacağındaki sargısı ve ağrısı nedeniyle uyuyamayan kedinin başında sabahlamışlar günlerce Mert ve arkadaşı. Biz tatilden döndüğümüzde hunisi hala başında olduğu için sağa sola çarpa çarpa yürümeye çalışan Miya şimdi artık gayet sağlıklı,hatta evde saltanatını ilan etmiş durumda. 😄


Beni tanıyan arkadaşlarımın hayretler içinde kaldıklarını görür gibiyim. Bilirler çünkü hayvanlardan abartılı derecede korktuğumu. Ama hiç yaklaşamasam da bütün hayvanları çok severim. Gördüğümde korkudan kaskatı kesildiğim örümceği bile severim aslında. Çünkü yaşama ve doğaya katkılarından dolayı tüm canlılara saygı duymak gerektiği inancındayım.
Yani kedimiz geldiğinden beri sevgim ve vicdanım korkumu bastırmış gibi görünüyor. 😄"


***

İşte face'de anlattığım bu kedicik bir süre bizde kaldıktan sonra dışarı özlemiyle yandı tutuştu. Zavallıcık balkon demirlerinin arasından başını çıkarıp dalgın gözlerle uzun uzun bahçedeki diğer kedileri, kuşları izlemeye, dış kapının önünde durup acı acı miyavlamaya başlayınca sokağı özlemiş olmalı, dışarı çıkmak istiyor, eziyet etmeyelim zavallıya salıverelim diye düşünüp kapıyı açtık. Ok gibi fırlayıp kaybolmuştu kedicik.
Bir iki gün hiç görünmedi ortalıkta. Aslında yaralanmadan ve bizde kalmaya başlamadan önce de ara sıra görürdük apartmanın önünde boylu boyunca uzanmış uyurken, keyifle yalanırken. O yüzden endişelendik başına bir şey gelmiş olmalı diye. 

Bir süre sonra tekrar çıktı ortaya. Bizi gördükçe peşimize takılıyor, asansörün kapısı açılır açılmaz bizden önce içeri dalıp bizim kata gelince asansörden bizden önce inip, diğer dairelere değil doğruca bizim kapımıza geliyordu. Oturan kedi biblolarındaki gibi oturup, burnunu kapıya dayıyor, gözlerini kapı tokmağına dikip açmamızı zor bekliyor, bizden önce içeri dalıyordu. Doğruca balkona çıkıyor, masum kedi pozisyonunda gözlerini bize dikiyordu tekrar.

" E hani benim örtüm nerede, niye kaldırdınız?" der gibi.
Her geldiğinde altına serdiğimiz örtüyü serer sermez de üstüne upuzun uzanıp derin, serin ve huzurlu bir uykunun kollarına bırakıyordu kendini. Saatlerce saatlerce saatlerce uyuyordu.

Ertesi gün ev halkı ne zaman uyanmış ve evde koşuşturma başlamışsa ancak o zaman "Maaaww! " diye balkondan antreye geliyor, yine en masum pozunu takınarak burnunu kapıya dayıyor, " Yeter artık bu kadar misafirlik, hadi bana eyvallah..." demek istiyor, (herhalde) biz de kapıyı açıp çıkmasına izin veriyorduk. Çıktıktan sonra hemen gitmiyor, önce paspasın üstüne uzanıyordu.
"Gidecek misin, girecek misin kızım, karar ver ama işim var. " diyordum. Gelip tekrar bacaklarıma dolandıktan sonra arkasını dönüp gidiyordu; "Ay şekerim... gidiyorum ama bu sizin ikramınızdan hoşnut olmadığım anlamına gelmiyor. Yine geleceğim." der gibi Catwalk yürüyüşüyle, sakin, edalı, kendine güvenli adımlarla. Bizi kullanıyor muydu ne? :)
 İlk günlerde tekrar içeri almayacağım diye inat etsem de dışarıdan mikrop taşıyacak korkusuyla, oğullarımın ısrarı ve kedinin de balkondan başka yerde gezmeyecek kadar düşünceli bi konuk olması inadımı kırdı. Hem Mert aşılarını yaptırmıştı nasıl olsa.
 "Olsun! zavallıcık bizi seviyoo bee. Noolcek! Ben de kediye/hayvana alışmaya çalışıyorum böylelikle. " 

Neyse efenim, geçen gün apartmanın önünde alt kat komşumuzu bizim(!) kedimizin önüne kuru mama ve su koyarken gördüm. "Bu bizim kedi sayılır bazen bize gelir uyur, ertesi gün çıkar gider." dedi komşum. "Ne! Bize de aynısını yapıyor." dedim. Gülüştük, vay uyanık vay diye. Dün de onuncu kattaki genç kızı yine apartman önünde onu severken gördüm. " Kızıımm! aşkıımm! Kaç gündür gelmiyorsun, nerelerdesin? " demez mi? Yok artık, bu kadarına da pes derken giriş kattaki delikanlı geldi yanımıza, "bize de gelir bazı günler, yer içer, uyur ertesi gün gider dedi.

 Anlayacağınız bizi çok sevdi diye sevindirik olduğumuz kedimiz Miya'cık meğer apartmandaki her kedi seven dairenin gözde konuğuymuş. Şu anda da balkonda mışıl mışıl uyuyor. Bakalım yarın hangi komşuyu seçecek sabahlamak için.

nurten y tartaç




4 Ağustos 2017 Cuma

NAKLİYE KAMYONUNUN ÜSTÜNDEKİ İŞÇİ



Cehennem sıcağı dedikleri sıcaklıkta hava. Güneş sanki tüm öfkesini bir anda kusmak ister gibi dimdik yolluyor ışınlarını o saatte.

Nakliye kamyonunun üstünde bir işçi O.

Göz çukurlarında biriken terler, kavruk suratındaki çatlaklardan yol bulmuş akıyor. Bir elinin tersiyle alnını, yüzünü silerken, öteki elinin işaret parmağını sallıyor karşısındakine; sanki yaşadıklarının ya da yaşayamadıklarının suçlusu kendisiyle aynı şartlarda bir hayatı yaşayan o arkadaşıymış gibi. " Öte dünyada bu zenginlerin yakasına sarılıp..." okkalı bir küfür savuruyor sonra.

Ah be işçi kardeşim ah! Ya o zenginler yine locada, sen yine açık tribünde yer bulabilirsen ne olacak, hiç düşündün mü..?


nurten y tartaç

14 Temmuz 2017 Cuma

SAKSAĞAN SAVAŞLARI




Saksağanlar bizim siteyi mesken tuttu tutalı onlar hakkında kültürüm epeyce arttı. 

Siyah - beyaz alacalı, irice, uzun zarif kuyruklu ve karga ailesine mensup kuşlardır saksağanlar. 

 Ele avuca sığmaz, yaramaz, sürekli telaşlı halleriyle kuşlar aleminin hiperaktif çocukları olduklarını düşündürürler bana hep.

Kavgacı, öfkeli, saldırgan ve hatta hırsızdırlar aynı zamanda. 

Arkadaşım anlatmıştı; apartmanlarının beşinci katında masaya serilmiş cevizleri bir bir ikinci kat komşunun balkonundaki sedirin altındaki kutunun içine taşımış bir saksağan. Komşu bir sohbet esnasında anlatmış, sedirinin altındaki kutunun cevizle dolduğunu ve takip edince bunların bir saksağan tarafından taşındığına şahit olduğunu. Beşinci kattaki komşu da böylece öğrenebilmiş cevizlerinin nereye gittiğini.

Saksağanlar sokak kavgaları yaparlar bizim sitede sık sık. Hani şu eski filmlerde görmüşsünüzdür; iki çocuğun masum sataşmasıyla başlayan kavga annelerin eteklerini toplayarak, terlikleriyle sokağa fırlamalarıyla büyür ve saç saça, baş başa ciddi bir kavgaya dönüşür ya işte öyle. Bizim saksağanlar arasındaki kavga da önce iki saksağanın ağız dalaşıyla(!) ve ufak sataşmalarla başlar, bir de bakarız üç dört tane olmuş bağır çağır bir kavgaya tutuşmuşlar. Amaan ne kalabalık ağızları var bir bilseniz... Artık neler sayıyorlar, ne küfürler ediyorlarsa birbirlerine... 
Ya böyle birbirleriyle ya da bir ağaç dalında mahsur bıraktıkları bir kediyle didişir dururlar. Önce bir saksağan kediye musallat olur, sağında solunda kah uçarak, kah konarak, kuyruğunu çekiştirerek. Sonra hoop bir ağaç dalına sıçrar. Zavallı kedicik sinirlenmiştir ya bir kere, saksağanın peşinden tırmanır ağaca. O tırmandıkça saksağan uçup bir üst dala konar. Arada sırada iyice yanaşıp kediyi cart sesiyle taciz eder. Bunu gören diğer saksağanlar da oyuna dahil olurlar tabii. Sonunda kedicik inemeyeceği bir dala tırmandığı için bütün gün ağaçtan inebilmek için yollar arar durur. 

İşte iki gecedir siteyi cırlak sesleriyle ağaya kaldırıyorlar. Dün gece uykumdan ettiler beni. Şu anda yine ya bir şey yakaladılar onu paylaşamıyorlar ya da birbirleriyle kavga ediyorlar. Karanlıkta dertleri nedir anlayamadım ama bu gece de uyutmayacaklar anlaşılan beni.

n y tartaç



6 Haziran 2017 Salı

MEVSİMLİK İŞÇİLER VE BEN...




Meyve hasadı baslamıştı Kuşadası civarındaki bahçelerde. Kasaları tıkış tıkış kadınlı erkekli, genellikle gençlerle dolu kamyon ve kamyonetlere rastlıyorduk yolda sık sık. Zaman zaman duyduğumuz "Aşırı yük nedeniyle mevsimlik işçi taşıyan aracın devrilmesi sonucu..." gibi haberler nedeniyle dikkatimi çekiyordu bu araçlar.

 Yol yapımı çalışması olduğu için uzun uzun olduğumuz yerde çakılı beklediğimiz günlerden birinde, sıkıntıdan arabanın içinde oflayıp puflarken yanımızdaki kamyonetten gelen kahkahalar dikkatimi çekmişti. Üstü brandayla kaplı kamyonet kasasında, neredeyse birbirinin üstünde oturan insanlar neşe içinde konuşup gülüşüyorlardı. Kolunu tamamen dışarı sarkıtmış bir genç kız ağzındaki sakızı abartıyla, sanki sakız çiğnemiyor da, taş öğütüyormuşçasına bir gayretle çiğneyip kocaman balon yapıyor, patlayan balon ağzına burnuna yapıştıkça gülmekten kırılıyor onun kahkahası kasadaki diğerlerini de kahkahaya boğuyordu. Bir an genç kızla göz göze geldik. Ve gülmeye basladım. O yanındakilere işaret etti, hepsi birden eğilip bana baktılar, gülümsedik birbirimize... Anladım... Sahiden de gülmek bulaşıcı bir eylemdi. O kadarla da kalmıyordu; gülmek mutluluk saçan bir eylemdi aynı zamanda. Deminki sıkıntılı ruh halimden eser kalmamıştı çünkü. Nihayet trafik ilerlemeye başlayınca kamyonetin içindekiler bana, ben de onlara el sallayarak ayrıldık yollarımıza.

Dedim ya bahçelerde meyve hasadı başladı diye... Ağaçların dalları kırılacak neredeyse dut, kayısı, şeftali yükünden. Erikler henüz olmamıştı ama onlar da dayanılmaz bir cazibeyle süslüyorlardı dallarını. E biz zavallılar manavda, pazar tezgahında görüyoruz meyveyi. Ağaçta meyve bulmuşuz durur muyuz? Sahipsiz dutlardan erik ve kayısılardan nasiplendik de şeftaliler hep bahçelerde... Bakıp bakıp geçiyoruz yanlarından ağzımız sulana sulana. Bir de koku ki hıım! dayanılır gibi değil.

Sonunda dayanamadım ben de tabii. "Durdur arabayı Merih bir tane alacağım." dedim.
"Ayıp be!" dedi önce ama durdu naapsın :)
Derler ki; üç kez seslenecek mişsin, sahibi varsa duysun diye...
" Bu bahçenin sahibi var mıı?" diye seslendim ben de üç kez. Kimse ses vermedi. Gerçi Merih bile duymamış sesimi yanıbaşımdaki arabanın içinde, cam açıkken. Ama naapabilirim, seslendim işte.

İşte ben o şeftalinin tadına doyamadım. O ne lezzet, ne koku öyle... Bizim Ankara'da yediklerimiz şeftali falan değilmiş demek...

Neyse efendim... Ertesi gün yine şeftali bahçesinin yanından geçerken, bahçede çalışan mevsimlik işçileri gördüm. " Ben birkaç kilo şeftali isteyeceğim. Ücretiyle değil mi, belki verirler..." dedim, daldım miss kokulu bahçeye. Irgat başı derlermiş, şefleri geldi yanıma. "Olur mu ücret abla, ikramımız olsun..." dedi.

Tam teşekkür edip çıkıyordum ki; geçen gün kamyonette gördüğüm sakız çiğneyen kız tanıdı beni. Biraz sohbet ettik. Sanki uzun süredir birbirimizi tanıyormuşuz gibi samimi ve içtendiler... 
Üç kuruş para için sabahtan akşama kadar durmaksızın, üstelik oruç oruç çalıştıklarından dert yandılar. 

 Siz burada üç kuruşa, - neredeyse boğaz tokluğuna - çalışırsınız, üreticinin cebine de sizinki kadar ancak girer, belki masrafını bile karşılayamaz, biz tüketiciler altın alıyormuş gibi sayıyla alırız, kazanan komisyoncular olur... Diyemedim. Haklısınız dedim sadece, boynumu büküp...

nurten y tartaç


(Fotoğraf çekmeme izin verdiler.)









Bu genç kız on beş günlük evliymiş. Evlenir evlenmez çalışmak için  Kuşadası'na gelmiş eşiyle birlikte.




Bu yakışıklının bir sevdiği varmış. Başlık parası biriktirmek için çalışıyormuş.





4 Haziran 2017 Pazar

Bir Bilsen



Hani
Her sokağı denize çıkan o şehir var ya...
Ve
O şehrin sokaklarında ayak izleri...
Hani
O izlerden biri senin ya...
Bilmezsin...
İşte
Ben o ayak izlerine basa basa yürür
Denize ulaşırım...
Denizin en mavisine
Mavinin en derinine
Derin denizlerin en serinine.
Sana...
Senin peşinden...
Bazen hayalimde
Bazı rüyalarda...
Kalbimin dehlizlerinin çıkmazlarında
O kızıl renkli gizler ülkesinde
Gönüllü kaybolurum
Ellerin ellerimde
Sen bilmezsin...

Nurten y tartaç
9 Mayıs 2017



11 Mayıs 2017 Perşembe

BİR GÜNE SIĞDIRSAM SEVGİMİ





Melekler bir günlüğüne,


yalnızca bir günlüğüne

seni bana gönderseler Annem.

Tam da Anneler Gününde olsa.

Sevgimi bir güne sığdırsam.

Hasretimi...


Hatta öfkemi… Gittin diye.

Bir güne sığdırsam 

bir ömre sığdıramadıklarımı.

Anam desem... Canım Anam!!!

Nasıl da özledim bir bilsen…

Sıcacıkmış yüreğin.

Yumuşacık ellerin.

Unutmuşum …


Dinle bak;

bir bir anlatayım sensizliği...

Bendeki yokluğu...

Yokluğunu...

Yokluğunda yapamadıklarımı…

Mesela;
 nasıldı tereyağlı, mercimekli bulgur pilavı..?

Kaç yıllık kadınım ama olmuyor seninki gibi.

Sordum... Doğru dediler.

 Öyle yapılır zaten…

Anne eli değmediği içinmiş

 tadındaki eksiklik.

Bu önemli değil de;

yolda, sokakta gördüğüm,

bir an gelip sen sandığım

o teyzeler var ya!

Koşup sarılmak istiyorum bazen.

Yapamıyorum.

Burnumun direği sızlıyor,

ağlayamıyorum...


İşte buna dayanamıyorum Annem…


Hadi! Yatayım dizlerine,

okşasana saçlarımı yine.

Yarısı çarpan,

yarısı suskun yüreğimi anlatayım sana.

Ben ağlayayım,

sen sar yaralı göğsüne beni.

Kim bilir kıyamaz belki melekler,

bırakırlar seni bana…


nurten y tartaç


 6 Mayıs 2011

13 Nisan 2017 Perşembe

HİÇ BİTMEYEN KİTAP



Zaman zaman düşünürüm, hatta çok düşünürüm; eğer bana ikinci bir şans verilseydi nasıl ve ne kadar değiştirebilirdim hayatımı diye. 

Aslında herkese hayatının bazı dönemlerinde ikinci bir şans verilirmiş. İşte bu şansı nasıl değerlendirdiğimiz hayat yolumuzu belirliyor olmalı.

Şöyle ki; eğer kazandığınız o sınavın mülakatına sırf tatilinizi ertelememek için girmekten vazgeçmeseydiniz bugünkünden çok daha farklı bir hayatınız olabilirdi. 

Piyango bileti satıcısının gözünüzün içine soktuğu o bileti elinizin tersiyle itip, satıcıya dövecekmiş gibi bakarak yolunuza devam edeceğinize, "Hadi ver bakalım." demek sizi milyoner edecekti belki de... 

O gün, o saatte, orada olduğunuz için bugün hayatınız böyle. 

Kaderimizi seçimlerimiz belirliyor demek ki. 

Seçimlerimiz / tercihlerimiz başka olsaydı nasıl bir hayatımız olurdu..? Daha zengin, daha mutlu, ünlü biri, çok saygın biri..?

Ya da belki tam tersi olacaktı... Kim bilir..?

İşte tam da bu konuyu işleyen bir kitap okuyorum.  'ŞAHANE HATALAR' 

 Normal bir kitap okur gibi sayfa sayfa ilerlemiyorsunuz. Kitabın baş kahramanı sizsiniz. Birinci bölümde okulunuz bitiyor ve...
birinci bölümün sonunda size iki seçenek sunuluyor.
Ya üniversiteye devam edeceksiniz...
Ya da okulu bir süreliğine erteleyip seyahate çıkacaksınız.

Her bölüm sonunda iki şık sunuluyor ve tercihlerinize göre başka başka hayatlar yaşıyorsunuz. ( Kitap sizi tercihinize göre bir sayfaya yönlendiriyor.) Maceranız ölümle sonlanana kadar seçimlerinizin sizi götürdüğü sayfadan devam ediyorsunuz okumaya.

Ya harika bir hayat yaşayıp mutlu bir sonla bitiyor ömrünüz ya  normal sıradan bir yaşantınız oluyor veya berbat bir hayat sürüyorsunuz. Beklenmedik bir anda trafik kazası, kaza kurşunu, terör saldırısına vs. de kurban gidebiliyorsunuz.

Belki yüzlerce kez başa dönüp tekrar tekrar başka seçenekleri tercih edebiliyorsunuz. ( Aynı seçeneklerden devam edip başka bir bölümde başka seçeneğiniz olabiliyor, hayatınız ölümle son bulana kadar. ) Yani bitmeyen bir kitap bu kitap. :)

Çok keyifli, ilginç ve acaba şu şıkkı tercih edersem neler yaşayacağım diye meraktan elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap. Okumalısınız.


  nurten y tartaç

9 Nisan 2017 Pazar

"SON GÜZ FIRTINASI"





Blog Dostum Abim Mehmet Osman Çağlar'ın ilk öykü-romanı "Son Güz Fırtınası" nı okudum. 

Geçmişle bugün arasında gidip gelen romanda bir ömür, akıcı bir dille süslemeden ve bazı bölümlerde cesurca kaleme alınmış. Belirli bir yaşa gelmiş birçok insana tanıdık gelecek siyasi olaylar ve o fırtınalı dönemde yaşanan aşklar, güncel hayattaki iş koşuşturması sade ve bir o kadar vurucu bir dille anlatılmış.

Fırtınalı dönemler ve 68/78 kuşağı... İdealist ama harcanmış, yitik kuşak. Sadece daha güzel bir dünyada yaşama arzusuyla ve bu idealle ülkesini daha güzele götürmekten, ülkesini sevmekten başka kaygısı olmayan gençlerin bu uğurda ödediği bedeller... Mahallede, okulda, komşular arasında, aynı evde bile yaşanan sağ-sol çatışması, bir sokaktan ötekine geçilemeyen o yıllar. Acılar, kayıplar, işkenceler...
 Nasılda benzeşiyor bu günlerle. Oyun hep aynı oyun. Senaryo bile aynı. Ama biz piyonlar her seferinde inanıp düşüyoruz aynı tuzağa.

İşte bütün bunlar gayet net bir dille anlatılmış kitapta.

Hangi fırtınayla savrulursa savrulsun genç bedenler yine de kalplerin sevgiyle çarpması... 

Belki biraz buruk, yarım kalmış ve fırtınadan nasibini almış...

 "Bu aşk tesadüf değildi. İnce bir sızının içimize serpiştirdiği kristal kırıklarının yaramızı hem kanatması hem kabuk bağlayıp iyileştirmesiydi. Ve dediğin gibi aşk pişmanlık duymamaktı."

 ( Sayfa 14 )

" Ne zaman kendine kaçsa, o eski büyülü günlerin içinde gerçeği arasa, hep eksik kaldığını, yaralı ideallerin aşkla birlikte taşınmadığını görüyordu." 

( Sayfa 40 )

" Hepimiz sürgündük... Farkında değildik belki ama hepimiz aykırıydık. Olmayacak ütopyaların peşinden koşan hoyrat hayallerini süsleyen, beyaz güvercinli uçurtmaların atlas kağıdı olmak istedik hep..." 

( Sayfa 40 )

Blogtan tanıdık bazı bölümler... Carmen gibi. Ve yine içim titreyerek okuduğum, doğunun çetin kış şartlarına kurban verilen canlardan esinlenip yazılan 'İva'  öyküsü gibi. 

Tabii ki, bürokrasinin çarpık işleyiş biçimi de göz ardı edilmemiş çalışma hayatını konu eden bölümlerde.

***
"Son Güz Fırtınası" kitabım kitaplığımda yerini aldı ama yanını boş bıraktım bundan sonraki kitabınız için. 

Kutluyorum Mehmet Osman Çağlar. Keyifle okudum. Emeğinize kaleminize sağlık. 





16 Mart 2017 Perşembe

HAYAL



Bir hayalimiz vardı...

Nohut oda, bakla sofa.
İki göz bir baraka.

Dünyanın bütün çiçeklerini açtıracaktık bahçesinde.
Mavi nurdan bir ırmak 
gölgede bir salıncak...
Sandalla mehtaba bile çıkacaktık...

Her sabah dağların ardından 

sancıyla doğurduğumuz güneşi
her akşam ufukta batıracaktık,
denizi de boyayıp rengine

Akşam eve dönecektin

mesela balıktan...
Yakamozlar yanıp sönecekti gözlerinde.
Sen yürüdükçe,
deniz yürüyecekti ardın sıra dalga dalga.
Ben yokuş aşağı koşacaktım sana.
Yüzüme yayılmış kucak dolusu gülüşümle.

Biz sarılınca birbirimize
karlar eriyecek, kuşlar ötecek,
sarı yapraklar bile yeniden yeşerecekti dallarda.


Olurdu...
Mümkündü...
Zamana kalmıştı.
Ha bugün ha yarındı.

Bu şehir; 

çok katlı cam kafeslerde
çürütmeseydi dirseklerimizi...
Dev ayaklarının altında ezmeseydi
bedenlerimizden önce ruhlarımızı...

Ve

çarkın dişlileri arasına sıkışmış
 kızıl gözlü, kızıl renkli
bir kuşun kanadından,
is kokulu, kirli gecenin karanlığına
kan damlar gibi,
kanamasaydı kırıklarından saf kalplerimiz;
her umut ettiğinde
her güvendiğinde
her sevdiğinde...

Zamana kalmıştı her şey.
Ha bugün, ha yarındı.


Bir hayalimiz vardı.

Olacaktı...

nurten y tartaç

15 Mart 2017 Çarşamba

BİR HİS








Çoktan kayboldu sanmıştı aklının karmaşa denizinde...

Bir renk, bir kokuydu belki

Eski bir yara, rutubetli havalarda sızlayan

Bir his...

Unutulmuş.

Balık olsa takılmazdı oltasına

Tutsa... kayar giderdi parmaklarının arasından

Oysa o

Erguvan mevsimi akşamlarından birinde

Çıkıp gelmiş yerleşivermişti kirpiklerinin ucuna...

Islak toprak kokusuna karışmış

Serin bahar rüzgarıyla gelen reyhan kokusu gibi...


Ve geldiği gibi aniden

Olgun başaklar misali

Rüzgarda saçlarını savurarak

Aynı yarayı kanatıp aynı yerinden

Yırtarak sessizliği

Bir gece kuşu çığlığıyla

Karıştı gitti karanlığa...



nurten y tartaç

Nisan 2016

27 Şubat 2017 Pazartesi

HAYAL Mİ GERÇEK Mİ




Yıldızlar yanar gözlerimde
Ellerimde bir avuç olmuş dünya
İnsanlar küçülmüşler
Ve öylesine uzak sevgiler
  
Uzak diyarların düşler sokağından
Kuş sesleri çalınır kulağıma
Hep aynı şarkıyı söyler gibi ötüşürler
Serçe midir, bülbül müdür 
Neyedir, kimedir feryatları bilemem

Yılan gibi kıvrım kıvrım uzayıp gider yollar
Hem hasrete, hem vuslata gebedirler
Geride kalan sızlatırken yüreğini
Diğeri kuşlar gibi uçar, kavuşmanın coşkusuyla
Her yol kavşağında

Yarı uyur yarı uyanık, dalar giderim 
Gemiler geçer gözlerimin ufkundan
Hayalet yolcular dans eder güvertesinde
Sisler arasında ahenkle

İşkencenin süresini uzatır mı gerçekten umut etmek
Gerçeği duymak, görmek, bilmek yerine
Hayallerle mi avunmalıyım kendimce
Bir ben değil ki
Koca bir nesil kaybolmadık mı
Hayallerle gerçekler arasında

Bir iz bırakmalıydı oysa insan 
 Göçüp giderken bu dünyadan 
Sokak sokak dolaşıp
 Milyonlarca ayak izine
Kendi izlerini de katarak


        nurten y tartaç
         27 Şubat 2017



10 Şubat 2017 Cuma

GEÇİYORDUM UĞRADIM


                                          ( İnt. Josephine Wall )

"Geçiyordum uğradım..." dı sanki hayatı...

"Geç buyur!" demişlerdi de isteksizce,

kapı önünde bir mindere bırakmıştı çekingen bedenini

anlayıp istenmediğini.

Hani... 
kapıdan uğramış, hal hatır sorup çıkıverecekmiş gibi...

Hep telaşlı, hep tedirgindi...


Sanki akrepti, kaçıyordu yel kovandan...

İçten içe aslında vuslat hayaliyle.

İki kapılı bir handı dünya...

Girmişti 
içeri bir şekilde de,


oyalanıyordu işte çıkışa kadar...



nurten y tartaç

2 Ocak 2017 Pazartesi

NE YAPABİLDİ Kİ 2016, NE GELİR 2017' nin ELİNDEN..?




Adını koymadığımız bir savaşta, görmezden, duymazdan geldiğimiz, yerini-yurdunu, yolunu-izini bilmediğimiz bir yerde askerlerimiz savaşıyor.

Dağda karda ayazda üşüyorlar mı? Yağmurda çamurda ıslak mı kalıyorlar? Ne yeyip ne içiyorlar, açlar mı? Nerede uyuyorlar, uyuyabiliyorlar mı? Açıkta mı, çadırda mı yatıyorlar? Nasıl ısınıyorlar, ısınabiliyorlar mı? Bu soğukta donarak ölenler de oluyor mu ? Göğüs göğüse mi savaşıyorlar, buna bile imkan bulamadan sırtlarından mı vuruluyorlar kahpece? Mayına mı basıyorlar, tuzakla mı avlanıyorlar, topla tüfekle mi dağlanıyor gencecik bedenleri?

Ne durumdalar neler yaşıyorlar bilmiyoruz. Belki bilmememiz gerekiyor, toplumun ruh sağlığını, motivasyonunu korumak açısından. Ama çok çok zor şartlar altında olduklarını ve düzensiz, kuralsız, acımasız, insanlıktan uzak bir düşmana karşı savaş verdiklerini biliyoruz.

Yüreğimiz yanıyor. Ciğerimize zehirli bir ok saplı sanki, öylece duruyor... bunca bilinmezliğin verdiği kaygı, endişe ve korkuyla.

Ölüyoruz...Birer ikişer değil, artık; kırkar, ellişer, yüzer yüzer ölüyoruz. Çata patlar gibi orda burda patlatılan bombalarla, yolda meydanda, eve, işe, okula, markete giderken, günün belki en güzel saatinde, belki en mutlu anında, belki yarınki o en unutulmaz anı planlarken, ya da ödenecek taksitleri, borç senetlerini düşünürken kara kara, ölüveriyoruz birden bire... Ve geçiyoruz tv karşısına, "Geçen sefer şu kadar kişiydi di mi..? Kaç kişiymiş, sayı değişti mi..? diye konuyu irdeliyoruz ölenlerin sayısı üzerinden. Dilimizde "vah vah, tüh tüh" lerle.

Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için, okuyabilsin diye yatılı okullara(!) verilen çocuklarımız... yakıyoruz onları. İhmal, ilgisizlik ve cehaletin büyük(!) yardımıyla...

Küçücük kız ve erkek çocuklarımıza tecavüz ediliyor, en güvendikleri tarafından çoğu zaman. Nefretle, öfkeyle, hayretle izliyoruz tv lerde. İnanamıyoruz... Nasıl olur, nasıl kıyarlar diye isyan ediyoruz. Oysa daha inanılmaz öyle şeyler duyuyoruz ki..? ( Yazamadıklarım...)

Biz, dokuz on yaşında kızların dedeleri yaşındaki adamlarla evlendirilmesinin caiz olduğu fetvası verilmesine tepki gösterirken, kızların yaşı daha da küçültülüyor. Yakında kundaktaki bebeğe görücü gelecek...

İnsan hakları/Kadın hakları, gelir dağılımı-asgari ücret-çalışma şartları-çocuk işçiler-emekli ve çalışanların yaşam standardı, hak hukuk ve adalet sistemi, eğitim/öğretim vs. vs. konularda içler acısı durumdayız gördüğümüz/bizzat yaşadığımız kadarıyla. Ama bize anlatılan istikrar içinde, hızla gelişmeye devam eden, yıldızı parlayan bir ülkeyiz. Kafamız karışık..

"Bizim geleneğimizde yeni yıl kutlaması yoktur..." türünde açıklamalar yapılıyor. (Milli Eğitim Müdürü ve Diyanet tarafından bile.) Bu kadarla kalınmıyor, sosyal medyada, tv ve gazetelerde yeni yıl kutlamalarını hedef alan ayrılıkçı, nefret içeren, ırkçı, kışkırtıcı yazı ve mesajlar paylaşılıyor. Bu söylemler bağnaz saldırgan kesimde karşılığını buluyor...

Yeni yıl kutlaması yapan 39 kişi hayatını kaybediyor, 65 yaralı var.

Oysa ben hatırlıyorum; yılbaşı akşamı (31 Aralık) dost akraba bir evde buluşur ,yeni yılı karşılamak için kendi aramızda, kendi halimizde eğlenirdik. Mesela tombala yılbaşı gecesinin vazgeçilmez oyunuydu. Bir köşede çıtır çıtır yanan sobanın üstünde kestane kebap yapar, altında patates közlerdik. Mısır patlatırdık mutlaka bir de. Televizyonumuz yoktu. Radyo dinlerdik onun yerine. Büyükler fıkralar anlatır, gençlik anılarını paylaşırlar, biz pür dikkat dinler gülüşürdük. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç hepimiz bir odada, ortak sohbetlerle neşeli bir gece geçirirdik, yeni bir yıla başlamanın heyecanıyla. Tam 50 yıl önce...

Yarım asırdır yapılan bir şey çoktan gelenekselleşmiştir. Ayrıca koca bir yılı geride bıraktığımız ve yeni bir yıla başladığımız o gece özeldir. Yeni umutlarla ve yeni beklentilerle kendini yenilemek için başlangıçlar yapmak isteğini kamçılar. Her şeyden önce artık takvimlerimizde asla 2016 yılını göremeyeceğiz o geceden sonra. Bir yıl boyunca her belgede 2017 rakamı olacak. Aynı yaşta bile olmayacağız. Önemsiz bir şey mi bu..?

Geleneklerimizde olmayan; ren geyiklerinin çektiği ve içi hediyelerle dolu uçan kızağıyla Noel gecesi evlere bacalardan girip, çocuklara hediyeler bırakan Noel Baba efsanesidir. (Bazı dillerde Santa Claus) Kırmızılar içinde, kukiletalı, kır saçlı - kır sakallı, koca göbeğini hoplatarak hoh! hoh! hoh! diye gülen

şirin bir yaşlıdır Noel Baba imgesi.

Bizim kültürümüze ait değil. Başka kültürlerde gelişmiş bir efsanedir.

Ama Noel Baba kılığındakilere saldıracak kadar nefret duymamızı gerektirecek bir durum da yok yani ortada.

Ve yılların biri gelir biri gider. Yaşadığımız hiçbir iyi ya da kötü olayda yılların başarısı/suçu söz konusu olamaz. Gidişatı değiştirmek, yılları güzel ya da kötü yapmak insanlığın elindedir. Geçmiş yıllara bakıp kıvanç duymak da, gelecek yıllara sevgi tohumları ekmek de...


 nurten y tartaç
( 2 Ocak 2017 )