30 Nisan 2014 Çarşamba


SUYA MI YAZMALI..?


Belki suya yazmalı insan bazı kelimelerini.


Kimse okumamalı, bilmemeli.


Suçlanmamalı...


Ne düşünürse, nasıl isterse öyle yazmalı


içinden geldiğince... 


Korkusuzca...


Kelimeler birleşip gönülden cümleler kurmalı,


gönüllerince...


Dalgalara karışıp okyanus olmalı tüm duygular.


Okyanus kadar kocaman olmalı
 yürekler, kocaman...

 Susturmalı,


yeter demeli, yeter !!!


Yıkmalı bütün korku duvarlarını


ve karanlıkları...



 nurten y tartaç



24 Nisan 2014 Perşembe

İZ BIRAKANLAR





Sevgili blog arkadaşımız Nur  "İz bırakanlar başlığı altında postlar yazacağım ve blog arkadaşlarımın kendi "iz bırakan" anılarıyla bana eşlik etmelerini rica edeceğim" demişti ilk iz bırakanlar yazısında. Maksat; hayatımızdan şöyle bir an için gelip geçivermiş ama bu kısacık zaman diliminde bizi etkilemiş, hafızamızda yer etmiş, iz bırakmış olay ya da kişilerle ilgili yaşanmışlıklarımızı kısacık hikayeler şeklinde kaleme alıp, yeniden aynı duyguları yaşamak ve paylaşmak, eskiden olduğu gibi bloglar arası dostluğu, hareketi yeniden canlandırmaktı. Yani maksat muhabbet olsundu :)

***


Yakın blog dostlarım bilirler... Alper'in üniversite yıllarında dört yıl boyunca Çanakkale'yi komşu kapısı yaptmıştım. Yılın yarısı Ankara'da yarısı Çanakkale'de geçiyordu. Ve her seferinde de mutlaka ilginç bir olay yaşıyordum :) D
emek bende vardı bir tuhaflık :P


***


Nefis bir ilkyaz akşamıydı... Evde sıkılmış, ders çalışan oğluma, "Ben yürüyüşe çıkıyorum." deyip çıkmıştım. Çanakkale'nin en çok bu yanını seviyordum. Gece de olsa tek başına çıkıp yürüyüş yapıp,bir kafede oturabilir hiçbir rahatsızlık hissetmeden eve dönebilirdiniz bir kadın olarak. Gerçi son iki yıl gözle görünür bir dönüşüm izleniyordu orada da ama yine de rahatlık ve modernlik bakımından birçok yöreden üstündü. 


İskelede bir iki tur attıktan sonra bir banka oturup sigaramı yaktım. - Bu arada yine bilen bilir, en büyük zevklerimdendi/r/ şöyle deniz kıyısında oturup dalgaların gel gitlerini ve martıları izlerken çay eşliğinde bir sigara yakmak. Ama 18 haziranda sigarayı bırakalı bir yıl olacak. Hiç sigara içmeden de keyifli zaman geçirile bileceğini keşfetmenin doyumsuz hazzını yaşıyorum. Bu çok önemli değişimimi de araya sıkıştırmadan edemeyeceğim doğrusu.-  Neyse; sigaramdan bir nefes çekmiştim ki, yanıma bir kadın geldi oturdu. 


"Tansiyonum çıktı. Ben tansiyon hastasıyım da. Su verebilir misiniz, yanınızda su varsa?"


"Yok, ama..."


Şu çocuklardan isteseniz olur mu?" dedi, yan tarafı işaret ederek. "Şu çocuklar" dediği; gündüz Gezi Direnişi  yürüyüşlerini yapmış, akşam da Truva Atı'nın etrafında yerlere serdikleri mukavvaların üstünde kimi yanındakiyle koyu bir sohbete dalmış, kimisi uzanmış dinlenen, kimisi yorgunluktan uyuyup kalmış ya da üniversitenin müzik bölümü öğrencilerinin oluşturduğu grubun gitar dinletisine tempo tutan, dönüşümlü olarak sabaha kadar nöbet tutan gençlerdi. Ve sempatiyle onların etrafını çevrelemişti halk.  Belediye ve etraftaki esnaf; gençlerin yiyecek, içecek, battaniye ihtiyaçlarını karşılıyor ve rahat etmeleri için aklınıza ne gelirse yapıyorlardı. Hatta halktan teyzeler ellerinde tepsilerle "evladım acıkmışsınızdır börek yaptım." diye geliyorlardı. Anlayacağınız Ankara, İstanbul ve diğer bazı illerimizdeki gibi polis müdahalesi olmadı Çanakkale'de. Dolayısıyla da olay çıkmadı ve kimsenin canı yanmadı. Tek üzüntü ve isyan diğer şehirlerden gelen acı haberlereydi. 


"Gençlerin suyunu harcamayalım. Ben size şu büfeden getireyim." deyip koşa koşa su alıp geldim. Kadın parmaklarının ucunu ıslatıp yüzüne sürdü ve kalan suyu ayaklarımızın dibine boşalttı. Baka kaldım. Bir yudum bile içmemişti.


 Bana döndü "Suyu döktüm kirlettim diye kızarlar mı bize? 

"Yoo! niye kızsınlar hava sıcak kurur zaten şimdi."
"Benim annem öldü." dedi pat diye. Ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Nasıl davranacağımı, ne yapacağımı şaşırmıştım.
"Ayy! yaa! çok üzüldüm başınız sağolsun. Ne zaman?"
"Bu sabah..."
"Nasıl yani? Bu sabah anneniz öldü, siz buradasınız..." 
"Bir yakınınız yok mu?"
"Yok."
"Peki, bu yakında mı oturuyorsunuz. Nasıl yardımcı olabilirim size..?"
"Ben güzel miyim..?"
"Nee..?"
Ay şimdi ne alaka? Kadın üzüntüden ne dediğini bilmiyor herhalde diye düşünüyorum ama renk vermemeye çalışıyorum incinmesin diye. Biliyorum ne de olsa insanın annesini kaybetmesi nasıl bir şeydir.
"Evett, çok hoşsunuz." diyorum sonunda.
"Sizden güzel miyim sizce..?"
 Burada kadının samimiyetinden şüphe duymaya başlıyorum.
"E o kadar da değil canımm. Ne münasebet, benden güzeli var mı ki bu dünyada?" demiyorum tabii ki.
"Aa elbette, farkında değil misiniz siz güzelliğinizin?"
"Ben yaşlı mı gösteriyorum?"
Haydaa...
"Yoo' gençsiniz."
"Sizden genç miyim..?"
Yook artık yaaa ...
"Aa benden gençsiniz tabii." Noolacaksa..?
"Siz benim annemi görseydiniz, Ajda Pekkan gibiydi. Ama estetik yaptırmadan önceki hali."
İçimden;" o zaman hiç de güzel değilmiş. Estetikten sonraki haliyle olsa gideri var da..."  :) diye düşünürken.
"Hıım! çok güzelmiş demek ki.." diyorum mecburen.
"Bir sigara verir misiniz?"
"Olmaz, biraz önce eliniz ayağınız titriyordu tansiyondan. Zararlı, veremem."
"Bunlar niye tantana yapıyorlar?" diye pat diye konuyu yanda gitar çalan, dinleyen gençlere yöneltti.
Tam ağzımı açacakken
"Ben ölecek miyim sizce..?"
Ayy ne biliim şimdi ben bunu..? demedim elbette.
"Allah korusun neden ölecekmişsiniz? Daha çok gençsiniz."
"Daha çok yaşarım di mi..?" 
Hoppala iyice geyiğe sarmaya başladı kadın. Konunun gidişatı beni iyiden iyiye endişelendirmeye başlamıştı ama hala durup durup hönküre hönküre ağladığı için nasıl üzmeden yanından ayrılacağımı bilemiyordum. Ama sonunda,
 "size gidebilir miyiz..?" demesiyle, 
"üzgünüm oğlum bekler, geç kaldım." deyip yerimden fırlamam bir oldu.
Eve giderkenki kalp çarpıntımı anlatmama gerek var mı bilmem..?

Hala düşünürüm; kadıncağız gerçekten annesini kaybetmiş ve bunun acısıyla ne dediğini bilmez bir durumda mıydı? Ruh sağlığı bozuk biri miydi?  Yoksa beni saf bulup bir güzel makaraya mı sarmıştı?  


n y tartaç






22 Nisan 2014 Salı

BU 23 NİSAN'DA





Çocukların olsa tüm dünya ve masmavi gökyüzü.

Alın! desek, alın... Sizin olsun bu evren...

Gülün, eğlenin, çınlatın yerküreyi kahkahalarınızla.

Kıtalar, ülkeler, denizler...

Uzak değiller.

Ne sınırlar var arada, ne de dikenli teller.

Binin uçurtmalarınıza, bırakın saçlarınızı rüzgara

ve süzülün kuzeyden - güneye, doğudan - batıya.

Okyanus yüzme havuzunuz olsun.

Atlayın yunusların sırtına, yüzün taa ufuk çizgisine.

Birer beyaz güvercin olun sonra, kuşatın gökyüzünü de.

Yorulunca uzanın boylu boyunca bulutların üstüne.

Masallar anlatın birbirinize.

Ve masallarınız kadar güzel olsun rüyalarınız.

Sevgiyle birleşen ellerinizi, hep daha daha ileriye uzatın.

Halka olun çevresinde, yaksın yüreklerinizin ateşi güneşi de.

İsterseniz yıldızları kırpıp,

yağdırabilirsiniz yağmur diye yeryüzüne.

Siz;

ne sarı, ne beyaz, ne siyahsınız.

Kin, nefret, intikam bilmezsiniz.

Kimseye düşman da olmazsınız...

Ne isterseniz onu yaparsınız.

İster güneş açtırır, ister yağmur yağdırırsınız.

Minicik ellerinizle, yepyeni bir dünya yaratabilirsiniz.

Çünkü siz çocuk,

siz geleceksiniz ...


KUTLU OLSUN GÜNÜNÜZ.


23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI'MIZ KUTLU OLSUN ...


Tüm çocuklarımıza ve içindeki çocuğu koruyup,


kollayıp bu yaşlara kadar getirmeyi başaranlara :)



N Y Tartaç


23 Nisan 2014

19 Nisan 2014 Cumartesi

OYSA KÜÇÜCÜK BİR HAYALİMİZ VARDI



Merih'in, "Çalışmayı bırakırsam çok sıkılırım sanırım..."  demesiyle başlamıştı sohbet. Hayır, ne ara içinde asansörü olan, olimpik havuzlu, triblex eve geldi konu anlayamadım  ;)

 Elimizde kahvelerimiz balkonda oturuyorduk. Batan güneşin ardında bıraktığı son kızıllığa dalmıştı gözlerimiz. Tv de bir müzik kanalında ortama uygun hafiften bir müzik çalmaktaydı ve keyfimiz de yerindeydi. 

Ben: " Ay! evet sararız birbirimize. Yok onu niye oraya bıraktın, yok bunu niye yapmadın, erken kalkın, geç yattın, eğri oturdun, geldin, gittin... Hani şu tonton yaşlılara döneriz. Didişir dururuz birbirimizle. Aman sen hep çalış noolur."

Merih: "Canım biz de hep hayalini kurduğumuz gibi yapar, deniz kıyısında şirin bir sahil kasabasında küçücük bir ev alırız. Şööyle tam deniz kıyısında olmalı ama. Sabah akşam sahilde yürüyüşlere çıkar, yorulunca  küçük balıkçı kahvesinde oturur çayımızı içer, gelip geçen tekneleri izler, martılara simit atarız. Günler sakin ve huzurlu geçip gider. Birbirimizi yemeye zaman bile bulamayız."

"Hah! bak işte o olur. Tek katlı bir ev olsun, önünde de avuç içi kadar bir bahçesi olsa yeter. Soğan, domates, maydonoz falan yetiştiririz."

"Yaa! evet, tam sana göre işler. Bahçeyi çapalar, bitkileri de sularsın di mi?"

"Yoo, niye ben yapacakmışım ki, sen seversin böyle şeyleri. Onları sen yaparsın ben mahsulü toplarım."

"Ben biliyorum başıma gelecekleri. Sebze meyve diye tutturur ama ojemdi tırnaklarımdı diye elini bile sürmezsin. Her iş bana kalır."

Odadan Mert'in sesi gelir. " Ya! niye tartışıyorsunuz bi bahçıvan tutuverin. Kaç para ki?"

Merih: "O tek katlı evde oturabileceğinden emin misin..?"

"Niye oturamayacak mışım..?"

"Yani, ne bileyim, bir karınca görsen kendini balkondan atmaya kalkansın da. Düz ayak evde haşarat eksik olmaz. Yok kedi geldi, köpek havladı, camın önünden biri geçti. Halin gözlerimin önüne geliyor da. Senle mi uğraşacağım, hiç işim olmaz. Alırım küçük bir apartman dairesi, paşa paşa keyfime bakarım şu son demlerimde."

" Ee dubleks olsun o zaman noolcek ki? Giriş kat garaj olur, üst katta otururuz. Gerçi in aşağı çık yukarı yorulurum bu yaştan sonra ya... Acaba asansör mü yaptırsak..?"

Merih: " Hıı! dublekse asansör yaptıralım, görgüsüzler gibi."

Mert'in kahkahaları yükselir odasından. " ha ha haa!  evin içinde özel asansörleriniz olmuştu ya hep, görgüsüz olur musunuz canıım?"

Salondan Alper seslenir " Ne uğraşıyorsunuz yaa, asansörlü olacaksa triblex yapın şu evi... Çatı katı benim."

Mert: "Ben büyüğüm çatı katı benim."

Merih: "O iş büyüklükle oluyorsa, en büyük benim. Çatı katını kış bahçesi yaparım. Kışın denize karşı oturup çayımı sigaramı içerim şööyle keyifle."


Alper: Madem hayal kuruyorsunuz niye büyük düşünmüyorsunuz? Sermayesi parayla mı? Önünde olimpik yüzme havuzu da olsun."

Mert: "marinaya bir de tekne bağlayın oldu olacak. Yelkenli-üç direkli."

İşte böyle anacığım. Küçücük bir evdi hayalini kurduğumuz oysa. Deniz kıyısında olması yeterliydi. Ama yetinemedik. Daha daha daha istedik. Yalnızca hayal de olsa.

Ve bir kez daha anladık ki; insanoğlunun ne ihtirasının, ne de hayallerinin sonu olur. 




13 Nisan 2014 Pazar


SELAAM, BEN GELDİM !!!

Haftalardır giremediğim bloguma kavuştum nihayet. Merhabalarr :)



***
Diyorum ki; bu bahar azad etsek yüreklerimizi.
 Uçursak gökyüzüne, rengarenk baloncuklar 
  ya da bir beyaz güvercin tüyü gibi. 
Prangasız, zincirsiz, kafessiz kalsa
 Ve ne kadar isterse o kadar 
özgür olsa ...