31 Ağustos 2010 Salı

Düşünürsünüz Bazen;

felek vurdu taş ile

gözüm doldu yaş ile

Bazen saatlerce konuşursunuz aklı başında sözünü sohbetini bilen, ağzından bal damlayan insanlarla, yine de, ne siz onun iç dünyasını tam olarak anlarsınız, ne de o sizi anlayabilir tam manasıyla.

“Deli” ( Bu kelimeyi toplumun bakış açısını düşünerek kullanıyorum, özür dilerim. Kimseye deli deme cüretini gösterecek kadar akıllı olmadım hiç. ) deyip geçilen, kimsenin ciddiye almadığı birine, “nasılsın?” dersiniz.

Yukardaki dizeler dökülür dilinden. Anlaşılır anlaşılmaz, yarım yamalık dili dolanarak konuşur ama

tüm hayatını özetler size iki cümlede; ne yaşadığını, geçmişini bugününü, hayata bakışını, ezikliğini umutsuzluğunu acılarını, kısaca onunla ilgili herşeyi ama herşeyi anlayıverirsiniz bir çırpıda…

Gözleriniz dolar içiniz sızlar, yutkunursunuz. Düşünürsünüz uzun uzun…

Akıllı kime denir? Neye –kime- göre akıllıdır?

Ya deli..? Neden deli denmiştir ki O’na? Neden delirmiştir..?

29 Ağustos 2010 Pazar

HAYAL BU YA …

Kurak çorak bozkırlardan çıplak ovalardan geçip sonunda denize kavuşsam.  Uçsuz bucaksız yeşil mavi deniz, köpük köpük olsa, sevinse beni görünce. Ben dalga dalga coşsam atılsam kucağına.  Bir beşik gibi, bir o yana bir bu yana sallasa beni.  Ben, uyusam sırtüstü...


Güneş görsem rüyamda; Akşam olmuş, herkes evine çekilmiş sıcacık çorbalarını yudumlarken sıcak sohbetlerine eş, bir köprü altı çocuğunu tam donmak üzereyken elleri ayakları buz kesmiş, tüm ısısıyla sarsa güneş, ana kucağı gibi.   Soğuk geceye inat...


Çölde sıcaktan kavrulmuş bir bedevi;  bir damla suya hasret ve bir kaktüs gölgesine muhtaçken, bir vaha belirse tam önünde serap gibi.  Yemyeşil ağaçları şırıl şırıl akan buz gibi deresiyle...


................


Uyuyup uyansam ve  herşey güzel olsa.  Hayaller gerçek,  insanlar sağlıklı, mutlu olsa...


Dolmuşta ön koltukta ağlayan kadının tüm acısı son bulsa mesela.  Üzüntüsü yok olsa.


Yüzünü cama dönmüştü görmesinler diye gözyaşlarını.  Söz geçiremiyordu ama hıçkırıklarına, burun çekişlerine.  Ne acısı vardı ki..?


Sen iyi bilirsin dedi içimdeki ben; otobüste, hastane koridorlarında ya da kafeteryasında,  gözlerini kırpmaktan korkarken ağlayacağım diye,  gözyaşlarının çağlayanlar gibi boşalması ve  dudaklarını sıkıp, ısırıp kanatırken yine de hıçkırıklarını tutamamak içinde, nasıldır bilirsin...


Sızladı sol kolum, uyuştu sol elim;  başka birgün, dolmuşta  yanımda oturan genç hamile kadının yanmış olduğunu düşündüğüm sol kolunu ve şekli bozulmuş sol elini gördüğümde, cüzdanından tek eliyle para çıkarmaya çalışırken … Ne güzel olurdu, zamanı  koluna malolan kazadan öncesine götürebilse…


..............


Ülkeler olsa;   güneşin her daim parladığı, bereketli toprakların bire bin verdiği, güzel insanların olduğu ülkeler.  Tıpkı benim ülkem gibi  ama   insanların gelecek kaygısı taşımadığı  kardeşçe yaşadığı ülkeler olsa. 

 

Ve Siyasetçiler;   gerçeği yalnızca gerçeği söyleyen ve amaçları yalnızca ülkelerine hizmet etmek olan,  halkını seven,  halkın mutluluğu onların mutluluğu olan siyasetçiler olsa …

 

Hayal bu ya…

 

Hayallerimizi de ipotek altına alamazlar ya…

24 Ağustos 2010 Salı

ONLAR DA ÇOCUK

 

 

Bir varilin içinden dışarı sarkmış,  bir çift bacak gördüm karşı kaldırımda yürürken.

 

Komik göründü önce gözüme,  yarı beline kadar varilin içinde.   Dışarda  küçücük iki bacak çırpınıp duruyordu dans eder gibi.  Algılayamadım,  yolun karşısına geçip biraz daha yaklaştım yanına ne olduğunu anlamak için.

 

Biraz sonra hop diye attı kendini dışarı. Bulaşık elleriyle yüzüne yapışmış sarı, kirden keçeleşmiş saçlarını geriye itince bir kız çocuğu çıktı ortaya.  Masmavi gözlü minik burunlu şirin mi şirin bir kız çocuğu.

 

“Ay! yapma demek için ağzımı tam açmışken”  Avucunda sıktığı, ne olduğunu anlayamadığım, yiyeceği  atıverdi ağzına bir lokmada. 

 

Fıldır fıldır dönen gözlerle etrafı kolaçan eder gibi bakındı biraz, sonra  hoop yine daldı varilin içine yarı beline kadar.

 

Bir ben mi farkındaydım  küçücük bir kız çocuğunun mikrop yuvası hal artıklarının atıldığı bu varilden birşeyler yediğinin,  yoksa kimsenin umurunda değil miydi?  Etraf kalabalıktı oysa.   Esnaflar, gelip geçenler ki, geçerken bakanlar oluyordu.  “ıyy “ dedi biri tiksinerek mesela. 

 

Tam atılmıştım ki, kızı varilden çıkarmak  “yapma yavrum, bak hasta olursun”  demek için.

 

Küçük kız bir çırpıda tekrar çıktı varilden ve elindekileri ağzına tıkıştırarak karşıda, kucağında bir bebekle oturan kadının yanına gitti koşarak.

20 Ağustos 2010 Cuma

NE YAPMALI..?


Yaşam boyunca kararsız kaldığımız durumlar yaşamışızdır mutlaka hepimiz.

Ne yaparsak bizim için doğru olacaktır karar veremeyiz.

Ya da, doğru olan gerçekten o mudur bizim için ?

Vereceğimiz karar ne olursa olsun artıları eksileri olacaktır. Bunun farkındayızdır.

Bu nedenle “Hah, doğrusu bu” diyemeyiz çoğu kez. İkilemde kalırız

Hele de vereceğimiz kararlar başkalarını da ilgilendiriyorsa…

Kendimiz için doğru olanı - doğru olduğuna karar verdiğimiz- şeyi yaptığımız takdirde karşımızdaki incinecek veya onun çıkarlarına ters düşecekse…

Ama onun istediğini yapmak – bu bir süre önce sizin de onay verdiğiniz birşeyse bile- şartlar değişmiş, sizi üzecek rahatsız edecek hatta üstesinden gelemeyeceğiniz bir duruma dönüşmüşse – başlangıçta öyle değilken-

ve uzun uzun düşündükten hatta uykusuz geçen iki geceden sonra verdiğiniz karar onun planlarını suya düşürecekse –bunu asla istemeseniz bile-…

Sizin için birçok olumsuzluk içermesine rağmen karşınızdakinin mutlu olması herşeyden önce mi gelirdi? –O dostumun mutlu olması benim için de çok önemli-

Ama O’na “peki” dediğiniz taktirde, bu size çok zor gelecek sonunda dayanamayıp daha çok incitip incinebilecekseniz

Ne yapardınız.. ?

11 Ağustos 2010 Çarşamba

RAMAZAN GELDİ HOŞ GELDİ



Benim çocukluğumda, davulcular maniler söyleyerek davul çalardı, sahur vaktini haber vermek için sokaklarda;


Besmeleyle çıktım yola
Selam verdim sağa sola
A benim ağalarım
Ramazanınız mübarek ola.


Akşamdan pilavı pişirdim
Gene karnımı şişirdim
Çok mani diyecektim ama
Defteri yolda düşürdüm


Hoşafın suyu boldur,
Bir kepçe daha doldur,
Sahurda köfte varmış,
Ne olur erken kaldır


Tepsiler dizi dizi,
Davete bekle bizi,
Adresi iyi yaz ki,
Kolayca bulam sizi


Yün yatakta yatarız,
Yapma çiçek satarız,
Biraz bekle davulcu,
Şimdi bahşiş atarız.


Şimdilerde kah yasaklanıp kah serbest bırakılan kimi zaman tokmağının vurduğu nameye sınırlama getirilen davulcular eskisi kadar olmasa da ramazanın simgesi olmaya devam ediyor.


Gece davul sesiyle yataktan hoplayarak kalkmaktan hoşlanıyor muyum hoşlanmıyor muyum karar veremedim yıllardır. Bazen, oruç tutmasam da, dan dan da dan dan diye geceyi yaran sesi hoşuma gitse ve hatta balkonun altına geldiğinde yatağı titreten sesi uzaklaşıp zayıflayana kadar kulak kabattsam bile, yeni yatmış ve tam da uykuya dalmışken gümbür gümbür bir sesle yerimden zıplamak kızdıradabiliyor da bazen.


Oysa çocukluğumda; ertesi gün okula gideceğimiz için sahura kalkmak bize yasakken, uyuyor numarası yapıp davulun sesini duyar duymaz su içmeye ya da tuvalete kalktım bahanesiyle, mis gibi kızarmış üstüste dizilmiş hamur kızartması ya da tereyağlı bazlama, hoşaf- ki mutlaka ramazan boyunca olurdu- gibi kokuların geldiği mutfağa dalar sofraya çöreklenirdik uykulu gözlerle ve tek gözümüz hala kapalı, kardeşimle ben. Sanki oruç tutacakmışız gibi öyle de hırsla yumulurduk ki yiyeceklere. Sen üç yedin ben dört yedim diye birbirimizin lokmasını sayarak. Sahura kalktık oruç ta tutacağız diye tutturduğumuz zamanlarda babam, " tamam siz tekne orucu tutun" der öğlene doğru bize harçlık vererek orucumuzu satın alırdı.


Hayat şartlarının ağırlaştığı, insanların zamanla yarıştığı, sahur vaktini hatırlatan her türlü uyaranın mevcut olduğu günümüzde, 'davulun sesi' herkese hoş gelmeyebilir. Hele de bu kadar yakından...


HAYIRLI RAMAZANLAR

9 Ağustos 2010 Pazartesi

YAZ YAĞMURU


bir yaz yağmurudur gençlik

birden iner

birden diner





Diyordu tv deki huzurevinde bir bayan. Yaşlı ama dinç ama bakımlı, eğitimli ve görgülü. Bunu konuşmasıyla, ayak ayak üstüne atarak oturmuş, ellerini dizinin üstünde zarifçe birbirinin üstünde tutuşuyla, kırmızı ojeli ince titrek parmaklarını konuşmasını destekleyen uyumlu, küçük hareketlerle sallayışıyla kanıtlıyordu.

Bizim zamanımızda diye başladı...

Sevgi saygı komşuluk ilişkileri aile bağları... dedi... çok güçlüydü.

Şimdi..? yok

Kimse kendini zora sokmuyor, kimse başkasını düşünmüyor, manevi değerler anlamını yitirmiş...

Şimdi... dedi sonra. Şimdi onsekizimde olsaydım..?

Yok dedi istemezdim. Benim zamanım başkaydı. Başkaydı benim zamanımda genç olmak...

...............................

17. yaşımı bitirip 18 yaşıma girdiğim gün geldi gözlerimin önüne.

Başkaydı bambaşka

Babam karşısına almış "Bugünden itibaren tam bir genç kız oluyorsun..." demişti. Daha önce olduğundan sanki daha farklı bir tonda ve daha farklı bir ifadeyle yüzüme bakarak. Artık çocuk olmadığımı anlatıyordu konuşmasındaki ifade.

" Bir genç kıza yaraşır bir doğum günü yapalım sana bu sefer. İstediğin arkadaşını çağır kız erkek." demişti. (Tabii bu erkek arkadaş kısmı, komşu akraba ve kardeşlik ilişkileriyle sınırlı kişileri kapsıyordu.:) ) ama olsun beni erkek sinekten bile kıskanan bir yaş küçük erkek kardeşime rağmen eve erkek arkadaşlarım da gelebilecekti.

Kuzenim ilk makyajımı yapmış, saçlarıma fön çekmişti o gün. Abiye elbisem, yüksek topuklu ayakkabılarımla bir genç kız olarak babamın karşısına çıktığımda ağlamıştı beni öperken babacığım.

Şimdi; kimilerine göre orta yaşta, kimilerine göre çoktaan onu da devirmiş biri olarak ağır ağır değil, merdivenleri üçer beşer tırmanmış, eteklerimde güneş rengi bir yığın yaprak bırakmış,
yüzüm perde perde solmakta

ve akşam olmaktayken

Anlamıyorum...

O yaz yağmuru ne zaman yağmıştı da

Ne zaman dinivermiş...


TÜM YAŞLILARIMIZA SEVGİ VE SAYGILARIMLA




6 Ağustos 2010 Cuma

yağ yağ yağmurr …

 

Bu gece yağmur yağdı buralara

 

atıştırdı önce arada bir  pıt pıt 

 

sıcaktan kavrulmuş cildimizi serinletti usul usul

 

sonra hızlandı yavaştan

 

hızlandı hızlandı hızlandı…

 

ve biz yağmurun altında çocuklar gibi şen,  yürüdük  yürüdük…

 

eve geldiğimizde incecik yazlık giyisilerimiz ve biz sırılsıklam olmuştuk

 

titriyorduk

 

üşüdük

 

yazın ortasında çöl sıcağında,  üşüdük

 

ve bu öyle iyi geldi,  bizi öyle mutlu etti ki…

 

Suya kanmış toprak gibiydik dün 

G Ü V E N – S Ö Z – A K İ T

 

Takas usulü alışverişlerin yapıldığı, paranın henüz icat edilmediği,   bir çuval un verip karşılığında,  mesela bir sepet üzüm alındığı yıllarda, sözler verilirmiş karşılıklı.  İnsanlar el sıkışırmış ve bu yetermiş.  Söz ağızdan bir kez çıkarmış.    İnanırlarmış birbirlerine.    Yazılı akitler senetler  yerine geçermiş karşılıklı verilen sözler. Güven varmış… İnsanlar birbirlerine inanır güvenirlermiş.

 

Ya şimdi..?  Güven duyabiliyor muyuz karşımızdaki insanlara..?   Hele de arada bir çıkar ilişkisi bir alacak verecek durumu varsa.  Ne kadar güven duyarsınız siz..? 

 

……………………………………

 

Alper’e,  öğrenciye uygun bir ev  kiralamak için Çanakkele’deydik. Tabanlarımız şişti gezmekten, pencerelerde kiralık ev ilanlarına bakmaktan boynumuz tutuldu,şehrin bütün emlakçılarıyla akraba olduk.  Bizim beğendiğimiz kesemize uymadı kesemize uyanı gözümüz tutmadı.

 

İnternetteki kiralık ev ilanlarından gözümüze kestirip  aradığımız onlarca telefondan birini daha aradık o gün.  Telefonu açan bayan;  yumuşak ses tonuyla evinin özelliklerini anlattı son derece  nazikçe. 

 

“Eşyalı  2+1  bakımlı herhangi bir temizlik gerekmez ama bir beye söz verdim, evi iki aylığına kiralayacak, tayini çıkmış,  bu akşam kesin kararını bildirecek.  O aramazsa ev sizindir akşam görüşelim” dedi. 

 

Bayanın tarifine göre, evi dışardan gördük ve beğendik. Üstelik kirası da çok uygundu bulunduğu yer bakımından düşünüldüğünde. 

 

Akşam tekrar telefonla görüştüğümüzde ‘o’ beyin evi kiraladığını söyledi. 

 

E bu daha iyiydi, öyle ya okul zaten iki ay sonra açılmıyor muydu ? Ne güzel işte  iki ay önceden kira ödemeye başlamak zorunda kalmayacaktık.  “ Tamam” dedik. “ Kiracınız evi boşalttığında başkasına söz vermeyin biz tutalım”

 

“iki ay sonra evim sizindir. “Yarın buluşalım” dedi evin içini ve eşyaları da görmemiz için.

 

Bu arada;   dördüncü telefon konuşmamız  iki arkadaşın samimi sohbeti kıvamında geçti.

 

Ertesi gün;  bayandan,   İzmir’de üniversitede okuyan oğlunun kalbinde bir sorun çıktığı, durumun ciddiyetinden endişe ettiği, hemen İzmir’e hareket ettiği ve çok üzgün olduğu için   bizimle ilgilenemediği ama ev konusunda kesinlikle tereddütümüz olmamasını yazan bir mesaj geldi…

 

O akşam yemek yiyeceğimiz lokantaya gitmek için evin önünden geçerken  “aman da oğlumun da eviymiş de” diye şımara şımara başımı yukarı kaldırdığımda balkonda uzun saçlı sakallı bir delikanlının oturmuş keyif yaptığını gördüm.

 

Nasıl yani ?  Ee hani devlet memuruydu bu evi tutan ? ( iki ay sonra tayini çıktığı için gidecekti)  Böyle saçı sakalına karışmış devlet memuru mu olur.. ?

 

“Çıkıp görüşelim” dedim. “Olmaz” dedi Merih  “ Ne vasıfla çalacaksın kapısını ?”

 

“Aman ne var ki canım, benim oğullarım gibi bir tip.  Ev sahibinin o çıktıktan sonra evi bana söz verdiğini, evi gezdirmek istediğini ama  oğlu hasta olduğu için ona ulaşamadığımı söyler, sizi rahatsız etmeden şöyle bir bakmamda bir sakınca var mı ? derim en kibar tavrımı takınıp.” dedim.

 

Neyse efendim çok uzattım:)

 

Yukarı çıktığımızda o saçlı sakallı genç çocuk dışında  ki o hiç konuşmadı bizimle sadece başını şöyle bir oda kapısından uzattı ve bir daha hiç görünmedi, evde üç bey ve iki bayan daha vardı.  Bizimle muhatap olan ve bize dört kat çıkıp yorulduğumuz için nazikçe soğuk meyve suyu ikram eden bey dışında diğerleri mutfakta bekleştiler yanımıza gelmediler.

 

Bizimle konuşan beyse iki yıldır orda oturduğunu daha da oturacağını çıkmayı düşünmediğini, sakallı gencin  ise saat kulesi restorasyonu için orda olduğunu işi iki ay sonra biteceği için sadece onun gideceğini söyledi.

 

……………………………………….

 

Ev sahibinin bize yalan söylediğini pek sanmıyoruz,  en azından bunun için bir nedeni yok.  Sadece bize verilen bir söz var.  Ne para ne sözleşme söz konusu olmadı aramızda… 

 

Evde birden çok kişinin kaldığı açık.  Oysa,  oğlumuzun yalnız kalmak istediğini söylediğimizde ev sahibi bayan, daha çok kira geliri elde etmek  için evi birkaç öğrenciye birden  kiralamak yerine, eşyalarını ve evini temiz kullanacak tek kişiyi tercih ettiğini söylemişti.