30 Aralık 2010 Perşembe

YENİ YIL

 Severim yeni şeyleri...

Yeni badana yapılmış ev, 


yeni yıkanmış nevresim kokusu, 

sabun kokusu...


 Kısaca temizlik kokusunu çok severim.


Gökyüzünde yeni ayı severim mesela.



Yüzüme düşen ilk yağmur damlasının uyandırdığı hissi,

hemen ardından duyduğum o nemli toprak kokusunu...


Yeni açmış gül goncasını, 

dalında sararmış ilk  yaprağı, 

yeşeren ilk tomurcuğu severim.



Titreyerek ayaklarının üstünde durmaya çalışan 

yeni doğmuş kuzuyu

 ve annesini ilk emişindeki o acemi sakarlığı severim.

Şafak vakti gökyüzünde çıkan muhteşem yangını,

hele de yeni doğmuş bebede süt kokusunu çok severim.


 Bundandır yeni yılı  beklerkenki heyecanım, coşkum...


 Bundandır sevincim.



Henüz hiç rastlanmamış sevgiliyle karşılaşmayı hayal ederken, 

nasıl da kıpır kıpırsa bir genç kızın yüreciği,


 öyle kıpır kıpırdır yüreğim beklerken yeni yılı...


  Geride bırakıp tüm olumsuzlukları;  


yeniden doğmuş gibi, 


yeni bir enerjiyle,


yeni umutlarla, 


yeniden  başlamak için...


Sevgiyle

    nurten y tartaç


YENİ   YILINIZ   KUTLU OLSUN



29 Aralık 2010 Çarşamba

OĞLUM




Sen şimdi bu doğumgünü pastasını,  hele de bu dişlek oğlanı görünce, açacak telefonu;


"Annecim ne yaptın yaa ! Ben çocuk muyum, bu ne böylee? " diye söyleneceksin.


Hiç söylenme bi kere. Bugün senin olduğu kadar benim de günüm.


Dilediğimce şımaracağım.


Çünkü ben bugün çok güzel çok özel birşey yaptım.


Seni getirdim dünyaya tam 25 yıl önce.


Hayatımıza bir güneş gibi doğdun. 


Aydınlık yarınlarımız, umudumuz oldun.


İYİ Kİ DOĞDUN


GÜNEŞİN HİÇ SÖNMESİN OĞLUM



25 Aralık 2010 Cumartesi

KİM BİLİR ..?




Hırçın bir rüzgar eser bazen.


Oradan oraya çarpar sizi

 Yorar...

 Korunmasız, savunmasız bırakır,

 bir yaprak gibi titreyen yüreğinizi.

Direndikçe hırpalanır, düşünemez olursunuz,

 bir dala tutunmayı, bir kuytuya sığınmayı.

Bazen karşı koymadan, 

rüzgara bırakmalı insan kendini.

Ne yöne eserse, o yönde savrulmalı...

Kim bilir..?

 Belki o rüzgardır sizi sakin bir limana taşıyacak olan.

Bir de bakarsınız ki;

hava durulmuş, 

tepenizde pırıl pırıl bir güneş ışıldamakta...

Ve sıcacık şefkatiyle sarıp sarmalamakta yorgun bedeninizi.

Kim bilir..?

Zaten hayat başlı başına bir mucize değil midir ..?


      nurten y tartaç

24 Aralık 2010 Cuma

HADİ SANA GÜLE GÜLEE !!!

2010 gitti gidiyormuş...

amann kim tutar, yolun açık olsun.  Bir daha da gelmeye kalkma sakın e mi ?

Off,  canımdan bezdirdin beni...

Bir gün içinde 40 değişik ruh haline soktun.  Ne heyecanlar ne üzüntüler yaşadım, öldüm öldüm dirildim.

Bütün sene,  ev arayacağız,  Alper hasta, yok oydu yok buydu diye, on saatlik Çanakkale'yi kapı komşusu yapmadık mı ?  Bir keresinde arabayla sele bile kapılmadık mı ?

Mert okulu bırakmaya kalktı diye ne üzüntüler yaşamadık mı ?  (Neyse sonunda kararını değiştirdi,  sıkı ve kararlı bir şekilde okulunu bitirmek için çalışıyor)

evimize hırsız mı girmedi ?

Yetmedi,  Mert Eskişehir'de  konserdeyken kuliste çantasından telefonu cüzdanı nüfus cüzdanı ehliyeti mp3 ü çalınmadı mı ?

Ay, yetmedi arkadaşımıza verdiğimiz arabamız da çalınmadı mı ?  Hırsız, sizin evinizin önünde olmasa da yine arar bulur sizin arabanızı çalarım dedi zahir.  Taktılar ya bize.  (Neyse o bulundu ama hala bizi taciz ediyor emniyet. İfadeydi imzaydı şikayetti falan diye. Keşke hırsız olsaymışız:))

Gariban yazık deyip acıyıp evi kiraladığım kiracı,  hiç kira vermedi,  çıkaracağım diye akla karayı seçmedim mi ?

Daha neler neler...

Ne diyeyim ben şimdi sana hıı ?  Arkandan ağıtlar mı yakayım,  bitti bitiyor diye ?

Hiç kusura bakma.  Hadi sana güle güle...

Bak,  2011  ( daha adını bile yazamıyorum )

Geleceksen tadınla tuzunla, hoşgeldin sefalar getirdin. Başımın üstünde yerin var. Kızmayacağım bir yaş daha yaşlandım diye bu sefer :)

Yok amaa;  aratacaksan 2010 'u,  hiç gelme.

Boş yere umutlandırıp, boş yere yeni heveslere kaptırma beni.  Anlaştık mı.. ?

22 Aralık 2010 Çarşamba

KÜÇÜK BİR KUTU



Küçücük bir kutunun içine


gözyaşlarını koydu tane tane


yanına da anılarını...


Bir köşeye tüm umutlarını sıkıştırdı zorlayarak.


 Üstlerine yüreğini örttü...  Yumuşacık, kadife bir örtü gibi.


Janjanlı bir kağıt aldı, kapladı kutuyu özenle.


Kırmızı, minicik bir kurdele taktı bir köşesine.


Sonra,


fırlattı okyanusun en serin, en derin yerine...


n y tartaç

( 22 Aralık 2010 )




21 Aralık 2010 Salı

DÜŞLERİNİ KİRALAR MISIN ..? EVSİZLER




SEVGİLİ; 

aslan        Mavi Balon        HÜSEYİN USTA          aysema        JİVAGO         YAŞAMIN KIYISINDA          Zeugma        ŞANSLI          bilge  

Bir önceki   DÜŞLERİNİ  KİRALAR  MISIN..?   postuma,

Sizlere aynen katıldığım duyarlı yorumlarınız için çok teşekkürler.




Hemen hemen her ülkenin sorunu olan evsiz insanlar ne yazık ki Türkiye'nin de çok önemli bir sorunu. Ailevi, ekonomik ya da ruhsal nedenlerle sokakta yaşayan ve sayıları hergün daha da artan bu insanların pek çoğunun nüfus cüzdanı bile yok. Yani onların, bu ülkenin vatandaşı olduklarını kanıtlayacak bir belgeleri bile yok. Yani nüfus sayımında onlar sayılmıyorlar. Yoklar...

Oysa varlar... Sizin gibi benim gibi...

Kışın kendini iyice hissettirdiği şu günlerde Türkiye'nin; bilinmeyen, bilinip de es geçilen, rastlanınca dudak bükülen ya da görmemezlikten gelmeyi vicdanımızı susturmak için en hayırlı yol saydığımız öteki yüzünde yüzlerce insan, yaşayabilmek için mücadele veriyor. Yaşlısı genci sokağa terk edilen bu insanlar kendilerine bir yardım eli uzatılmasını bekliyorlar.

Köprü altlarında, kuytu köşelerde belki bir inşaatta, yıkık dökük bir viranede ara ara rastladığımız ve artık bu görüntü karşısında gittikçe daha da duyarsızlaştığımız, küçücük bebelerden yaşlılara kadar pek çok insan sokaklarda yatıp kalkıyor. Onların evleri sokaklar...

Kış aylarında soğuktan ve yağıştan korunabilmek için kapalı yerler bulmak zorundalar. Bankamatikler ve terk edilmiş evler, inşaatlar gibi.

Çoğu zaman karton kutuları ya da çöpe atılmış eski süngerleri yatak olarak kullanıyorlar. Kapalı bir yer bulacak kadar şanslı olmayanlar ise naylon torbalara sarınarak rüzgardan ve yağmurdan korunmaya çalışıyor.

Bu konuya bir kez daha dikkat çekmek istedim. İstedim ki;

sıcacık yuvamızda sevgi ve güven içinde yaşarken,

aç ve açıkta kalan, kimi zaman tacize, tecavüze uğrayan, uyuşturucu kurbanı olan sokakta yaşayan

insanlarımızı bir kez daha hatırlayalım.

Düşünebiliyor musunuz? "Sokakta yaşayan kadınlar kısırlaştırılsın..." bile denebiliyor bu ülkede. Bu bir insanlık suçu.

“Devletin bu konuda çalışma yapması,  bu insanlara sahip çıkması lazım. Evsizleri ve kimsesizleri korumakla ilgili yasa 82 Anayasası'nda bile var.

Ama önemli olan, var olan yasayı gerçekten uygulamaya geçirmek... Yalnızca; evsizleri kışın en soğuk bir iki günü bir spor salonuna doldurup sıcak yemek vermek ve ertesi gün yine tehlikelerin kol gezdiği karanlık sokaklara salıvermek değil, onlar için; "Sosyal devlet" ilkesinden yola çıkarak gerçek çözümler üretmek gerekmektedir...



17 Aralık 2010 Cuma

KİMSESİZLER








Bir gün daha bitiyor...

Güneş yorgun, solup sararmış çekilirken uykuya,

akşam, yavaştan lacivert örtüsünü yaymakta şehrin üstüne.

Silindi silinecek şimdi tüm renkler.

Evli evine köylü köyüne gitmek için çoktan koyuldu yola.

Ne gam... sıcacık evi olan, 

kapıda neşeyle karşılanacaklara.

Peki ya evsizler...

Anasız babasızlar...

Ya sıcacık bir minder, 

 bir kase çorba sunacak kimsesi olmayanlar...

Girecek bir saçak altı bulamayanlar...

 Onlar ne yaparlar..?

Kimsesiz... Parasız... Aç olanlar...

Dışarıda soğuk, yağmur, kar...

Üstelik karanlık gölgeler çıktı çıkacak kuytulardan.

Onlar ne yaparlar..?


15 Aralık 2010 Çarşamba

ÖZLEDİM - Mİ ? -



Sen gelsen daha ben bir yaşımdayken, kurulsan tahtıma.

Çocuk olsak kartopu oynasak. İyice sıksan yine kartopunu avuçlarında, atıp canımı acıtsan.

Ağlayınca ben, ağzımı kapatsan babam duymasın diye

Gene de vazoyu kırınca ben alsam suçu üstüme, senin sabıkan kabarık diye.

Okul harçlığıma el koysan, dersten çıkmanı beklesem eve dönebilmek için.

Mini etekli edebiyat hocasına laf attığın için ben zayıf alsam sözlüde senin yüzünden.

Köpeği üstüme salsan, ben ağlarken korkudan, sen kahkahadan yerlere yatsan.

Yine kıskansan sınıfımdakilerden, onlarla gezmeyeyim diye okulu asıp pikniğe götürsen beni.

Sabahlara kadar kahkaha atsak yine yaz akşamlarında, arkadaşlarla balkonda. Karnımıza ağrılar girse gülmekten sen daha fıkraya başlar başlamaz. Annem uyansa sesimize, bir gözü kapalı ikaz etse. Babam kalksa azarlasa "Yatın artık!" diye.

Birgün önce hediye ettiğin kolyeyi ertesi gün geri alsan küstük diye.

Sen, gelsen...

Yanımda olsan yine...

Diner mi öfkem,

unutur muyum?

çaresiz zamanlarda sessiz çığlıklarıma ses vermediğini.

Annemin son bakışını... Seni arayışını ...

Sevgimi acılarımda boğduğumu.

unutabilir miyim..?


nurten y tartaç

10 Aralık 2010 Cuma

ARABAMIZ BULUNDU :)

  Arabamızın çalındığını yazmıştım    SAĞLIK OLSUN   postumda.

Bulundu, hem de az bir hasarla.

Hırsızlar arabayı düz kontak yaparak çalıştırmışlar.  Bir süre gittikten sonra stop edince tekrar düz kontak yapmak istemişler ama bu sefer  marş motorunu yakmışlar. Bulundukları yer mahalle arasıymış dikkat çekmekten korkup panik yapmışlar ve arabayı bırakıp kaçmışlar.  (Polisin ifadesine göre)

8 Aralık 2010 Çarşamba

BİR RÜYAYMIŞ SANKİ



Henüz beton binalar dikilmemişken boy boy...

 Allı morlu...  Çirkin.

Yerlerinde yaban gülleri boy verirdi baharlarda.


Mis kokulu yaban gülleri...


Batardı dikenleri acıtırdı gerçi


ama olsun...


Dibinde poz verirdik neşeyle, kıkır kıkır. 


 Yüzümüzde en çocuk gülüşümüz, en masum duygularımızla.

Kavak yellerine bırakırdık saçlarımızı, 


 kavak yelleri eserken başımızda.

 Gözlerimiz kapalı, hülyalı ve kim bilir hangi yüreğe sevdalı.


Henüz o gaddar devin elleri uzanmamış, ayakları ezmemişken, 


 yemyeşilken henüz vadi;


 bir yanı bağ, bir yanı dut ağaçları,


ortasında incecik akan şırıl şırıl deresi


ve biz...  


Mahallenin gençleri.

Koşardık yarışarak...


Taşlardan hoplaya zıplaya, yokuştan kaya kaya.


Hep aynı ceviz ağacına kurardık salıncağımızı.


Geniş düzlüğü biz kapmalıydık, 


erkekler maça başlamadan önce...

Ahh!

Sanki bir rüyaymış geçen yıllar.


Hiç yaşanmamış.


 Öyle bir yer hiç olmamış.


Hep böyle soğuk,  böyle taştanmış...


..........


Bugün oradaydım. İlk gençlik yıllarımın geçtiği mahallemde.  Boğucu itici tıkış tıkıştı. 



Her yer yüksek binalarla dolmuş.   Ne kavaklar, ne meyve ağaçları, ne yaban gülleri kalmış.


Kızlı erkekli oyunlar oynadığımız yeşil düzlükleri aradı gözlerim,  taş binaları yıkmak istercesine.


Arkadaşlarımı; Adalet, Nesrin, Nijat, Kemal, Melek, Makbule, Bekir, Nalan, Nur, Güner ve diğerlerini aradım umutsuzca...  Özlemle.


Kulak kabarttım, çığlık çığlığa kahkahalarını duymak için  ... 


Hatice Teyze oturmuyordu köşe başındaki taşın üstünde.Yerine  şık bir araba park etmişti.

nurten y tartaç




6 Aralık 2010 Pazartesi

SAĞLIK OLSUN !!!

Bilirler yakınlarım, beni tanıyanlar.  Olumlu bakarım hayata ve olaylara.  Hatta abartırım bazen, eni konu Pollyanna'cılık oynarım.  Yok böyle değil tabii ki, bu benim hayata bakışım.  Belki de zorluklara karşı dayanma gücümü artırmak için  giydiğim zırhım,  beni koruyan kalkanım.


Her olayın  bir nedeni olduğunu düşünenlerdenim ve bu nedenin,  bizim için en hayırlısı olduğunu...  "Hayırlısı böyleymiş, ya şöyle olsaydı ...  Sağlığımız yerinde,  birlikteyiz ya, önemli olan bu,  gerisi nasılsa yoluna girecektir"  derim hep,   can sıkıcı bir olayla karşılaştığımızda .


 Yaşadığımız olumsuzlukların;  bizi geliştirip olgunlaştırmak adına yararlı bile olabileceğini,  en azından;  durup,  kendimize şöyle bir bakmamızı, daha sonraki adımlarımızı atarken daha temkinli olmamızı sağlayabilir diye düşünmekteyim.


Düşünmektey  dim...

Yok, artık çok sıkıldım...

Hayır, isyan etmeyeceğim

ama yetmez mi artık...

Bu kadar da üst üste gelmese...


Şimdi de;  arabasını satan bir arkadaşımıza,  yeni bir araba alana kadar kullansın diye verdiğimiz arabamız çalınmış apartmanın önünden.

5 Aralık 2010 Pazar

BİR ANI - BİR MİM

Sevgili  blog arkadaşlarım   YAŞAMIN KIYISINDA    ve     HÜSEYİN USTA  mimlemişler beni.  Zevkle cevaplıyorum, teşekkürler.

"sizden anılarınızla,anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum"


 Kurgulayarak öyküleştirdiğim ya da değiştirmeden, olduğu gibi yazdığım anılarımı  blogumda  okuyorsunuzdur zaman zaman.

Anılarım;  yaşanmışlıklarım yani geçmişim.   Her birisi ayrı değere sahip hayatımda. Hatırladıkça,  ister üzüntü ister mutluluk versinler,  üst üste birikip beni ben yaptıkları için önemli anılarım.

Yaşattıklarıyla, bazen benden birşeyler götürürken,  kişiliğimi, hayata karşı duruşumu oluşturdukları için değerli tüm anılarım.

En iyisi;     bizim için çok önemli olan, ondan sonraki hiçbir arabamızın onun yerini dolduramadığı ilk arabamız - hörby-  ile bir iki anımızı anlatayım. (arabayı eşya kabul edebiliriz di mi?:)

Daha çocuklarımız küçücüktü Alper bebekti hatta,  eski model Kırmızı Opel Ascona marka arabamızı aldığımızda. Yıllarca kullandık.  Öyle ki artık her yeri dökülüyordu ama sevgiyle bağlıydık tıpkı aileden biri gibi. "Hadi kızım derdik" bindiğimizde "uçur bizi"  Türkiye'nin hemen her yerini gezdik onunla bizi hiç yolda bırakmadı.

Çok ta hız yapardı.  Bir yolculuğumuzda;   mersedes bir arabanın sürücüsü,  onu geçiyor olmamızı onuruna yedirememişti de yarışa tutuşmuştu bizimle.  E serde gençlik var, biz de altta kalır mıyız,  bastık gaza. Sonunda bir benzincide yakaladı bizi mersedesin sürücüsü.  Sağını solunu döne döne inceledi arabamızın.  Bir haline baktı bir yaptığı hıza,  sonunda dayanamadı geldi yanımıza, bu arabayla nasıl bu hıza ulaşabildiğimize hayret etiğini söyledi.

Engebeli dağ yollarına, çamurlu toprak yollara sürdük gıkını çıkarmadı.

Bir keresinde de; uzun bir yolculuktan dönerken homurdanmaya başladı bizim hörby.  Hava kararmış çocuklar küçük,  yolda kalsak ne yaparız iki  çocukla diye panik içindeyim. "hadi kızım yapma bunu,  bırakma bize bu ıssız yerlerde" diye yalvardım yol boyunca :))  Saatlerce ıhlaya tıslaya geldi ve evimize 50 metre kala stop etti  ama sonunda bizi evimize getirmişti.  

Yıllar sonra sattığımızda çocukların,  evden aileden biri ayrılmış gibi gözyaşı döktüklerini hatırlıyorum. Ve hiçbir arabamız onun yerini alamadı.

2 Aralık 2010 Perşembe

Güle güle Sevgili Sunny

   Sevgili  WarhaWk ve Sevgili  Ayşegül'ün  blogundan,  blogumu ilk açtığım zamanlarda şiirlerini zevkle okuduğum değerli blog arkadaşımız  Sunny ' yi kaybettiğimizi öğrendim ...

Çok üzgünüm.

Ailesine, arkadaş, dost ve yakınlarına sabırlar diliyorum.

Nur içinde yatsın

DOYUMSUZ HAZ !









Bir el uzanmışsa en gerekli anda

sarmış sarmalamışsa dostça

omuzunu uzatmışsa bir de ağrıyan ağır başına

yalnızlığa isyana aralanmışken dudakların tam da

ben varım ya arkadaşım demişse sıcacık

nemli gözlerine bakıp nemlenen gözlerle

iyi gelir.


Ve

günün sonunda

bir dostun yardım dileyen sesiyle çınlamışsa kulakların

hem de

beyninde horon tepiyorken binlerce uşak

ve gözlerin kan çanağı uykusuzluktan

bir çırpıda ulaşmış, uzatmışsan elini

yol olmuş, yoldaş olmuş

çare değilse de bir anlık 'Oh!'

bir gülücük olmuşsan dost dudağında

günün yaşattığı üzüntüleri unutup


yardım almanın

yardım etmenin

doyumsuz hazzıyla

mutlulukla koyarsın başını yastığa.



nurten y tartaç



27 Kasım 2010 Cumartesi

ÜÇ SEVGİLİ ARKADAŞIMDAN 2 MİM



1. mim:

Sevgili Blog Arkadaşım Dalgaları Aşmak mimlemiş beni. Uzun süredir bekliyordu ancak zaman bulabildim ve zevkle cevaplıyorum. Çok teşekkürler...

Mimin konusu ;"Garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımız nelerdir?"

Hımm! garip derken..? Ben kendimi nasıl 'garip' olarak adlandırabilirim ki? Garip olduğunu bilsem öyle davranır mıyım ..?
Ama şu kadarının farkındayım;

Mesela:

Doğada olmak istiyorum diye can atarım. Pikniğe gideriz. Bir minicik örümcek görsem üstümde, çığlığı basarım.

Gün batımı manzarasını kaçırmamak için birçok zaman, işimi gücümü bırakıp elime kahvemi sigaramı alır, güneş kaybolana kadar balkonda oturup keyif yaparım.

Duygularımı uç noktalarda yaşarım. Mutluluğumu ya da sevincimi de, acılarımı da. Yaşadığım acılar bu nedenle çok daha fazla yıpratıcı oluyor.

Ya mutlu ve sevinçliyken verdiğim tepkiler? Onlar da yakınımdakileri yıpratıyor.

Nasıl mı?

Şöyle ki;

yıllarca önce direksiyon dersi alırken, çiçeklere bezenmiş ağaçlarla dolu bir bahçenin yanından geçerken öyle bir çığlık atmışım ki ! ” Aman Allah'ım, olamaz ! Bu ne güzellik !” diye, hocam neye uğradığını şaşırmış paniklemişti de direksiyona yapışmıştı mesela:)

Bak, yazınca farkettim. Az garip bi tip de değilmişim hani :)

Yapamadıklarım..? yapmak isteyip de, yapamadıklarım yazmakla biter mi acaba..?

Herşeyi olduğu gibi bırakıp, sırtıma çantamı aldığım gibi dünya turuna çıkmak isterim mesela ama yapamam :(

Bir de; daha flört ederken, Merih'le, evlenip gemiyle uzak diyarlara seyahat etmeyi hayal ederdik 27 yıl oldu yapamadık. Umudumuzu kaybetmedik ama. Hele bir çocukları uçuralım yuvadan, hala gücümüz kalmışsa ahdımız var yapacağız :))

Bir de; hayvanları çok sevmeme rağmen hemen hemen hiçbir hayvana dokunamıyorum. İsterdim ki ben de, bir kedinin ya da köpeğin tüylerini korkmadan okşayabileyim.

Diye devam eder gider yapamadıklarım...

2. mim:

Sevgili arkadaşlarım YAŞAMIN KIYISINDA Ve Aslan da mimlemişler beni yine zevkle cevaplıyorum... Çok teşekkürler.

Her mimde olduğu gibi bunun da kuralları var...
Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız yada hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Seçtiğim kitap BABA VE PİÇ

Yazarı; Elif Şafak

Kitap kuzenimin hediyesi

Bu kitaba başladığımda da yine aynı fikre kapılmıştım, her Elif Şafak kitabı okuduğumda olduğu gibi.

Bir romanını okurken sıkılıp, neden sol kulağını sağ elle gösterip, ağdalı bir dil kullanarak ve sündüre sündüre anlatıp yoruyor okuyucuyu diye düşünürken,

Başka bir romanını okurken içinde kayboluyor, anlattığı sokaklarda gezip, çizdiği karakterlerle hasbıhal ederken buluyorum kendimi. Bu kitapta olduğu gibi.

İşte 55. sayfadan bir paragraf:

Arizona Mustafa'yı kuşak be kuşak Kazancı sülalesindeki bütün erkekleri vuran kötü kaderden kurtaracaktı. Bu niyetle yollanmıştı ta buralara, bu kadar uzağa. Ama Mustafa böyle hurafelere inanmazdı. Hurafelerin kadınlara has tekinsiz bir alemin nişaneleri olduğuna inanırdı. Kadınlar zaten tuhaf mahluklardı. O kadar kadının arasında büyüdüğü halde kendini kadınlara bu kadar yabancı hissetmesini açıklayamıyordu Mustafa.

.....................

Baba ve piç İstanbul-San Francisco hattında gidip geliyor. Müslüman-Türk Kazancı ailesiyle Ermeni asıllı Çakmakçıyanların 90 yıla yayılan öyküleri iç içe.

Yazarın Ermeni soykırımına bakış açısıyla, bazı yerlerde aynı fikirde olmasam da akıcı sade bir dille yazılmış güzel bir kitap.

Arkadaşlarım arasından seçim yapıp üç kişiye paslamakta zorlanıyorum. Bu şıkkı atlasam olmaz mı :)

24 Kasım 2010 Çarşamba




Bu öğretmenler gününde de  


Başta;   Başöğretmen  Ulu Önder Ata'mızı rahmetle anıyorum...


Ayrıca;


Emekli olduktan sonra,  her okul önünden geçerken, her istiklal marşı dinlerken gözleri dolan,  öğretmenliğin ne kadar erdemli, kutsal bir meslek olduğunu ondan öğrendiğim Canım babacığımı,  rahmetle anıyorum...

Ve

Değerli öğretmen akrabalarımın ve arkadaşlarımın


Çok sevgili öğretmen blog arkadaşlarımın,




ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN
..............................

           ATATÜRK DİYOR Kİ!

Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır.

Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. 

Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbilerini sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. 

Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır.

Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.

Bir millet eğitim ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak eğitim ordusuyla mümkündür.

Öğretmenler; Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakarlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir... Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.

21 Kasım 2010 Pazar

YABANCI - 4 -

Çok zor bir günün ardından mesaisi bitmişti nihayet, hemşire odasında çıkmak için hazırlanırken,  bir ara aynaya kaydı gözleri Fatoş'un.  Bir süre donuk gözlerle ürkerek süzdü karşısındaki  gözlerinin altı torbalanmış yüzü gözü şiş, soluk,  kendine benzeyen, kendinden en az on yaş büyük hayali. Tanıdık olduğundan emin ama bir türlü nereden tanıdığını çıkaramıyormuşcasına.  Gülümsemeye çalıştı, baktı karşısındaki gülmüyor, o da çattı kaşlarını...   Gitti,  makyaj çantasını aldı geldi aynanın önüne.  Önce yüzünü temizledi, ardından bolca fondötenle kapattı yüzünde dünden kalan izleri.  Bluzunun çiçeklerinin renginde, gri bir farla boyadı göz kapaklarını.  Sık, uzun kirpiklerine bolca rimel sürdü ve O'na çok yakışan uçuk pembe  rujuyla renklendirdi dudaklarını.  Dalgalı siyah saçlarındaki tokayı çekip aldı sertçe saçlarını kopararak ve uzun uzun fırçaladı...


Dışarı çıktığında  yağmur yağmaya başlamıştı hafiften.  Yağmurlu ılık ilk yaz havası,  mevsim çiçeklerinin kokusunu taşıyordu yeni ıslanmış toprak kokusuna karışık.  Derin derin nefes aldı, içine umut dolması umuduyla...  Ve hızla geri verdi geçmişin acılarını kusar gibi...  Birkaç gündür Otoparkta duran  arabasına doğru ilerledi.  Kapıyı açtı...  Tekrar kapattı.  Yürümeye karar verdi.  Yağmur iyice hızlanmaya başlamıştı,  aldırmadı...  Yüksek topuklu ayakkabılarıyla su birikintilerine bata çıka elindeki şemsiyesini açmayı akıl etmeden - belki de açmak istemedi -  yürüyordu.  Nereye gittiğini de bilmiyordu belki. Yalnızca yürüyordu.  Yanından geçen bir taksinin,  eteğine boydan boya çamurlu su sıçratmasına  hiç aldırış etmedi.  Hemen yanıbaşından geçen iki genç kız da aynı şeye maruz kaldılar ve sürücüye bağırarak okkalı bir küfür savurdular.  Onu da duymadı Fatoş, ya da aldırmadı yine...  Hava kararmıştı.  Ne kadar yürüdüğünün farkında bile değildi.  Tenhalaşan caddede bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında, yağmur gibi yaşlar boşalıyordu gözlerinden, bardaktan boşalırcasına...


Kızılay'da,  bir seyahat acentesinin önünde buldu kendini.  Öylece durdu bir süre camın önünde.  İstanbul - Erzurum - Antalya - Diyarbakır - Muğla - Mersin... seferlerimiz... falan gibi birşeyler yazıyordu camda.  Sırılsıklam olmuş,  rimelleri akmış, gözlerinin çevresini ve yüzünü siyaha boyamıştı.  Yüzüne yapışmış bir tomar saçı elleriyle iki yana ayırdı gözünün önünü açmak için.  Tekrar okudu...   İçeri girdi memleketine giden ilk otobüse bir bilet aldı.
...................


 Hem O'nu büyüten,  hem de asıl ailesinin yanında  hep yabancı hissetmişti kendisini.  



Bugünü huzurla yaşayabilmesi,  gelecekle ilgili hayaller kurabilmesi için geçmişiyle barışması gerekiyordu.  Ve bunu hemen yapmalıydı.  Hemen,  şu anda...
.....................


Telefondaki ses endişeli kırgın " öldük meraktan, neredesin günlerdir..?"  diyordu.


"Sizi çok üzdüğümü biliyorum Anneciğim, ablam ve ağabeyimleyim.  Dönünce size herşeyi anlatacağım. Beni merak etmeyin, herşey yolunda..."   dedi Fatoş, telefonun öteki ucunda, sesini duymaktan mutlu, sevinç gözyaşları döken O'nu büyüten kadına.


Sevmek yetiyormuş diye düşündü telefonu kapatırken.  Tüm sorunların çözümü sevgiden geçiyormuş...  Ablasının uzattığı dürümü alırken, sıcacık gülümsedi...  




SON

13 Kasım 2010 Cumartesi

YABANCI - 3 -

Fatoş bütün gece yolculuk yapmış olmanın ve dün yaşadıklarının etkisiyle, yüzü solgun gözleri şiş, suratı bir karış asık girip çıkıyordu hasta odalarına.  "Ne bu halin hemşiranım, cece benle mi yattın ?"  dedi,  uzun süredir serviste yatan, hastalığının ciddiyetine rağmen kendini iyi hissettiği her an odadakileri açık saçık  hikayeleriyle kırıp geçiren, doktorlara hemşirelere, şiveli Anadolu ağzıyla takılıp kendini sevdiren  Erzurumlu Şakire Teyze.  Genç kız dudağında iğreti bir gülücük, şöyle bir baktı  hastasına, sonra serumunu bağlayıp çıktı odadan cevap vermeden.  "uyy!  bucün pek suratsız bu, şaka neyim yapılmaz" dedi  kadın dudağını bükerek.
..................


Beynine üşüşen düşüncelerle boğuşup duruyordu dünden beri Fatoş.  Bir sigara aldı paketinden, titreyen elleriyle yaktı.  Dün tanıdığı ailesini akrabalarını getirdi gözlerinin önüne. Konuşmaları giyimleri, oturup kalkmaları bile farklı bu insanlarla kendisi arasında bir yakınlık kuramadı kafasında. "Bacım" demişti ablası  ağabeyi, gözleri ışıl ışıl, içten samimi.  Belli ki  sevmeye bağırlarına basmaya hazırlardı O'nu.  Yeter miydi peki? Yalnızca sevmek yeter miydi? Aralarında paylaşabilecekleri ne vardı, ne konuşabilirlerdi mesela..?  Anlatsa erkek arkadaşını, onunla sinemaya gittiğini elele gezip tozduklarını, kulakları patlatan müzik eşliğinde diskoda dans ettiğini , anlarlar mıydı onu?  Ya Kendisi?  Bağ bahçe çapalamaktan  nasır tutan o eller, güneşten kavrulmuş kara suratlar ve o yaşam tarzı onun için bir anlam ifade ediyor muydu?   Oysa gerçek ailesi onlardı işte... Yıllarca ailesinden koparıldığı için değilmiydi duyduğu bunca kin öfke?  


Ya şimdiki ailesi..? Kendisine hep mesafeli duran annesi Aylin'le eşit görebilmişmiydi onu? Sigarasını söndürdü hırsla.  O'nu aldıklarından iki yıl sonra bir kızları olmuştu ailenin.  Oysa asla çocuğunuz olmaz demişti doktorlar.  Mucizem derdi annesi Aylin'e.  Allah ödüllendirmişti O'nu yaptığı iyilik karşılığında, öyle diyordu.   Aylin'e sarıldığı gibi hiç sarılmışmıydı annesi O'na..?  "Haksızlık ediyorum" diye düşündü...  "Beni büyüttüler okuttular her istediğimi elde ettim... ya o köyde büyüseydim..."  yüzünü buruşturdu.


Ağabeyi geçen sene arayıp bulmuştu Fatoş'u.  Oturup uzun uzun konuşmuşlardı.  Aslında  O soğuk davranmış sitem etmişti hep, ağabeyi konuşup gönlünü almaya yumuşatmaya çalışmıştı .  "Neden ben ?" diyordu Fatoş, "neden yalnızca ben, bir ben mi fazla geldim"  "Anam öldükten sonra üç bebeyle kaldı babam.  Biz daha büyüktük işe yarıyorduk tarlada bağda ama sen çok küçüktün... "  Dedi ağabeyi...  Ne kadar şanslısın demişti sonra ona.  "Babam iyi yaptı demiyorum, hiçbir şeyi doğru yapmadı o.  Ama hayatın kurtuldu bak bir mesleğin olmuş, çalışıp paranı kazanıyorsun.  Emine'yle ben köyde tarla tapan işlerine koşulduk hep.  Yoruldunuz acıktınız demedi gözümüzün yaşına bakmadı babam.  Yalnız biz mi, üvey anam da çok çekti elinden. Oysa anamın daha kırkı bile çıkmamıştı gelin getirdiğinde O'nu...  Yalnızca kendini sevdi O, başkasının hiç önemi olmadı.  Ben ilkokuldan sonra yatılı okula gidip kurtuldum iyi kötü ama  Ya Emine ?  onaltı yaşında,  birlikte büyüdüğümüz emmimin oğluna verdi o'nu.  Onyedisindeydi ilk bebesini kucağına aldığında.  Senin yaşındayken üç tane çocuğu vardı. 
....................


Mutlu mu olmalıydı asıl ait olduğu yerden koparıldığı, evlatlık verildiği için.  Aslında resmen evlatlık bile değildi. Ailem dediği insanlarla aynı soyadını bile taşımıyordu. 


DEVAMI  VAR

12 Kasım 2010 Cuma

YABANCI -2-



Şehre geldiğinde ilk bulduğu otobüse attı kendini, arkasından biri kovalıyormuş gibi...  Biran önce uzaklaşmalıydı buradan, bir an önce. Belki geldiğinden beri boğazını sıkan o elden kurtulurdu böylece.  Daha otobüs hareket etmeden kapattı gözlerini, güzel bir düş görmek umuduyla.  Kimbilir belki annesinin elinden tutmuş,  köy yolunda görürdü kendini yine. 


Gözlerini açtığında hava çoktan aydınlanmıştı. Hafifçe yerinde kımıldandı, esnedi saçlarını düzeltti parmaklarıyla.  Manzara değişmiş,  otobüs çoktandır çıplak taşlık dağların tepelerin eteğinde tek tük ağaçların olduğu geniş Ortaanadolu düzlüklerinde ilerliyordu. Taa ilerlerde bir yerlerden kopup gelen, kah yaklaşıp kah uzaklaşarak yılan gibi kıvrım kıvrım uzayıp giden dereyi takip etti uykulu mahmur gözlerle. -  iki sıra halinde, söğüt ve kavak ağaçlarının kıvrıla kıvrıla vadinin ortasında uzayıp gidişi sık ağaçların arasından akıp giden bir dere olduğunu düşündürüyordu.- 


"Ablam nasıl da benziyor Anneme..."    "Yok canım! bana öyle geliyor.  Daha beş yaşındaydım nasıl hatırlayabilirim ki yüzünü o kadar ayrıntılı..."  diye geçirdi içinden.   


Köyden kaçar gibi uzaklaşırken , Ablası, "bacım!" diye seslenmişti arkasından nemli gözlerle, sıcacık. "Hemen gitmesen...  yemek hazırladım. Karnını doyur yola çıkmadan önce..."   Arkasını dönmeden "aç değilim. Teşekkür ederim" demişti tıslar gibi.  
................


Tekrar kapattı gözlerini, dişlerini sıktı hırsla  "bacım mış"  "bunca yıl sonra ne bacısı ne kardeşi, yeni mi geldi aklınız başınıza"  "nefret ediyorum... nefret ediyorum hepinizden..." yanaklarından süzülen yaşlara engel olamadı. Ağladığı için, bu kez kendine öfkelendi...
..................


Ağzını kocaman açmış, önüne gelen herşeyi bir çırpıda yutuverecek devlermiş gibi duran sık ve çok katlı binaları görünmeye başladığında Ankara'nın, yerinden doğruldu, çantasından tarağını rujunu çıkardı, üstüne başına çekidüzen verdi.  Eve uğramadan doğruca hastaneye gitmesi gerekiyordu. Mesai başlamak üzereydi ... 


DEVAMI VAR



7 Kasım 2010 Pazar

KÜÇÜK ŞEYLER

Bizi üzen umutsuzluğa kapılmamıza neden olan isyan ettiren, karşılaştığımız bazı olayları ya da kişileri yazıp paylaşacak değiliz ya hep.   Güzellikleri görmemiz, onları da paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Çalışma şevki vermesi ve örnek olması adına...


Cuma günü sabah erkenden bankadaydım. Bilirim çünkü, zordur sıkıcıdır uzun sürer banka işleri. 


Vadeli hesabımı zamanından önce bozdurup bir miktar almam  gerekiyordu acil bir nedenle.  Dolayısıyla zararım olacaktı.
.........................


 Zararım olacak  diye neredeyse benden çok endişelenen bunu  en aza indirmek için hiç anlamadığım birçok bankacılık işlemini deneyip, araştırıp soruşturan,  en önemlisi de;


bunu yaparken, görev bilinci, insan sevgisi ve nezaketi harmanlayıp, güler yüzle, müşterilerine hizmet  olarak sunan


robotlaşmış memur görüntüsünü zihnimden gözümden silen,   ülkemle ilgili güzel şeylerin de olduğunu düşündürüp içimde yeni umutlar yeşerten


ZİRAAT  BANKASI    BATIKENT - KARDELEN  şubesi çalışanlarına çok teşekkürler...

ONE LOVELY BLOG AWARD





Güzel  Ayşegül  kızım  One Lovely Blog Award  ile ödüllendirmiş beni. Nasıl kabul etmem onun elinden sunulan sevgi dolu fincanı..?   Aldım kabul ettim,  içtim kana kana...

Çok teşekkürler

Dilerim;  sevgi dolu yüreğinden,  pembe güller gibi mis kokular ve  hep sevgi sözcükleri yayılsın çevrene... Gül açılsın gönlünde ve hep gül ömrünce...


Yolu sayfamdan geçen  değerli arkadaşlarımı birbirinden ayırmak istemiyorum,  kucak dolusu sevgilerle, hepinizin olsun bu ödül ...

3 Kasım 2010 Çarşamba

Y A B A N C I





Kendine  yabancı bu köy evinin önündeki çam ağacının altına, bir taşın üstüne oturdu genç kız. Bir sigara yaktı , meraklı gözlerle, makyajlı yüzüne ojeli tırnaklarına bakan iki küçük kız çocuğuna doğru savurdu dumanını uzun uzun.  Donuk gözlerle süzdü onları. Sonra, çocukları delip geçen bakışları meydandaki dut ağacını buldu. Olgunlaşmış simsiyah olmuştu dutları...  Bir hayal geldi gözlerinin önüne, soluk,  belli belirsiz. Dut ağacının altında gözyaşları içinde burnunu çeken bir çocuk...  İnce uzun bir adam, bir kadına doğru iteliyordu onu.  Sırtında hissetti o eli bir an, bir ürperti sardı bütün vücudunu...   Sigarasını yere atıp sivri burunlu yüksek topuklu ayakkabısıyla ezerek söndürdü. 


Kısa bir tereddütten sonra içeri girdi tekrar.   Kendinden küçük üç üvey kardeş, iki yıl önce O'nu arayıp bulan ağabeyi,  yeni tanıdığı  ablası ve bir oda dolusu  "akrabayız biz seninle"  diyen   insan,  burunlarını çeke çeke ağlıyorlardı.  Gösterilen ilgiden duyduğu rahatsızlığı,  hatta  öfkesini saklamaya gerek görmeden sert bir hareketle bir minderin üstüne bıraktı  kendini.  Yine tüm gözler üzerine çevrilmişti.   Bunca zaman ayrı olmaktan duyulan acı ve özlem  ama aslında,  kendilerinden olandaki bu farklılığa ve  bir de,  tepkisizliğine  soğukluğuna hayret vardı bakışlarda. Öyle ya, ne de olsa babası değil miydi..?  Ne yani ağlamalı mıydı şimdi ?  Niye ağlayacaktı ki?   O tek bir şeye;   bunca yıldır duyduğu nefreti yüzüne haykıramadan  "Bir ben mi fazla geldim..?  Neden yalnızca beni verdin..?"  diyemeden bu dünyadan defolup gitmiş olmasına üzülüyordu babasının ... 


Dönüş yolunda başını cama dayamış,  yanından hızla akıp giden  hem yabancı hem çok tanıdık manzaraya  bakıyordu genç kız dalgın dalgın.   Rüyalarında birçok  kez görmüştü bu tarlaları, üzüm  bağlarını.  Kim bilir kaç kez annesi onu  sırtına bağlamış, ot toplamaya, üzüm kesmeye gelmişti buralara... 


"Neden geldim ki..?"   diye mırıldandı dişlerini sıkarak.  Kendini buraya ait hissedememişti.   Hep yabancı hissettiği diğer ailesinin yanına doğru yol alırken, iki damla yaş belirdi göz pınarlarında...






1 Kasım 2010 Pazartesi

YILDÖNÜMÜ



Tam 27 yıl olmuş, dile kolay

ellerim ellerini bulalı

gönlün gönlüme yoldaş olalı...

Gün oldu dikenli tarlalarda yol bulmaya çalıştık düşe kalka.

Gün oldu engin mavilere koştuk coşkuyla, neşeyle.

Boğuşsak da hayatla çoğu kez,

 kanatlanıp bulutların üstüne çıktığımız da oldu.

Birlikte güldük birlikte ağladık

Bazen tepe taklak olduk

Yine birlikte...

Öyle zamanlar oldu ki; 

 bir kaşık suda boğmak istedik birbirimizi.

Diken oldu battı belki sözlerimiz.

Ama çabuk geçti hıncımız..

Sırdaşım oldun bazen,

 ben ağladım sen saçlarımı okşadın.

Yalnız kalmışken koca dünyada,

 tutunacak dalım, her şeyim oldun.

Gençliğimizi bıraksak ta geçtiğimiz yollardaki dikenli dallarda,

kök saldık geleceğe, bizden izler taşıyanlarla.

Hani derler ya...

Yine gelsem dünyaya

Yine seni seçerdim

Sevgili eşim canyoldaşım hayat arkadaşım, yıldönümümüz kutlu olsun...

30 Ekim 2010 Cumartesi

Ü Z E R İ N İ Z E A F İ Y E T

Bu kadar koşturmacanın sonunda olacağı buydu. Günlerdir,  ahlaya  vahlaya, öksüre hapşura yatak döşek yatıyordum.  Sinüzit faranjit migren üçlemesinin fırsattan istifade hep birlikte atağa geçmesiyle  de iyice yatağa yapıştım kaldım.  Dün sabah nihayet kendimi  daha iyi hissederek açtım gözlerimi  ve hemen balkona çıktım. Özlemişim açık havayı kuş seslerini, ağaçları.   Doğayı çektim içime  derin derin. "ohh" dedim.  Şükrettim yeniden sağlıkla güzelliklerini gösterdiği için Yaradan'a.  Dua ettim hastalara, deva bulsunlar dertlerine diye.

Gözüm açıldı ya, kim tutar beni?  Attım kendimi dışarı.  Severim ben; bazılarına kasvetli gelen böyle, kapalı yağmur kokan, toprak kokan havaları...  Yürüyüş yolunun ortasındaki geniş yeşillikte, günlerdir yağan yağmur nedeniyle, artık toprak suya iyice doyduğundan, minicik dereler  gibi su birikintileri oluşmuş.  İki yanında çimenler büyümüş boy atmışlar,  sarı  minik çiçekler yeniden can bulmuşlar,  aldanıp bahar kokan havaya.  Dallarda kurumaya yüz tutmuş sarı yapraklar arasındaki birkaç asi dikbaşlı yeşil yaprağın, inatla ısrarla doğaya direndiklerini gördüm gülümseyerek, gıptayla...

Eve döndüğümde;  TV de Sihirli Annem dizisinin bininci kez gösterimini izlerken yüzümde kocaman bir gülücükle yakaladım kendimi.  Oysa ne zaman tv yi açsam karşımda bulduğum bu dizinin bir özelliği yok benim için. Sadece yürüyüşten sonra, güne başlamadan önce, elime kahve fincanımı almış, kanepeye uzanmış keyif yapıyor, bir elimde de kumanda aleti kanal kanal dolanıyordum beklentisiz, öylesine.  Ne zaman bu diziye rastladım ve ne zamandır izliyordum farkında bile değilim.  Bir baktım;  ağzım koca bir fiyonk,  öylee mutlu mesut izliyorum. Dizideki ne, bu kadar hoşuma gitmişti bilmiyorum:)

Baktıklarımı daha güzel görmeme  neden olan şey;  yeni hastalıktan kalkmış olmanın verdiği, rehavetle karışık, hayata kaldığım yerden başlıyor olmanın, yeni güç heyecan ve enerjisi olmalı...

16 Ekim 2010 Cumartesi

HEP MUTLU OL…

 

Mutsuzluğu da  mutluluk  gibi  yaşayabilen  insan,  mutlu  insandır…

 

Odasındaki panosuna bu yazıyı yazmış.

 

Çok  mutsuz ve mutlu olabilmenin yollarını mı arıyor..?

 

Mutlu olmanın sırrının,   mutsuzken bile olumlu düşünmeyi başarmaktan geçtiğini mi keşfetti..?

 

Çok mutsuz ve bununla başedebilmek için, içinde bulunduğu durumu kabullenmeyi mi seçti..?   İsyan etmenin anlamsızlığını anladı.   Herşeyi oluruna mı bıraktı..?

 

Bugünkü mutsuzluğuna neden olan olay ya da şeylerin,  gelecekteki mutluluğunun temellerini teşkil ediyor olabilme ihtimalini mi farketti..?

 

Yoksa;

 

Mutluluk – mutsuzluk arasındaki ince çizgiyi  gördü ve…

 

Büyüdü olgunlaştı,  mutsuzluğun ve mutluluğun anlık duygular olduğunu,  aslolanın bulunduğu en kötü durumdan bile teselli payı çıkarmak olduğunu mu öğrendi.

……………………………………

Gözümün nuru, ince sızım, yaşam nedenim;

 

Bilmez misin,  sen içinde fırtınalar yaşarken ben kasırgalarda kalırım...

ve…

 

bu kalp bir tıkta Mert,

 

bir tıkta Alper der…

 

Ama yalnızca, der.

 

Sesizce bekler…

 

Susar, seyreder

 

Çünkü bilir ki,

 

  yalnızca, iki kanatla uçar kuşlar

 

HEP MUTLU OL ( UN )

13 Ekim 2010 Çarşamba

Doyduk



Bilirsiniz, Anadolu'da  köylerde kimseye ismiyle hitap edilmez neredeyse.   Hepsinin bir lakabı vardır.    Lakapları kişilerin bazı fiziksel özelliklerinden konuşmasından ya da davranış biçimlerinden esinlenerek konmuştur onlara.  En azından öyle olmalı diye düşünülür.

  Neden Doyduk Gelin denmişti köyde ona bilmem.   Hiç doyarak sofradan kalkmış bir görüntüsü olmamıştı ki hayatı boyunca.   En azından ben bildim bileli, hep iskeletin üzerini örtmüş deriden ibaret bir vücuda sahipti.  Sıfır beden yani.  Mankenler o hale geleceğiz diye dünyayı zehir etmiyorlar mı kendilerine?   Doyduk,  hiç ayrıca çaba harcamadan işte öyle zayıftı, sıfır beden manken gibi. Hani zorlasanız kulaklarınızı,  oturup kalkalken çatur çutur kemiklerinin sesini duyabilirsiniz belki de. 

O yıl yaz tatilinde babam bizi memleketine  götürmüştü.  Doyduk Gelin karşımızdaki mindere bağdaş kurup şöyle bir yerleşmiş ve dik dik yüzüme bakarak, dilini damağına değdirip şaklattıktan sonra “vah vahh! bu keleş çocuk neye o gözlükleri takmış saar ciyerim..?”   diye ellerini dizlerine vura vura eni konu dövünmüştü karşımda.

Yeni gözlük takmaya başlamışım ve kendimi yeterince kötü hissediyorum.   Bir de O’ nun karşımda, onulmaz bir hastalığın pençesine düşmüşüm gibi acınarak dövünmesi beni yıkmıştı.   Her rastladığında yan yan bakıp  dilini şaklatması ( hayret ifadesi ) da cabası.  Ondan sonraki yıllar boyunca -çocukluğumda-  sert ifadesinden, otoriter tavrından hep çekinmişimdir her köye gittiğimizde.
…………………………

  Zaman zaman yaptığımız gibi,  tatil dönüşü köye uğradık .   Torosların eteğinde bir orman köyü olan, şimdilerde kuzenlerin modern evler yaptırdıkları ve sayfiye yeri olarak yazları gelip kaldıkları,  bu,  havası ve doğası harika köyde birkaç yaşlı insan kalmıştı yalnızca  ve bunların arasında Doyduk Gelin de vardı.

Doyduk,  seksen yaşını geçmişti çoktan ama gelin olduğunda takılan lakap değişmemişti.   Hala Doyduk Gelin diye hitab ediliyordu yaşlı kadına.  Tek fark;  buruş buruş, kara,  kalın, zamana yenik düşmüş derisi vardı  iskeletinin üstünde şimdi  o kadar…   Elmacık kemiklerine yapışmış derisinin üstünde yol yol derin çizgiler oluşmuştu. Güldükçe - ki çocukluğumda o’nu hiç gülmez sanırdım – çenesi tir tir titriyor, ağzında kalan, uzamış  birkaç dişi yerinden çıktı çıkacak bir görüntü veriyordu.

Son yıllarda Doyduk Gelin’le  -nine-  yaptığımız sohbetlerden aldığım keyfi anlatamam.  Çocukluğumun aksine, O’nu çok cana yakın buluyor ve çok seviyorum.   Üstelik,  yaşına inat, kilometrelerce uzağa pikniğe giderken bizden önce yola koyulmasına,  beni yarı yolda bırakarak dağ tepe aşarken ki  enerjisine  de hayranım.

NİCE SAĞLIKLI YAŞLARIN OLSUN DOYDUK GELİN  - NİNE -

10 Ekim 2010 Pazar

İnsanoğlu Kuş Misali

Aynı evde yaşayan yaşlı,  çok tembel iki kız kardeş varmış.  Sabah kalkar kalkmaz  biri pencere önündeki,  diğeri,  tam karşısındaki kanepeye oturur akşama kadar yerlerinden kalkmazlarmış.
Birgün,  karşı kanepedeki yaşlı kadın kalkmış,  usul usul  gelip, kardeşinin kanepesine, yanıbaşına oturmuş.  Sonra dönmüş,

Bak gördün mü kardeşcim demiş.  İnsanoğlu kuş misali.  Demin nerdeydimmm, şimdi nerdeyim…
………………………………….

Yeni bir hayat kurdu kendine dünkü küçük kuzumuz Alp’imiz.  Minicik kutu gibi bir dubleksin,  terası boğaza bakan çatı katında.   Bir yatak  bir çalışma masası bir gardrop televizyon, küçük halısının üstünde terlikleri ve diğer kendine ait eşyalarıyla,  bir başka hayat…   Güven dolu korunaklı ana baba şefkatiyle sarılıp sarmalandığı bildik aşina yuvasından çok uzaklarda. 

Şimdi onun bize yabancı yeni bir hayatı var.   Kendine de…    Yatağına yorganına, evinin kokusuna ısısına, kapısının tokmağına bile yabancı henüz.

  Oysa;   deniz,  martılar,  ihtiyar balıkçı ve oltasında çırpınan balığın adı, balıkçının oltasının ucundan balığı kapıp kaçan ama kovada çırpınan balığa asla dokunmayan kedi bile tanıdık  olmuş çoktan onun için.   Bizim yabancı olduğumuz deniz kıyısı yaşantısına alışmış.

Oğlumuzu yeni hayatında bırakıp gece yola koyulduk …

Kapkara yağmurlu sisli bir gecede,  kıvrım kıvrım yolda ilerlerken kulağınız motorun homurtusunda, bir pencereden sızan ışık takılır birden gözünüze. Nasıl bir hayat yaşanmaktadır kimbilir o camın ardında gecenin o saatinde?  belki bir hasta vardır inleyen, belki bir dram yaşanmaktadır o anda ya da mutluluktan uyku tutmamıştır evdekileri. Gaza basıp hızla geçersiniz size uzak, bir adım ötenizdeki o hayatın yanından.

  Kollarını uzatmış sizi yakalayıp bir çırpıda yutuverecekmiş gibidir üstünüze üstünüze gelen orman gölgeleri zifiri karanlıkta.  Oysa,  aynı yerden gündüz geçerken, her cins ağacın süslediği, sonbaharın yeni yeni, renklere bürümeye başladığı bu orman,  bir kuş olup daldan dala uçmak,  kelebek gibi titreyerek her yaprağa konmak  isteği uyandırmıştır sizde. Aynı manzaranın hem mutluluk ve coşku hem de korku ve ürpertiye  neden olmasına şaşırırsınız birkez daha.

Şimdi evimizdeyiz ve kendi yaşantımıza,  kendi bildik hayatımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İnsanoğlu kuş misali …

1 Ekim 2010 Cuma

Bir Kez Daha Kapandı Sandık...

Uzun zaman oldu,  çıkmalıydı anılar sandıktan.  Bir kez denemiş, yapamamış koca bir örtü örtmüştüm üstüne…

Çeyizinden kalma sandık ve içinde sana özel,  atmaya kıyamadıklarımı bir şekilde YOK etmem gerekiyordu artık…

Ama daha sandığına bile dokunamamıştım ki bunca yıl, içindekileri nasıl atayım.
………………
Bu kez dayanabilirim yapabilirim sandım.

İlk yeşil hırkan geldi elime…
Hani; özene bezene örmüştün ya...   Kıyamazdın evde giymeye
Sana geldiğimde ille de onu giymek isterdim.  Daha sıcak tutardı sanki.

Sonra;  Kuran-ı Kerim’in.  İçinde, küçük küçük kağıtlara yazdığın notların olan.
Doktorunun, şiirlerini yazman için hediye ettiği defter ve kalem… Daha hiç açılmamış ambalajında duruyordu…

Sonrasına bakamadım

Göğsüme bir yumruk yedim sanki
Düğüm düğüm oldu boğazım yine…

Ahh! ne çok özlemişim Annem seni, ne çok…

Yine yapamadım … Bir kez daha kapattım sandığını…  Belki bir dört yıl sonra tekrar denerim…

30 Eylül 2010 Perşembe

BİZ ESKİDEN…

 

Arnavut kaldırımı taş sokaklarda faytona kurulmuş gidiyor  olmak,  üstelik te gece el ayak çekilmiş, sokak sessizliğe bürünmüşken,  ne güzel bir duygudur bilemezsiniz. ( Gerçi  tamamen yok olmuş değil ama artık, bazı yerlerde ve yalnızca turistik amaçlı kullanılıyor faytonlar. )   Eğer biliyorsanız da  benim yaşlarımda yani birazcık yaşlısınız demektir.   Her ne kadar kendimi bir türlü o sınıfın içinde hissedemesem de:)))  Gençlerin, “o da ne ki? “  dediği pek çok şeyi yaşamış olmak hoş bir duygu.  Ee bu da yaşlı olmanın ayrıcalıklı kısmı.  Kendinize bilmiş bir eda verir başlarsınız anlatmaya,  “sen bilmezsin, biz eskiden… “ diye.  Modası geçmiş adı sanı unutulmuş bir takım şeyleri yaşamış biri olarak anlatmanın her ne kadar cazip bir yönü yokmuş gibi görünse ve biraz fosilleşmek anlamına gelse bile;  şu, her şeyi bir kendisi bilen genç neslin karşısında onların bilmedikleri şeyler de olabileceğini ispatlamak hiç fena olmuyor doğrusu.:)

 

Tv de  gördüğüm bir fayton, beni taa çocukluğuma götürdü bu akşam.

 

Kasabada bir tek fabrikalar  sinemasına yabancı  –ejnebi –  film gelirdi.  Annem Hint filmlerini çok sevdiği için  her seferinde mutlaka giderdik.  ( O zamanlar Hint filmleri furyası vardı )  Filmin yarısından fazla kısmı,  aşırı makyajlı bir kız ve bir erkeğin kah bir ağacın arkasından,  kah pat diye başka bir yerden dansederek fırlayıp, göz süzüp gerdan kırarak  şarkılar söylemesi ve birbirlerine kur yapmalarıyla geçerdi. Pek birşey anlamazdım  ama masalsı havası,  rengarenk giysileri benim de ilgimi çekiyordu sanırım.

 

Evimiz çok uzak olmamasına rağmen;   sinemada,  kardeşim ve ben en çabuk kim içecek yarışı yaparak, arkası arkasına gazozları midemize indirdiğimiz için sıkışır eve yetişemeyecek duruma gelirdik film bittiğinde.  Babam  eve daha çabuk yetiştirebilmek için sinemanın önünde sıralanmış bekleyen faytonlardan birine bindirirdi bizi söylene söylene.

 

O ılık  yaz  gecelerinde;  faytonun koltuğunda,  kendimi gecenin sessizliğine bırakır,  başımı Babamın ya da Annemin omuzuna dayar,  iyice mahmurlaşmış,  ağırlaşmış göz kapaklarımı kapatır,  faytonun tentesinin etrafında sıralı minik çan seslerini,  arnavut kaldırımı taş sokaklarda,  atların  yürürken  çıkardıkları  ahenkli  “tak tuk tak tuk”    nal seslerini ve  homurtularını dinlerken uyuyakalırdım her seferinde…

27 Eylül 2010 Pazartesi

Güle güle

İçim ağlıyordu, gülümsedim

Neşeyle (!) el salladım.

Geleceğine doğru yola çıktı  bir kez daha.

Sırtında,  içine umutlarını doldurduğu çantası

gözünde hasreti

avuçlarında hayalleri vardı…

…..

Yolun açık, geleceğin aydınlık olsun oğlum…

17 Eylül 2010 Cuma

ZİL ÇALDIII !!!

Mini mini birler için okul serüveni başlamış bu hafta


Sevimli ikiler haylaz üçler yaramaz dörtler ve diğerleri içinse haftaya çalacakmış ders zili.


Zil dediğime bakmayın, o bizim zamanımızdaymış. Hademe (görevli ) eline aldığı kocaman çanı sağa sola sallayarak derse giriş ve teneffüs saatlerini duyururdu.


Şimdilerde, ahenkli kıvrak ezgilerle duyuruluyor ders başlangıç / bitiş saatleri. (gelin çiçek derelim… çocuk şarkısı gibi.) Üstelik arada bir de anons yapılıyor _Sevgili öğrenciler/ öğretmenler ders saati başlamıştır, iyi dersler_ gibi.


Bu sabah karşıdaki ilköğretim okulunun çın çın öten bozuk mikrofonundan yayılan; müdürün, okulla yeni tanışan minicik öğrencilerden ziyade, onların, heyecandan belli ki yerinde duramayan ve okul bahçesinde kaos yaratan, anne babalarını hizaya sokmaya çalışan sesiyle uyandım.


Yılların; acelesi varmış gibi çabucak ellerimin arasından kayıp gittiğini farkettim içim sızlayarak.


Daha dün gibi oğullarımın okula başladıkları gün...


Biri, sırasına oturur oturmaz _hadi sen git Anne_ demişti.


Öteki _ beni bırakıp gidersen, peşinden gelirim- diye tehdit etmiş, ders arasında beni görmediği zaman da okulu birbirine kattığı için haftalarca öğretmenler odasında oturup beklemiştim sabırla, okula alışacak diye.


Kimi zaman elimde antibiyotik şişesi sınıf kapısında bekledim


Kimi zaman evde unuttukları ödevlerini yetiştireceğim diye peşlerinden okula koşturdum


Birisi, zil çalar çalmaz nasıl bir hızla kendini dışarı atıyorsa, okulda ya çantasını ya da karda tipide kabanını unutur gelir.


Öteki ya serviste uyuyakalır ya da servis geç kaldı diye sinirlenip 2 km yolu yürümeye kalkar buz gibi havada, daha birinci sınıftayken.


Şimdi büyüdüler. Telaşları beklentileri kaygıları da…


YENİ DERS YILINDA TÜM ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLERE BAŞARILAR…

13 Eylül 2010 Pazartesi

ALZHEİMER lı ŞEKER TEYZEMLE SOHBETİN TADI




Daha iki yıl öncesine kadar; tatlı dili hoş sohbetiyle, çiçekli 

tokalarla arkada topladığı bembeyaz gür saçlarıyla, o buruş buruş 

yüzünde uzun seyrek kirpiklerle çevrili iri gözleri, minicik burnu, 

sürekli gülümseyen yüz ifadesi ve yaşına inat diriliğiyle, her 

seferinde hayran kaldığım, “hah, işte tam da böyle yaşlanmak 

istiyorum” dediğim arkadaşımın annesi, benim 83 yaşındaki 

pamuk şekeri teyzemi ziyaret ettim bugün.


Şimdi yüksek tansiyonun neden olduğu damar tıkanıklığına

alzheimer da eşlik edince konuşması çok iyi anlaşılamadığı gibi 

kelimeleri de birbirinden kopuk kopuk kullanıyor.



Birçok şeyi unuturken bazı şeylerin nasıl da insan beynine 

kazındığını, eskiden manevi değeri onun için yüksek olan objelerin, 

zihin kişiye nasıl bir oyun oynarsa oynasın önemini asla 

yitirmediğini, insanın sağlığı yerindeyken sevindiği, sevdiği, 

üzüldüğü şeylere beyin herşeyi birbirine karıştırmışken bile aynı 

hisleri duyduğunu gördüm, birçok kelimesini anlayamadığım güzel 

sohbetimizde.



O eski nezaketi ve kibarlığıyla hal hatır sorarken;

“Karın nasıl, kızlar nasıl?” derken

“Kocan nasıl, oğlanlar nasıl” demek istediğini anlıyorum

Gözleri ışıl ışıl oluyor “Annemi seviyorum” derken, aslında kızını 

sevdiğini söylemek istiyor.



“Yoğuldular” (?) deyip, eliyle gülleri işaret ediyor. Yüzündeki 

üzgün çizgilerden, gözlerinden geçen buluttan, bahçedeki güllerin 

sıcak geçen mevsim nedeniyle kavrulmasına, vaktinden önce 

sararıp solmasına çok üzüldüğünü anlıyorum.



“Benim herşeyim var” gibi bir şeyler söylüyor yine anlaşılır 

anlaşılmaz, rastgele ve olur olmaz sıraladığı kelimelerle. 

Gözlerinde iki damla yaş beliriyor. Anlıyorum ki, evini eşyalarını 

çok özlemiş benim pamuk şekeri teyzem.



Kahvelerimizi içtikten sonra kapatıyoruz fincanlarımızı, sağlığı 

yerindeyken hep yaptığımız gibi. Ben ona o bana fal bakıyoruz. Ve 

bu sefer bizi çok şaşırtarak, daha anlaşılır ve mantıklı kelimelerle 

fincanda gördüklerini sıralıyor bana…


Şeker Teyzemle ( bu benim O'na hitap şeklimdi) sohbet etmek, 

konuşmasının bir çoğunu anlamasam da, bana eski sohbetlerimiz 

kadar keyif verdi… Bir kez daha anladım ki, karşılıklı anlaşmak, 

kelimeleri yerli yerinde kullanıp, güzel konuşmakla olmuyor 

yalnızca…

2 Eylül 2010 Perşembe

Bir Sudur Akar Zaman



Su gibi akar gider zaman, ardında incecik bir tortu bırakarak anılardan...

Zaman zaman, birşey olur, bir anı gelir takılır aklımızın ucuna

Aydınlık bir gülümseme yayılır yüzümüze, geçmişe ait, masum, çocukça.

Ya da, anılardan süzülüp, iki damla yaş akar göz pınarlarımızdan.


.........................


Mektup nasıl yazılır bunu bile bilmiyordur herhalde şimdiki gençlik. Çok normal, çeşit çeşit iletişim aracı varken, kim, neden otursun saatlerce uğraşarak mektup yazsın ki? Onu zarfa koysun, götürsün postaneye, postaya versin ve günlerce sonra mektup sahibine ulaşsın. Çoğu zaman mektupta yazılanlar güncelliğini yitirdikten sonra üstelik.

Yine de bilmezler ki, ne telefonla konuşmakta, ne görüntülü telefonlarda ne de çetleşmekte mektup yazmanın keyfi vardır. Mektup yazmak bir sanattır, kendine özgü bir estetiği, bir duygusu vardır. Yazan, satırlara taşır ruhunu. İnci gibi dizilir harfler kelimeler cümleler ve sizi, yazdıklarınızdan önce, kağıdın üstünde duruşlarıyla anlatırlar okuyana. zarafetinizi, öfkenizi, kırgınlığınızı, ona ne kadar değer verdiğinizi, vermediğinizi önce bakarak anlar mektubun alıcısı.

Anneannemin dayıma, karşısına oturmuş da sohbet ediyormuş gibi yazdığı, bir ananın oğluna özlemini en içten duygularla yansıtan, asker mektupları da vardı;

Oğlum Ahmet

Nasılsın iyi misin? Bizi soracak olursan iyiyiz hamdolsun, sağlığına duacıyız

...

diye başlayıp devam eden mektuplar gibi.


................................


Lise birinci sınıftaydım. Edirne lisesinden tayin olup gelmiş ingilizce ve aynı zamanda sınıf öğretmenimiz olan Sevinç hoca, çok sevdiği anlata anlata bitiremediği eski öğrencileriyle, kişiliği ve ilgi alanlarının benzeştiğini düşündüğü biz yeni öğrencilerini eşleştirip onlarla mektup arkadaşlığı yapmamızı istemiş, şiirden edebiyattan hoşlandığını bildiği bir öğrencisinin ismini de benim defterime yazıp, " tıpkı sen, eminim çok iyi anlaşacaksın" demişti.

Evet yanlış anlamadınız, mektup arkadaşlığı...

Mektup arkadaşlığı... Tuhaf... Şimdi yazarken şaşırdım kendi kendime, sanki yeni duyuyormuşum gibi.


..............................


Defterime öğretmenimin yazdığı o isme, kısa bir tereddütten sonra ilk mektubumu yazmıştım. Hiç bilmediğim bir şehirde benimle aynı yaşta bir yabancıya sayfalar dolusu bir mektup yazmıştım daha ilk seferinde.

Yıllarca sürdü mektup arkadaşlığımız. Tomar tomar Uzun uzun yazılmış mektuplar birikti yıllar içinde.

Mektuplarımızın içinde yolladığımız fotoğraflarımızdan gördük ilk birbirimizi. Sonra tanıştık, ailelerimiz tanıştı, birlikte tatiller yaptık o Ankara'ya ben Edirne'ye gidip geldik.

Zaman girdi araya sonra, o farklı ben farklı rüzgarla savrulduk, farklı hayatlara taşındık ama uzun aralıklarla da olsa telefonla konuştuk hiç bitmedi dostluğumuz. Yine mektuplar yazsak birbirimize dedik, olmadı. Zor geldi alışmıştık bir kere rahata...


İşte, dün o mektuplardan bir tomar geçti elime...

Buram buram gençlik kokusu, gençlik heyecanı taştı uzun uzun yazılmış sayfalar arasından...

Ve bir süre kayboldum satırlar arasında...



31 Ağustos 2010 Salı

Düşünürsünüz Bazen;

felek vurdu taş ile

gözüm doldu yaş ile

Bazen saatlerce konuşursunuz aklı başında sözünü sohbetini bilen, ağzından bal damlayan insanlarla, yine de, ne siz onun iç dünyasını tam olarak anlarsınız, ne de o sizi anlayabilir tam manasıyla.

“Deli” ( Bu kelimeyi toplumun bakış açısını düşünerek kullanıyorum, özür dilerim. Kimseye deli deme cüretini gösterecek kadar akıllı olmadım hiç. ) deyip geçilen, kimsenin ciddiye almadığı birine, “nasılsın?” dersiniz.

Yukardaki dizeler dökülür dilinden. Anlaşılır anlaşılmaz, yarım yamalık dili dolanarak konuşur ama

tüm hayatını özetler size iki cümlede; ne yaşadığını, geçmişini bugününü, hayata bakışını, ezikliğini umutsuzluğunu acılarını, kısaca onunla ilgili herşeyi ama herşeyi anlayıverirsiniz bir çırpıda…

Gözleriniz dolar içiniz sızlar, yutkunursunuz. Düşünürsünüz uzun uzun…

Akıllı kime denir? Neye –kime- göre akıllıdır?

Ya deli..? Neden deli denmiştir ki O’na? Neden delirmiştir..?

29 Ağustos 2010 Pazar

HAYAL BU YA …

Kurak çorak bozkırlardan çıplak ovalardan geçip sonunda denize kavuşsam.  Uçsuz bucaksız yeşil mavi deniz, köpük köpük olsa, sevinse beni görünce. Ben dalga dalga coşsam atılsam kucağına.  Bir beşik gibi, bir o yana bir bu yana sallasa beni.  Ben, uyusam sırtüstü...


Güneş görsem rüyamda; Akşam olmuş, herkes evine çekilmiş sıcacık çorbalarını yudumlarken sıcak sohbetlerine eş, bir köprü altı çocuğunu tam donmak üzereyken elleri ayakları buz kesmiş, tüm ısısıyla sarsa güneş, ana kucağı gibi.   Soğuk geceye inat...


Çölde sıcaktan kavrulmuş bir bedevi;  bir damla suya hasret ve bir kaktüs gölgesine muhtaçken, bir vaha belirse tam önünde serap gibi.  Yemyeşil ağaçları şırıl şırıl akan buz gibi deresiyle...


................


Uyuyup uyansam ve  herşey güzel olsa.  Hayaller gerçek,  insanlar sağlıklı, mutlu olsa...


Dolmuşta ön koltukta ağlayan kadının tüm acısı son bulsa mesela.  Üzüntüsü yok olsa.


Yüzünü cama dönmüştü görmesinler diye gözyaşlarını.  Söz geçiremiyordu ama hıçkırıklarına, burun çekişlerine.  Ne acısı vardı ki..?


Sen iyi bilirsin dedi içimdeki ben; otobüste, hastane koridorlarında ya da kafeteryasında,  gözlerini kırpmaktan korkarken ağlayacağım diye,  gözyaşlarının çağlayanlar gibi boşalması ve  dudaklarını sıkıp, ısırıp kanatırken yine de hıçkırıklarını tutamamak içinde, nasıldır bilirsin...


Sızladı sol kolum, uyuştu sol elim;  başka birgün, dolmuşta  yanımda oturan genç hamile kadının yanmış olduğunu düşündüğüm sol kolunu ve şekli bozulmuş sol elini gördüğümde, cüzdanından tek eliyle para çıkarmaya çalışırken … Ne güzel olurdu, zamanı  koluna malolan kazadan öncesine götürebilse…


..............


Ülkeler olsa;   güneşin her daim parladığı, bereketli toprakların bire bin verdiği, güzel insanların olduğu ülkeler.  Tıpkı benim ülkem gibi  ama   insanların gelecek kaygısı taşımadığı  kardeşçe yaşadığı ülkeler olsa. 

 

Ve Siyasetçiler;   gerçeği yalnızca gerçeği söyleyen ve amaçları yalnızca ülkelerine hizmet etmek olan,  halkını seven,  halkın mutluluğu onların mutluluğu olan siyasetçiler olsa …

 

Hayal bu ya…

 

Hayallerimizi de ipotek altına alamazlar ya…