29 Kasım 2009 Pazar

ANNE OLMAK 2



ANNE OLMAK adlı öykünün devamı

Sevgi Teyze ve İsmail Amca Sarp’ı evlat edindiklerinde bebeğin ellerindeki, kolundaki yanık izleri henüz geçmemişti. Çocuğu yuvadan alıp coşkuyla, heyecanla biraz da neler yaşayacaklarının bilinmezliği nedeniyle korkarak evlerine getirdi karı koca. Daha önce evlat edindikleri ama annenin pişmanlık içinde yalvarışlarına dayanamayıp geri verdikleri bebek için hazırladıkları odaya yerleştirdiler bu minicik yavruyu. Önceki acı deneyim nedeniyle alışmaktan korkuyorlardı. Yeniden bağlanmaktan ve kaybetmekten.

İhtimam ve sevgiyle büyüdü Sarp. Hayret edilecek bir şekilde Sevgi Teyzeye benziyordu. Kendi çocuğu olsa bu kadar olamazdı. Kaşları, gözleri, dudakları tıpatıp Sevgi Teyze’ydi. Öyle ki, İsmail Amca, “Hiç mi benden bir şey almamış, herkes Sevgi’ye benzetiyor oğlumu. Bak, aklıma kötü kötü şeyler geliyor, fena olacak sonra” diye takılırdı. Sarp okula başladığında Sevgi Teyze oğlunu okula ve tenis, müzik, spor ve diğer bin çeşit kursa :) yetiştirmek için kırk yaşından sonra ehliyet aldı. İleride sorun çıkmasın diye mahkeme kararıyla İsmail oldu Ahmet Amca’nın adı. Sevgi Teyze’nin ismini değiştirmesine gerek yoktu. Çocuğun öz annesinin ismi de Sevgiydi tesadüfen.

Sarp yedi sekiz yaşlarındayken bir gün ağlayarak geldi eve. “Ben sizin çocuğunuz değil mişim.”dedi “Öyle söyledi Emre.” Sokakta oyun oynarken arkadaşıyla kavga etmiş çocuk da ona, “Sen evlatlıksın bi kere onların çocukları değilsin.” demişti canını yakmak için. 

Ankara’daki tüm düzenlerini bozdular bu olay sonrasında. Evlerini sattılar.  İsmail Amca emekli oldu ve İzmir’e yerleştiler. En yakınları dışında herkesle ilişkilerini keserek. Bir süre biz de hiç haber alamadık onlardan ancak birkaç yıl sonra Ankara’ya geldiklerinde görüşmüştük.

Aradan yıllar geçti. Sevgi Teyze Gelmişti yine bize ve Sarp’la ilgili endişelerini üzüntülerini anlatmıştı Anneme uzun uzun…

Çok yakışıklı bir delikanlıydı artık Sarp.  Üçüncü olmuştu bir modellik yarışmada . O zamana kadar uyumlu saygılı bir çocukken, çok hızlı yaşamaya başladı. Anne ve Babasını hiç dinlemiyor sabahlara kadar eğlenip eve sarhoş geliyordu. Arkadaş grubu hiç güven vermiyordu. “Motorsiklet istiyorum.” diye tutturmaya başlamıştı. Buna asla izin veremezdi Sevim Teyzeler çünkü biliyorlardı ki diğer arkadaşları aralarında hız yarışları yapıyorlardı. Yaşlı karı koca ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Oğullarına nasıl ulaşıp onu nasıl yola getireceklerini bilemiyorlardı. Birgün yine motorsiklet istiyorum diye bir kavga çıkarmış, kapıyı çarpıp çıkmıştı evden. Gece yarısıydı hastaneden aradıklarında. Motosikletli bir arkadaşının arkasında oturmuş hız yaparken kaza geçirmişler. Sarp daha hafif ama arkadaşı ağır yaralanmıştı… Sonunda karı koca oturup konuşmuşlar ve Sarp’a evlatlık olduğunu söylemeye karar vermişlerdi. Böylelikle ailesini bulup kardeşleriyle tanışır, içinde bulunduğu çevreden biraz uzaklaşır diye umuyorlardı.

Devamı Var…

27 Kasım 2009 Cuma

BUGÜN BAYRAM (MIŞ)

 

 

Bugün bayrammış; peki, hani benim kırmızı rugan pabucum?  hani şu bilekten bağlı kıpkırmızı,yatana kadar ayağımdan çıkarmadığım nerdeyse onunla yatacaktım da Annemin  kızdığı “onunla yat bari” diye.  İsteksizce çıkarıp elimle silip parlattığım ve yatağımın kenarına dikkatlice yanyana koyup ona bakarak uyuduğum.  Ya;  Annemin diktiği minik kırmızı çiçekleri olan bol büzgülü, belinde arkada kocaman bir fiyonk olacak biçimde bağlanan kemeri olan karpuz kollu,bebe yakalı  bayramlık elbisem…

 

 

 

 

Sabah uyanır uyanmaz arardı kayınvalidem “nerde kaldınız kahvaltı hazır sizi bekliyoruz” diye de daha ortalığı toparlamadan palas pandıras çıkardık evden geç gittik diye zılgıtı yememek için.  Akşama kadar otururduk orda, “biz artık kalkalım” derdim,  “ne acelen var ayol?”  derdi.  “Daha Anneme gitmedik Anneciğim” dediğimde “hıı” derdi ya, yüzüme bakmadan ama sonra hiç ben öyle dememişim gibi başka ikramlar sokardı araya, ya da yakın akrabaları gezmeden bırakmazdı bizi annemle bayramlaşmak için. Ne zaman “biz artık kalkalım Annem bekler” desem “hıı” der ama yine birşey demedim farzeder  “hadi çocuklar acıkmıştır birşeyler hazırlayalım” derdi mesela… Ve biz her bayram bitişik apartmanda oturan Anneme akşam geç vakitte gidebilirdik bayramlaşmaya…

 

 

 

 

 

Ya Annem; her birimizin sevdiği şeyler ayrı ayrı hazırlanırdı. (Kayınvalidem de bu konuda çok becerikliydi. On çeşit hazırlasın onunu da yemesin çocuklar, onbirinciyi hazırlarken “off” bile demez, hiç üşenmezdi. ) Daha kapıdan girer girmez kayınvalidemlerde sanki akşama kadar aralıksız tıkınmamışız gibi, ayakkabılarımızı çıkarır çıkarmaz doğru mutfağa girerdik sıraya dizilip. Herbir tencerenin kapağı açılır yemekler kontrol edilir sarmalar üstünden tırtıklanır sonra baklava  kalite kontroldan geçer, öyle girerdik salona…

 

 

 

 

Ya şimdi; Hani benim Annem Babam Kayınvalidem Kayınpederim..?  Ne çok kızardım bazı şeylere ve ne boş, çocukça şeylere üzülür müşüm.  Bayram sabahlarında öğlenlerinde akşamlarında sakiniz şimdi. Kimse  “çabuk gelin kahvaltı hazır” demiyor.  Ben kızmıyorum  ”Ama benim de iki küçük çocuğum var. Her istedikleri an orada olamam ki. Benim de yapmam gereken işlerim, gelecek konuklarım var. “ diye…

 

 

 

 

Ahh keşke, keşke dönebilsem o bayramlara o kalabalık bayram sofralarına, yine, ahh ne güzel olurdu…

 

 

 

                                                   BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

24 Kasım 2009 Salı

Öğretmenim Canım Benim…

  

     Çağdaş ve Aydınlık Türkiye’nin bekçisi, fedakar öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü kutlu olsun…

 

image

                                                                                          

 

 

 

                                                                               ÖĞRETMENİM

 

                                                   

                                                                      Canım benim canım benim,

                                                                      Seni ben pek çok, pek çok severim.

 

 

                                                                      Sen bir ana,sen bir baba,

                                                                      Herşey oldun artık bana.

 

 

 

                                                                      Okut öğret ve nihayet

                                                                      Yurda yarar bir insan et.

 

 

 

 

 

                       İlkokula başlar başlamaz öğrendiğimiz bu, şirin çocuk şiirini  -Şarkısını- gönderiyorum ben de tüm öğretmenlerimize ve ilkokul öğretmenim Saniye Kendirci’ye ( Yaşamıyorsa, nurlarda yatsın) içimdeki çocukla, ellerinden öperek…  

22 Kasım 2009 Pazar

KABUS GİBİ

                     


Hani bazı rüyalar vardır; gidersiniz gidersiniz ama varmak istediğiniz yere bir türlü ulaşamazsınız. Ya da kendinizi ilk okulunuzda koridorlarda görürsünüz her katı her sınıfı dolaşırsınız yok, bir türlü kendi sınıfınızı ya da arkadaşlarınızı bulamazsınız. Sizi bilmem ama ben görürüm böyle rüyalar… Bu seferki rüya değildi. Çanakkale’de kabus gibi bir on gün geçirdim. Bir saat sonra ne yaşayacağımı kestiremeden, sabah bıraktığım çantalarımı akşam nereye taşıyacağımı bilmeden, o gece nerede kalacağım önceden belli olmadan, en önemlisi oğlumu yurttan nasıl çıkaracağımı, çıkarırsam nereye yerleştireceğimi bilemeden…

Bir rüya görmüştüm bir süre önce. Alper henüz bir bebekti ve çok hastaydı. Kucağıma almış hastanede her kata inip çıkıyordum bir doktora gösterebilmek için ama bir türlü doktor bulamıyordum. Çocuk kucağımda koşuştururken bir de bakıyordum ki, her katta elinde enjektörlerle beyaz önlüklü hemşireler bizi yakalamaya çalışıyor, domuz gribi aşısı yapacağız diye. Çocuğum grip değil aşı yaptırmayacağım diye birinden kaçarken diğerine yakalanıyordum başka katta. Sonunda onların ellerinden kurtulmuştum kurtulmaya da derin dehlizlerde bulmuştum kendimi. “Hayırdır inşallah.” diye açtım gözlerimi. 

Alper “Midem ağrıyor” demişti bu rüyadan birkaç gün önce. Rüyamı ona yordum ama tedirgin de oldum doğrusu, ben bilirim rüyalarımı çünkü. Eninde sonunda çıkar…

On gün önce telefonla konuştuğumuzda mide ağrılarının geçmediğini ve ateşinin de düşmediğini söylemişti oğlum. Kaldığı yurttaki görevlilerden yardım istemiş. Ya, yüzünü yıka geçer, ya da aşağı yukarı yürü geçer cinsinden inanılmaz, insanlık dışı önerilerde bulunmuşlar. Onlardan elbette 19 yaşına gelmiş bir delikanlıya dadılık yapmalarını istemeyiz ama yabancısı olduğu bir şehirde ağrıdan kıvranan birine yardım etmek herhalde bir insanlık görevidir.

O gün eşimle akşam yemeği için tam masaya oturmuştuk ki; nasıl olduğunu öğrenmek için bir kez daha aradık Alper’i. Telefonda konuşamıyordu bile “Çok kötüyüm.” diyebildi… Artık daha önceki deneyimlerimizden biliyorduk ki, kaldığı yurt idaresinden yardım istemenin bir anlamı yoktu. Ne kadar vicdan yoksunu ve insanlıktan uzak olduklarını kanıtlamışlardı bize… Aynı odada kalan arkadaşından daha ağırlaşırsa hastaneye götürmesini rica etmiştik.  Alper'le telefonda konuştuktan hemen sonra, “Ben gidiyorum.” dedim masayı olduğu gibi bırakıp. Alelacele bir çanta hazırladım ve yarım saat sonraki otobüsle Çanakkale’ye hareket ettim.

Ben hareket ettikten sonra eşim misafirhaneden yer ayırtmıştı. İner inmez çantalarımı bırakıp, önce medikoya arkasından da hastaneye götürdüm oğlumu. Ayakta duracak hali kalmamıştı, üç gündür yediği her lokmayı çıkarıyormuş ve üzülmeyelim diye bu kadarını söylememiş bize. Hemen hastaneye yatırdılar, ağızdan beslenmeyi kesip serumla beslemeye başladılar… 

Bulantı, kusma, 38’5 derece ateş, hafif bir burun akıntısı ve vee… Bilin bakalım ne oldu..?

EVET !!! Bir anda ağzımıza maskeler taktılar odamızı ayırdılar kapımızı kapattılar. Maskesiz ve eldivensiz yanımıza yanaşmadılar… Karantinaya aldılar bizi.

Neler oluyor, durun! Biz grip rahatsızlığıyla gelmedik, midemiz rahatsız… diyecektik ama kimseyi bulamadık çünkü bu arada akşam olmuş, hafta sonu da olduğu için derdimizi anlatacağımız herkes gitmişti. Halimizi düşünebiliyor musunuz? Tam bir panik halindeyiz. Oğlum sancıdan kıvranıp duruyor, ben konuşabileceğim birilerini arıyorum. “Ben bir doktorla görüşmek istiyorum, bu işte bir yanlışlık var. Grip rahatsızlığımız yok bizim. Varsa da, o halde neden birşey yapılmıyor, böyle yatıp duracak mıyız, tahlil tetkik neden yapılmıyor?” dedim bir hemşireye. Baktım kimsede bir hareket yok, Ankara’da prof. kuzenimi aradım, durumu anlattım. Telefonda bana bir takım şeyler sordu oğlumun genel görünümüyle ve ağrısıyla ilgili. “Hiç merak etme. Domuz gribi falan değil bu ama biz de artık böyle yapıyoruz salgın olduğu için” dedi…

Ertesi gün hoca geldi ve ortada domuz gribini çağrıştıran bulgular olmadığına karar verdi de, kurtulduk bu tecrit durumundan… Kaldı ki ben domuz gribinin ciddiyetine inanmıyorum aslında ve bildiğimiz gripten farkı olduğunu da düşünmüyorum… Ama böyle ‘şüpheli durumda’ olmak bile çok rahatsız edici birşey, bundan emin olabilirsiniz.

Sonunda; akut gastrit tanısı kondu…

Alper gittiği günden beri yurdun yemeklerinden şikayetçiydi, şimdi bir de mide sorunu yaşıyor ev ortamında olsun. Yurttan çıkaralım dedik ama ille de, “Ben alacağım parayı bilirim. rahatsızlık beni ilgilendirmez. Bizim yüzümüzden hastalandığını ispatlayın vereyim senedinizi”(Toplu zehirlenme dışında bunu ispatlayamayacağımızı biliyor tabii) diyen yurt sahibini ne yaptıysak ikna edip senedimizi alamadık. Adam karabasan gibi” Dediğim dedik, elimde senedim var vermem de vermem.” diye ayak diriyor. Kalan paranın yarısını verelim dedik kabul etmedi. İnsanlığını elindeki senet karşılığında satmış. Yapacak bir şey yok dedik ve şimdilik, oğlumuzu orada bırakmaya karar verdik… Şimdilik…

NOT: Apar topar gittiğim için kimseye haber veremedim. Beni merak etmiş dostlar arkadaşlar. Bir kez daha anladım ki, siz sanal değil gerçeğin ta kendisi, gerçek dostlarsınız ve yine diyorum ki iyi varsınız…


12 Kasım 2009 Perşembe

A N N E O L M A K




İki yıl önce, daha beş yaşındayken bir kez gittiğim ama hayalimde Atatürk heykeli ve İzmir Fuarı dışında başka bir anısı olmadığı halde nedense çok sevdiğim İzmir’e gittim arkadaşımla birlikte. İlk kez oğullarımı ve eşimi evde yalnız bırakmıştım. Hazır İzmir’e gelmişken, yıllardır kendisinden haber alamadığım Sevgi Teyze’min izini bulmayı kafama koydum. Daha iner inmez, Ülkü dedim “Ben Sevgi Teyze'mi bulmak istiyorum. Elimde yıllar önce bize verdiği adres var ama çoktan değişmiş olabilir adresi…” Telefonundan ulaşamamıştım. Başka bir abone kullanıyordu numarayı.

Güzelyalı’daki misafirhaneye yerleşip birkaç saat uyuduktan sonra peşime arkadaşımı da takıp, hiç bilmediğim İzmir’de hiç bilmediğim mahalle ve sokaklarda adres aramaya koyulduk. Sonunda elimdeki kağıtta yazılı adresi bulup kapıyı çaldık. “ Ben” dedim kapıyı açan hoş, güler yüzlü kadına “Annemin çocukluk arkadaşı bir hanımı arıyorum. Sevgi hanım. Eşinin adı İsmail. Bir oğulları vardı, şimdi 28-30 yaşlarında olmalı.” Tabii ki kadıncağız pek kuşkulu gözlerle baktı bize ve didik didik sorular sormaya başladı. “Bu kadar yakınsınız da nasıl adresini ve nerede olduğunu bilmiyorsunuz ?“ gibi mesela. “ Sarp’ın evlatlık olduğunu bilip bilmediğinden haberim olmadığı, ilişkilerinin seviyesini ve Sarp’ın şu anki durumunu da bilmediğim için açık açık konuşamıyordum kadınla.”Biz Sevgi Hanımlardan satın aldık bu daireyi. Ama zaten Önce de bu apartmanda oturuyorduk kiracı olarak. Onları severdim. Gittiklerinde çok üzüldüm, büyük iyiliklerini görmüştüm çünkü… Buyurun içeri, bende cep telefonları var. Onu aradığınızı söyleyeyim, siz de konuşursunuz isterse eğer.” dedi kadıncağız çekine çekine. Sevgi Teyzenin adımı duyduğunda ve benimle konuşurkenki coşkusuna, özlemine şahit olduktan sonra rahatladı genç kadın. Hayatında ilk defa gördüğü, çat kapı gelen iki yabancıya gösterdiği ilgi inanılmazdı. “Benim tanıdığım en iyi insanlardır onlar. Öyle insanlar çok az bulunuyor, O'nun yakını ve bu kadar sevdiği kişiyi bırakır mıyım ben yemek, çay ikram yapmadan…” diyerek bizi eni konu ağırladı büyük bir samimiyetle. Yoldan gelmiş yorgun, uykusuz bize ne kadar makbule geçti bu ikram anlatamam.

“İsmail Amca öldükten sonra Sevgi Teyze artık İzmir’de kalmak istemedi, memleketine gitti” dedi kadın. Hiç haberimiz yoktu İsmail Amcamın ölümünden. O yıllarda Annem çok hastaydı ve bizimle kalıyordu. Artık hastalığı iyice ağırlaşıp bilinç kaybı yaşadığı dönemlerde birgün “Sevgi’yi özledim, çağır gelsin.” demişti bana… Ama ancak ölümünden sonra ulaşabildim Annemin çocukluk can arkadaşına. Üstelik burnumuzun dibinde sık sık gittiğimiz, ikisinin de doğup büyüdükleri, çocukluk ve ilk genç kızlık yıllarının geçtiği kasabada yaşıyormuş. O da Annemi aramış bir kaç kez ama ulaşamamıştı.

***

Çocukluğumda Sevgi Teyze'lere gitmekten pek keyif alırdım. Her türlü meyve ağacı olan ve bir bölümünde de sebze yetiştirdikleri kocaman bahçeli, tek katlı büyük bir evde otururlardı. O bahçede koşup oynamak çok hoşumuza giderdi de, özellikle Sevgi Teyzeyle İsmail Amca ve evdeki, mahalleden biçki dikiş kursu için gelen birçok genç kız tarafından şımartılmak daha mutlu ederdi beni ve kardeşimi. Uzun boylu güzel yüzlü Sevgi Teyze ve boyu omuzuna gelen zayıf, ufak tefek kocasının aralarındaki şakalaşmalarını, mutlu kahkahalarını, hoş muhabbetlerini hala gülümseyerek anımsarım…

***

Sevgi Teyze ve Eşinin tek üzüntüsü bir çocuklarının olmayışıydı. Artık kendi çocukları olmasından umudu kestikten sonra evlat edinme yoluyla çocuk sahibi olmaya karar vermişlerdi. Çocuk yuvasından iki aylık bebekken aldılar, parmakları ve kolları yanık içindeki minik Sarp’ı. Beş kardeşin en küçüğü olan çocuğun babası daha o doğmadan ölmüştü ve anne, çocuklarına bakabilmek için bu küçücük bebeği en büyüğü 11 yaşında olan abla ve ağabeylerinin yanına bırakarak çalışmaya gidiyordu hergün. Sonunda diğerleri bir şekilde idare ediyor ama bu ufacık bebeğin başına daha kötü birşey gelecek korkusuyla kadın çocuğunu yuvaya bırakmak zorunda kalmıştı…

Devamı var…

10 Kasım 2009 Salı

Anıtkabir

 

 

 

Birlik ve beraberlik; ölümden başka her şeyi yener.


Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.


Bugün vatanımızda bir milli kudret varsa, o cereyan, felaketlerden ders alan ulusun kalp ve dimağından doğmuştur.


Milli sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.

 

K. Atatürk

 

 

 

Kopyası SDC10951

 

 

 

Kopyası SDC10952

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SDC10953

 

 

 

 

SDC10944

 

Yurdun dört bir yanından yüzbinlerce insan akın akın Anıtkabre koştu bugün, Özlemle sevgiyle…

 

 

 

 

 

Çiçekçiler, birlikte ve binlerce çiçekle donatmışlardı her bir yanı…

 

SDC10948

 

 

Bu bayrak, binlerce kırmızı beyaz karanfilden oluşturulmuş…

 

SDC10962

 

 

Askeri bir helikopter, Anıtkabrin üstünde bütün gün alçak uçuş yaptı, aşağıdaki kalabalığın coşkulu alkışlarıyla…

 

SDC10976

 

 

  Atatürk’ün mozolesinin üstündeki tavan süslemesi

 

SDC10979

 

 

 

SDC10980

 

 

Ata’mın mozolesinin etrafı çiçek bahçesi gibiydi.

SDC10996

 

İşte Cumhuriyet’in bekçileri

SDC10997

 

 

 

 

 

 

 

                                          

                                       Yukardaki çiftle kısa bir süre sohbet ettim. Kültürlü aydın Atatürk’çü örnek bir  çiftti, hayran kaldım gurur duydum…

 

                                  

SDC11002

SDC11005 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tüm yurttan ve Kıbrıs’tan, genç yaşlı çocuk, her yaştan binlerce insan dün Anıtkabir’deydi.

Yüzlerde umut azim kararlılık gördüm.

Üzüntü, keder..? Hayır, çünkü ordaki herkes biliyordu ki, O yaşıyordu yaşatılıyordu. Devrimleriyle fikirleriyle ve en büyük eseri, Cumhuriyet’le yaşıyordu…  Ve sonsuza kadar da yaşayacaktı…

S E N İ Ö Z L Ü Y O R U Z A T A M

 

 

 

71  YIL  OLDU  ATAM,  SENİ KAYBEDELİ…   BUGÜN  DÜNDEN  DAHA  ÇOK İHTİYACIMIZ  VAR  SANA…

SÖYLEDİKLERİN,  KAYGILARIN  BİR  BİR  ÇIKIYOR  ATAM,

AMA  ASLA  UMUTSUZ  DEĞİLİZ,

 

ŞAİRİN  DE  DEDİĞİ  GİBİ;

………………

 

MUSTAFA KEMALLER TÜKENMEZ


Tükenir elbet


Gökte yıldız denizde kum tükenir


Bu vatan bu topraklar cömert

 

Kutsal bir atesim ki ben sönmez

 

İnanın Mustafa Kemaller tükenmez


Ben de etten kemiktendim elbet


Ben de bir gün göçecektim elbet


Iki Mustafa Kemal var iyi bilin


Ben işte o ikincisi, sonsuzlukta


Ruh gibi bir sey görünmez

 
Inanin Mustafa Kemaller tükenmez

 

Hep kardeşliğe bolluğa giden yolda


Bilimin yapıcılığın aydınlığında


Güzel düşünceler soyut fikirlerde ben


Evrensel yepyeni buluşlarda


Geriligi kovmuşum ben dönmez


İnanın Mustafa Kemaller tükenmez


Başın mı dertte beni hatırla


Duy beni en sıkıldığın an


Baştan sona her şeyiyle bu vatan


Sakın ağlamasın kasımlarda


Fatihler, Kanuniler ölmez


İnanın Mustafa Kemaller tükenmez

 


Halim Yağcıoglu

 

NOT:  Bir sorun var pc de düzgün yazılmıyor, ancak bu kadar yazabildim…

2 Kasım 2009 Pazartesi

İMDATTT ! ! !

 

3821527362domuz1

 

 

Ben anladım.. !   Bunlar toptan delirmemizi istiyorlar bizim…

 

 

Canımızın derdine düşelim, bizzat kendi derdimizle uğraşalım ki;  etrafımızda neler dönüyor,ne oyunlar oynanıyor üzerimizde diye düşünmeyelim. ülke sorunları, ekonominin durumu, kim neyi ne kadar götürmüş, daha neler verilecekmiş, bunları düşünmeye hiç zamanımız kalmasın. Öyle ya, can kişinin kendi canı.  Önce can sonra canan.  Sağlık endişesi olanın, gözü başka birşey görür mü?

 

 

Tv de domuz gribi aşısı geleceğini duyduğumun tam da ertesi, ya da 2 gün sonrasıydı ki;  ülke domuz gribinden patır patır dökülmeye başladı. “Allah Allah, nasıl da bildi hayvan aşı aldığımızı da, aşı gelmeden ne kadar can yakarsam kar” dedi.  E olabilir tesadüf dedik. Hayvan gitti, doğru ilkokul öğrencilerine musallat oldu(şimdi artık büyükler de hasta(?))  Bu arada ülke domuz gribinden dökülmeye başlamadan bir gün önce,dağdakileri karşıladık çiçeklerle davul zurnayla,kahramanlar gibi. Ayıp olmasın diye bir iki soru sorduk bıraktık 34 kişiyi.(sorulardan biri,herhangi bir silahlı örgüte üye misin? şaka yapıyorduk tabi,onlar çiçek toplamaya çıkmışlardı dağa. Ben bilmem Uğur Dündar öyle dedi.)  Halk ayaklandı Şehit aileleri yıkıldı.  Madalyalarını protez bacaklarını fırlattılar acılarından kahırlarından. Hah! işte, bir de bunun  ertesi günüydü domuz gribinin ülkede can almaya başlaması. E bu da tesadüftü zahir…

 

 

O kadar yazıldı çizildi ki, artık aşısından, olmalı mıyız, olmamalı mıyız?  bunları hiç yazmayacağım. Tüm toplumun kafası sürekli bu haberleri izlemekten, bununla yatıp bununla kalkmaktan haddinden fazla karışmış durumda. Üstelikte neredeyse, “eğer aşı olmazsanız, hastalığın yayılmasından sorumlu olursunuz“ anlamına gelebilecek açıklamalarla, bir de insanların vicdani rahatsızlık duymalarına neden olunurken, ben bu konuda fazla birşey yazıp ta iyice hasta etmeyeyim kimseyi… Dee…

 

 

Bir de GDO  çıktı pat diye; dedim ya gözümüzü açmamıza  izin vermiyorlar, delireceğiz yakında toptan… Devlet GDO  lu ürünlerin girişine izin verdi…

 

 

İnternetten araştırdım tam olarak nedir bu GDO diye, çok kısa olarak paylaşmak istedim öğrendiklerimi.

 

 

GDO nedir?

Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar", kısaca GDO adı veriliyor.(Frankeştayn gıdalar)
Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme,yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sından kesilerek çıkarılıyor.Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.

 

 


Neden GDO ya Hayır.

 


Canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı,biyolojik çeşitlilik,ekolojik dengenin bozulması,ekonomik bağımlılık,canıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanınması açısından önemli tehdit ve riskler taşımaktadır.

 

 


GDOların Tehdit ve Riskleri


1. Biyolojik Çeşitlilik, Tarımsal Biyoçeşitlilik ve Doğal Dengeye Etkileri
Yerel türler tehdit altında.

Hastalık ve diğer zararlılara karşı dayanıklı olması için genleriyle oynanmış bir buğday türünün belki verimi yüksektir ama, bir hastalık ya da zararlı sayesinde o türün yok olması ve dünyada artık başka bir buğday yetiştirilmediği için buğday ırkının tamamen ortadan kalkması gibi bir felaketi beraberinde getirebilir mesela.

 


GDO ların aktarılmış genleri çevresinde geleneksel yöntemle üretilmiş ürünlere geçebilmektedir. Arılar, kuşlar, böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler GDO lu polenleri komşu tarlaya taşıyor ve oradaki üründe de genetik değişikliğe yol açıyor. "GEN KAÇIŞI"
Birkez gen aktarımı başlatılınca genetiği değişmiş ürünün, genetiği değişmemiş
ürünlere bulaşması -ileriki nesillere de aktarılacağından- önlenemez hale gelmektedir.

 


Yararlı böcekler yok oluyor. Zararlı böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bazı bitkilere aktarılan toksin (zehir ) karakterli genler o böcekleri yiyen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden oluyor.
Yabacı otlara dayanıklı genlerin aktarıldığı bitkilerin diğer canlılar ( uğur böceği) üzerinde öldürücü etki yaptığı gözlendi ( Steinbrecher,1996)

 


Böceklere ve yabancı otlara dayanıklılık geni aktarılmış bitkiler, zamanla o böcekler ve yabancı otlarda dayanımı arttırdığı için çok daha fazla tarım ilacı kullanılmasına yol açabiliyor.

 

 

 
İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ


GDO lu bitkiler yüksek allerji riski taşıyor. 11 Aralık 2003'te Rusya'da bir gurup bilim adamı son üç yıl içerisinde allerji belirtisi gösteren hastaların sayısında 3 kat artış olduğunu ve bunun altında yatan nedenin Genetiği Değişmiş Ürünler (GDÜ) tüketimi olabileceğini açıkladılar.

 

 


Toksik (zehirleyici ) Etkiler

(1980 lerin sonunda bir Japon firması triptofan adlı bir aminoasidi bir bakteriye ürettirerek besin takviyesi olarak ABD de satışa sundu. Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde sinir sistemini etkileyen, kas ağrıları ve kandaki bazı hücrelerin sayısında artış ile seyreden eozinofili-miyalji sendromu ortaya çıktı. Yapılan incelemne sonucu genetiği değiştirilmiş bakterideki artmış triptofan üretiminin toksik bir yan ürün oluşumuna yol açtığı ve sendromun toksik madde nedeniyle ortaya çıktığı anlaşıldı.)

 

 

Antibiyotiğe Karşı Dayanıklılık Oluşturması


GDÜ lerin üretimi sırasında belirteç gen olarak kullanılan antibiyotik direnç genlerinin en büyük tehlikesi, ortamda bulunan bakteriler aracılığı ile yayılması.
Bu tür ürünleri tüketen canlının sindirim sisteminde bulunan bakterilerin, o ürünün yapısında bulunan antibiyotik direnç genini alması mümkün.

 

 


Bt nin ( Bacillus thuringiensis) etkileri


Tarımda uzun zamandır böcek öldürücü olarak kullanılan Bt spreyi toprakta parçalanıyor. Ayrıca tüketilen ürün yıkanarak Bt spreyinden arındırılabiliyor. Ancak Bt geni aktarılmış ürünlerde Bt toksininin parçalanması ya da ürünün yıkanarak temizlenmesi söz konusu değil. Bu durumda Bt toksini bütün etkisini ürün tüketilene kadar, hatta belki de tüketildikten sonra da sürdürüyor.

 

 


Sağlıksız Hayvanlar ve Hayvansal Ürünler


Örneğin süt verimini arttırmak için ineklere GDÜ lü ürünler veriliyor. Bu hayvanların sağlıkları bozuluyor.Meme enfeksiyonları, rahim, sindirim sistemi bozuklukları, yumurtalık kistleri görülüyor. Gebelik oranı düşüyor.Antibiyotik kullanma sıklığı artıyor.

 

 


Bilim insanları ayrıca iki tür potansiyel tehlikeye dikkati çekiyor; durgun virüsleri yeniden harekete geçmesi ve virüsler arasında yeni bulaşıcı diziler oluşturabilecek kombinasyonlar!...


Sağlıksız Beslenme ve Yol Açtığı Sorunlar


Sadece verimli ve dayanıklı birkaç ürün yetştirilmesine yol açan GDO ların yarattığı en büyük tehlikelerden biri de gen çeşitliliğinin yok olmasıyla birlikte insanları tek tip gıda almak zorunda bırakıyor olması.
Tek tip gıdalar insanların sağlıklı ve dengeli beslenmesini engelleyecek. Bu durumda tek tip beslenmeye mecbur kalacak olan yoksullar sağlığını yitriyor, maddi imkanı iyi olanların da gıda takviyeleri, tedavi yöntem ve ilaçlarına büyük miktarda para harcaması gerekiyor.

 

 


Yaşam patentlenemez !

GDÜ lerin ekonomik olarak getirdiği en büyük sakıncalardan biri bu ürünlerin patent hakkının tüm dünyada birkaç çok uluslu şirketin elinde olması.Bu çalışmaları yapan şirketler en büyük kazançlarını patent bedeli tahsil ederek sağlıyorlar.Çiftçi terminatör genlerle kısırlaştırılan tohumları her yıl yeniden almak zorunda kalıyor. Bu da çiftçiyi çok uluslu tohum üreticisi şirketlere bağımlı kılıyor.

 

 


Dünyanın önde gelen GDO üreticisi firmalardan tohum alan çiftçilerin ürünlerinin verdiği yeni tohumları tarlalarına ekme hakları yok. Üretici firmalar bu tohumların korsanlığını yapanların önüne geçmek için komşu ispiyonu gibi en basit yollardan dedektif tutmaya kadar her yola başvuruyorlar. Bu güne kadar 100 çiftçi mahkeme sürecinden kurtulmak için ürünlerini yaktı, üretici firmaya tazminat ödedi ve banka hesapları incelemeye alındı.

(internetten)