30 Temmuz 2009 Perşembe

KOLSUZ BEBEK - Mutlu Son -



             Kız ürkek adımlarla yaklaştı Levent’in yanına  “ Ne yazıyorsun?”   “Gazeteme haber yazıyorum”   “Sen gasteci misin?”   “Evet!”   “Ne Haberi?”   “Burada gördüklerimi”   “Ne olacak ki yazarsan?”   “Herkes okuyacak sizi tanıyacak. Nasıl yaşıyorsunuz, ne yapıyorsunuz falan…”   “Annem de okur mu ki?”
            Bir kadın seslendi kıza çadırınından çıkarak  ” Ne yapıyosun orada gel şu bulaşıkları yıka.”
            Elinde kirli kap kacaklar vardı kadının. Güneşten alabildiğince yanık tenli… ”Belki de kendi rengi koyu bu kadar”  diye düşündü Levent.
  “O kadın kim? “  “ Annem. Ama gerçek annem değil o benim.”
            “ Emine ! Sana diyorum. Gözü kör olasıca, gel dedim sana kız.  Ne işin var orada?”
            Kız koşarak uzaklaştı. Ama gitmeden önce fısıltıyla, ” Benim adım Mine” dedi.
           Levent, ne demek istediğini anlamadı kızın…
            Kadın ilerde Emine’nin kolundan tutmuş, bir şeyler söylüyordu kızarak. Kendisiyle konuşmasına kızdığını düşündü Levent.
             Çok üstünde durmadı. Notlarını yazmaya devam etti. Yarın gidiyordu epeyce haber biriktirmişti gazetesi için.
             Kızı bir daha görmedi akşama kadar.
             Gece şenlik vardı kampta. Gazeteci yarın gidiyordu ya. Eğlence düzenlenmişti onun için
             Darbukalar eşliğinde şarkılar söyleyip, dans ediyorlardı kızlı, erkekli gençler.
             “Emine’yi çağır dedi yaşlı çingene. Gündüz kızın annesi olduğunu öğrendiği kadına dönüp.” O hasta” dedi kadın.
             Yaşlı çingene bağırdı “Hasta falan anlamam çağır. Misafirimize dans edecek.”
             Levent’e döndü.”Çok güzel oynar Emine”
             Kadın homurdanarak çadıra gitti.
             ***

             Emine, diğer çingene kızlarla, darbuka ve şarkılar eşliğinde dans ediyordu. Kıvrak, zarif hareketlerle.
             “Değişik bir tarafı var. Bir çingeneden beklenmedik bir zarafet ve incelikte...” diye düşündü…
           
              Gece geç saatlere kadar süren eğlenceden sonra herkes çadırlarına ve karavanlarına çekilmişti.
              Genç kıza takılmıştı kafası Levent’in ” İsmim Mine dedi. Benim gerçek Annem değil bu, demişti kadın için bir de…
              Önce üstünde durmamıştı ama  “Kadın kızın çadırdan çıkmasına izin vermedi. Neden ? “ Diye düşünüyordu.
                Karavana gitti yatmak için. Tam uyumak üzereydi ki, bir ses duydu. Biri hafifçe kapıyı tıklatıyordu.
              Kapıyı araladığında Emine’nin ürkek gölgesini gördü
             “Bunu Anneme ver, gasteci Abi.”
             “Sen gastecisin herşeyi bilirsin de mi?  Samet öyle dedi. Annemi biliyosun demi?”
             “ Senin Annen…”
             Kız hızla uzaklaştı Levent sözünü bitirmeden ,
             Eline bir çıkın sıkıştırmıştı. Karavana girdi. Açtı, düğüm yerleri renk değiştirmiş çıkını. “Yıllardır hiç açılmamış gibi...” dedi kendi kendine. Bir bebek çıktı içinden. Kir pas içinde, kolsuz bir bebek. Bir anlam veremedi önce…
            ”Aman Allah’ım bu… Olabilir mi?"  Diye düşündü sonra.
             Yıllar önce araştırdığı çocuk kaçırma olayını detaylarını hatırlamaya çalıştı…
             Düşünürken uyuyakaldı…
           
             Aklı yine bu olayla meşguldü  uyandığında. O yıllarda gazetelerde çıkan resimleri gözünün önüne getirmeye çalıştı…“İsmi neydi... neydi…?”
             Yaşlı çingene seslendi dışarıdan.”Agam uyandın mı? Yemek yiyoruz adi gel”
              Dışarı çıktı.Kendisi ve grubun saygın kişileri aynı sofraya oturdu her zamanki gibi. Kızı aradı gözleri. Ortalarda görünmüyordu yine. ” Gece bana geldiğini mi anladı annesi acaba?”  diye düşündü.
              Yemekten sonra vedalaştı herkesle. Bir ara çadırın önünde Emine’yi gördü. Başını yana eğmiş bakıyordu kız. Yalvarır gibi…

               Yola kadar uğurladılar Levent’i.

             ***

              Gazeteye gittiğinde ilk işi, o çocuk kaçırma olayının olduğu tarihteki gazeteleri araştırmak  oldu.
               Resimde,  5- 6 yaşlarında bir kız çocuğu anne ve babasının arasında mutlulukla gülümsüyor. Elinde kolunun biri olmayan bir bebek… Çocuğun adı Mine idi… Evinin bahçesinde oynarken kaybolduğu yazıyordu.

              Müdür seslendi “ Levent !  Hoş geldin çingene. Bakalım ne haberler getirdin. Hadi odamda bekliyorum.”
              “ Ben…Sanırım, yıllar evvel kaçırılan şu küçük kızı buldum.”  “Hangi kızı?” dedi müdür.
               Levent, uzun uzun yıllar evvelki olayı ve son yaşadıklarını anlattı.
              ***

              Polise haber verildi. Müdürü,” Hadi bu haber senin. Finali sen yap.” Levent , ” Ben gitmem. Başkasını görevlendirin müdürüm. O insanların ekmeklerini yedim, dostluklarını kazandım. Böyle bir olayla karşılarına çıkmak istemiyorum. Hem… Kadından başkasının durumu bildiğini sanmıyorum”
             ***

             Çingene kadın, bir taraftan ağlıyor bir taraftan yalvarıyordu polislere ” Kızım o benim bırakın, ben bir şey yapmadım”
              Kadın, 6 yaşındaki kızını, bir hastalıktan kaybetmişti. Parası ve sağlık güvencesi olmadığı için hastane kapısından geri çevrilmiş, başka bir hastaneye gittiklerinde de geç kalınmıştı.
              Mine’yi kaçırdıktan birkaç yıl sonra, sadaka istemek için gittiği  bir evden çıkarken, karşı kaldırımdaki,  şaşkın panik içindeki adamla göz göze gelmişti kadın. O'nun Mine’yi tanıdığını ya da bir yakını olduğunu anlamış. Hemen o şehri terketmişti.
               Kocasını bir yıl evvel kaybettiği için yalnızdı da zaten, içinde akrabalarının da olduğu bu küçük çingene topluluğuna katılmıştı. Herkes kadının gerçek kızı sanıyordu Mine’yi.
              Sevmişti kızının yerine koyduğu bu çocuğu kendince.
             ***

              Mine evine, yuvasına kavuşalı üç hafta olmuş,  Anne baba, kızlarını hasretle bağırlarına basmışlardı. Sevinçleri mutlulukları sonsuzdu  ama yaşanan şok hala atlatılamamıştı.
                Tamamen yabancı bir genç kızdı yavruları. Ne yapmaları nasıl davranmaları gerektiğini  bilmiyorlardı.
                Mine, çıplak ayak bahçede dolaşıyor. Alınan birbirinden güzel kıyafetleri giyemiyordu.  Elleri ayakları nasırlıydı. Yüzü kavruk kavruk. Yerde oturmayı seviyor. Çatal bıçak kullanmaya yanaşmıyordu. Konuşması çok farklıydı.
               "Bırakın istediği gibi davransın, ne istiyorsa onu yapsın.  Her şeyi  öğrenecek. Üstelik, önce bildiklerini unutup sonra yenilerini öğrenecek. Çok sabırlı olmanız gerek” dedi  psikologları.

               “Önümüzde katetmemiz gereken upuzun bir yolumuz var.”
              “ İçimizde de yıllardır özlemle hasretle büyüttüğümüz sevgimiz. “
              “Başaracağız birlikteyiz ya...” diye konuşuyordu karı koca aralarında.

              “Anneciğimmm” Diye seslendi Mine, salondan yanlarına doğru gelirken

               Ağlıyordu Karı koca. Büyük bir adım atmışlardı…


nurten y tartaç


                                                    SON




29 Temmuz 2009 Çarşamba

OĞLUM HAVALANDI

 

      Oğlum kanatlandı 

      Oğlum bulutlarda

      Oğlum hayallerinin peşine takılıp gidiyor

      Bir festival kapsamında konser verecek oğlum grubuyla

 

      Dün gece İstanbul’a gittiler

     Bugün onbeş dakika sonra Ukrayna’ya uçacaklar

     Grup arkadaşları oğlum ve hayalleri

 

      ………..

 

      Ortaokul 2. sınıfta başladı Mert, Rock- Metal Müzik’le uğraşmaya

     Ve biz onunla uğraşmaya…

  - Ne anlıyorsun bu gürültüden

   _ Anne bi dinle bak çok güzel ya…

   -Aman aman eksik olsun. Yüksek volumda teneke gıcırtısı. Bir de, vahşi hayvan böğürmesi gibi sesler arada. 

 

   Ne zaman birşey duysak  yüklendik

_Bu Metal Müzik kötü şeymiş.

-Gel bak anne! Göstereyim sana neymiş bu müzik.

  Açtı interneti,metalle ilgili tüm yazıları okutup anlattı bana.

  Yıllarca ben bu müzikten birşey anlamaya çalıştım o bana anlatmaya

Gerçi yaptıkları bazı parçalar,  daha klasik  müziği andırdığı için hoşuma da gitti

Bazı parçalarda  kafa bile salladım onlar gibi:)

 

  Siyah giyenlere saçını uzatanlara karşı, toplumun bir antipatisi var

  Ee ne yapayım, haksız mıyım endişelenmekte?

  Bundan birkaç yıl önce sadece siyah giydikleri ve uzun saçlı oldukları için, gençleri satanistlikle suçlayıp içeri almadılar mı Kızılay’da?

  Daha birkaç gün önce ; Festivalde eğlenirken metal selamı yaptıkları için elleriyle, karakola götürülmediler mi yaka paça?

  Korkarım tabi anneyim ben.

 

-(Ben) Annem bak ! Elin Ukrayna’larında, şenlikte, ot yerler,bişey içerler falan…

  Bir kahkaha atıyor.

  - Onu yemezler içerler:)   Anne ben sigara bile içmiyorum otu ne yapayım.

- Ya arkadaşların bir yanlış yaparsa… Aman oğlum, gözünü seveyim.

  -Küçücükten tanıyorsun hepsini yaa. Hala evimizde kalırlar yatıya. Gördün mü bir yanlışlık.

   Görmedim Evet

   Ne oğlumda ne arkadaşlarında

   Arkadaşlarının hepsi evimizde yatıp kalktılar.Oğlum da onlarda.

   Oğlum 24 yaşına geldi. Daha büyük olan arkadaşları var.Yakınımda olsunlar başka yerlere gitmesinler diye, evde müzik çalışmalarına izin verdim birçok zaman. Kafam patladı yıllardır.

 

 

   Gruptaki  çocukların hepsi de üniversitede okuyor

   Davul: Çağlar  Açık Öğretim

   Bas Gitar: Mert (Oğlum) -Hacettepe Fizik mühendisliği

   Bas Gitar. İsmail -ODTÜ Bilgisayar mühendisliği

   Vokal: Aybars – Hacettepe Grafik Tasarım

   Gitar: Murat- Hacettepe İstatistik

 

 

     Ben onlara çok güveniyorum

    Ama şu toplumdaki yanlış kanı yok mu?

   Oğlumu bu nedenle çok sıktık. Çok baskı yaptık

   Müziği bıraktıramadık baskılarla ama…

   Saçını da kesmedi

 

   Oğlum;

  -Hayallerimin peşinden gitmeliyim.Sen hep, kılpayı kaçırdığın fırsatları anlatmaz mısın bize yıllardır?  Ben de ömrümü, benim en büyük hayalim müzik yapmaktı, neden yarım bıraktım diye hayıflanarak mı geçireyim?

 

  Susuyorum burda…

 

  Evet … “sırf cesaret edemediğinden  ya da sana fırsat tanınmadığı için ailence, ne fırsatlar kaçırdın sen” diyorum kendime

 

 

Oğlumun rüyası: hayallerinin peşine takılıp uçmak

Bizim rüyamız: Oğlumuzun hayallerden sıyrılıp yere ayak basması ve  takıntılı derslerini vermesi…

 

Güle güle oğlum benim…

27 Temmuz 2009 Pazartesi

KOLSUZ BEBEK - 3 -


image


           Henüz oturmuştu masasına ki, müdür cam bölmenin kapısını açıp seslendi “Levent ! Odama gel.”
           “Hayırdır..?  sabah sabah”  Diye söylene söylene gitti müdürün odasına.
          “Çingenelerle ilgili bir yazı dizisi hazırlamanı istiyorum senden. İstediğin gibi çalışmakta serbestsin. Günlük yaşantıları, alışkanlıkları, kavgaları aşkları. Kısacası her yönüyle ilgi çekecek güzel bir araştırma olmalı. Bilirim sen pek seversin onları.  Hadi göreyim seni.”  Gevrek gevrek güldü.
            Levent, yıllar önce kaçırılan bir çocuğun, bundan 5-6 yıl önce bir çingene kadının yanında görülmesi üzerine, gazetesi tarafından bu olayı araştırmakla görevlendirilmişti. Olayla ilgili bir ipucu bulmak umuduyla çingenelerin içine girmiş sofralarına oturmuş, kısa bir süre onlarla kalmıştı.
            Çocuğu kaçıranları bulamamış ama tamamen doğal yaşayan, toplumun itelediği, hırsızlık, kapkaç dolandırıcılık ve her tür kötülükle birlikte anılan bu insanları  yakından gözlemlemişti. Ne kadar içten, neşeli, yerinde duramayan kıvrak, dostu için canını vermeye hazır, öfkesini de  aşkını da en uç noktalarda yaşayan insanlar olduklarını hayretle, bazen gıptayla izlemişti. Bu sonraları gazetede arkadaşlarının alay konusu bile olmuştu. “Çingene Levent” lakabı yeni yeni unutuluyordu.
           O zamanlar mesleğe yeni başlamıştı. idealist heyecanlı gözünü budaktan sakınmaz genç gazeteci, hemen amirlerinin dikkatini geçmişti.
           Değişik ilginç haberler peşinde koşmayı seviyordu. Hemen hazırlıklara başladı.Bu sefer Trakya bölgesinde yapacaktı araştırmalarını.
***
           Uzaktan yemyeşil bir arazinin ortasına kurulmuş çadırları, karavanları görünce burada kalmaya karar verdi.
           Yanlarına doğru gelmekte olan adamı gören çoluk çocuk herkes o tarafa bakıyordu merakla.
           Onlara karşı özel bir sevgisi sempatisi olduğu izlenimini bırakması zor olsa da, kendini kabul ettirdi bu topluluğa. Bir minder verdiler altına ve çevirdiler etrafını.
           Levent, tüm sevimliliğiyle onları kazanma çalışmalarına devam ederken bir yandan da etrafı inceliyordu.
           Her yaştan bir çok çocuk oynuyordu  çevrede. Kavurucu sıcaktan hiç etkilenmeden.  Hepsinin ayakları çıplaktı, bazıları tamamen çıplaktı küçük çocukların. Çadırdan çadıra gerilmiş iplerin arasında, asılmış çamaşırlara dolanarak neşeyle koşuşturuyorlardı.
           Biraz ileride at arabalarının yanındaki atlar boyunlarına takılmış torbalardan yemlerini yiyorlardı homurdanarak.
           Bir kadın karavanın gölgesine sığınmış, etrafa aldırış etmeden göğsü ortada bebesini emziriyordu, daha yeni yürüdüğü anlaşılan diğerini kolundan tutup dizine yatırmaya uğraşırken.
           Aradan geçen birkaç saat hem Levent’in manzaraya alışmasına hem de ev sahiplerinin konuklarını sevmesine ve güvenmesine yetmişti.
           Sofralarına buyur ettiler konuklarını. Yemek, düz bir yere konmuş, üç büyük taşın arasında ağaç dalları yaktıkları ocakta pişmişti.
            Yere ne renk olduğu anlaşılmayan büyük kalın örtüler serildi. Bir kaç sofra oluşturuldu. Grubun en saygınlarının oturduğu sofraya oturdu Levent. 
           Ufak bir tereddüt ve hafif bir mide bulantısından sonra gözünü kapatıp ekmeğini daldırdı, ortaya konan ne olduğunu keşfe çalıştığı yemeğe. Herkes de ardından aynı kaba daldırdı ekmeklerini. Çok kötü şartlar altında, çok iyi yaşıyorlarmış gibiydiler. Mutlu görünüyorlardı.
           Ertesi sabah bir gürültüyle uyandı Levent. Karavandan dışarı çıktı, gözlerini ovuşturarak. Kampın ortasında iki genç kıyasıya kavga ediyorlardı. Diğerleri etrafını sarmıştı gençlerin. Çığlıklar, alkışlar, kahkahalarla izliyorlardı onları. Bir oyun sandı önce ama değildi. Esmer, iri yarı, kirli sakallı genç elindeki iki tarafı sivri çakıyla diğerini yaralamıştı. Hafif bir sıyrıktı ama Levent’in yüreğini ağzına getirmeye yetmişti. Ne olduğunu öğrenmek istedi. “Boşver agam...” dedi, sayılan biri olduğunu anladığı yaşlı çingene. Fazla üsteleyemedi.
           Üç gündür buradaydı Levent. Oldukça ilginç bilgiler edinmişti çingeneler hakkında. Gölge bir yer bulmuş notlarını yazıyordu.
           Karşı çadırın önünde oturan genç kız dikkatini çekti. Geldiğinden beri sürekli bakıyordu ürkek ürkek. Simsiyah saçları kömür gibi kapkara gözleri vardı. 14 –15 yaşlarında olmalıydı.” Ne kadar güzel...” dedi kendi kendine. “Biraz bakımlı olsa…”
           Bir şey mi söylemek istiyordu…? Hafifçe gülümsedi genç kıza, başını eğerek selam verir gibi. Evet… işte bu tarafa geliyor…
           Kız ürkek tedirgin ona doğru yaklaşıyordu…


nurten y tartaç


                                                             Devamı Var…

25 Temmuz 2009 Cumartesi

KOLSUZ BEBEK - 2 -



            Kaybolan kızını aramaktan hiç vazgeçmemişti zavallı adamcağız.
           İlk zamanlar gazetelerde çıkmıştı kızlarının kayıp haberleri günlerce. Sonra yavaş yavaş konu güncelliğini kaybetmiş, daha sonra da unutulup gitmişti. Ama baba kızını kendi çabalarıyla her duyduğu haberi, şüphelendiği her durumu değerlendirerek aramış durmuştu orada burada.
           Aradan dört yıl geçmişti. Birgün; adamcağız bir mahalleden geçerken yolun karşısındaki evin önünde, elinde kızının çok sevdiği kolsuz bebeğiyle kızına benzeyen bir çocuk gördü.

           Donmuş kalmıştı olduğu yerde.Sonra gözlerini ovuşturdu adam, yine zihni ona oyun oynuyor diye düşündü. Böyle yanılsamalar daha önce de olmuştu. Bir çocuğu kendi kızı sanıp yanına yaklaşıyor ama hiç benzemediğini fark ediyordu yakından bakınca.
           Gözlerini sımsıkı yumdu açtı tekrar baktı. Evet çok benziyordu.
           Küçük kızın yanında bir kadın vardı elinde bir poşetle. Evden uzaklaşıyorlardı. Kadın kızın elinden tutmuş çekiştirerek...
           Caddeye atladı adam. Hızla kendine doğru gelmekte olan aracı farketmeden.
           Acı bir fren sesiyle çınladı etraf. Trafik durmuş, yerde yatan adamın etrafını  kalabalık sarmıştı bir anda.
           “Yaşıyor mu Yaşıyor mu?” dedi biri.
           “Kımıldadı ben gördüm.” dedi başka birisi.
           Konuşmalar beyninde çınlıyordu sanki yerde yatan adamın.
           Gözlerini açtığında hastanedeydi. Karısı başucunda ağlıyordu.
           “Gördüm...” dedi, fısıltıyla. “Kızımızı gördüm.” Yeniden kendinden geçti.
            Çarpmanın etkisiyle hayal gördüğünü düşündü karısı. Üstünde durmadı.
            Birkaç gün hastanede kaldıktan sonra evlerine çıktılar. Başında çarpmanın etkisiyle oluşan  bir yarık vardı. Dikiş atılmıştı. Kolu kırılmış vücudunun çeşitli yerlerinde sıyrıklar oluşmuştu. Kalıcı, önemli bir şeyi yoktu.
           “Sen...” dedi adam karısına. “Beni ciddiye almadın ama ben gerçekten kızımıza çok benzeyen, elinde de kızımızın kolsuz bebeği olan bir çocuk gördüm”
            Kadın sanki ilk kez duyuyormuş gibi bir çığlık attı. ”Nee?” dedi. Sesinden kendi de korktu.  “Nerede?  Ne zaman ? Doğru mu ? Hayal görmüş olmayasın öncekiler gibi? Emin misin? “ Kendini kaybetmiş gibiydi. Yerinde duramıyor odanın içinde oradan oraya gidip geliyor. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Bir taraftan da inanamıyor.” Yanılmışsındır. Tanıyabilir misin bunca yıldan sonra? Büyümüştür yavrum.  Dedi, sesi titreyerek. “Oydu...” dedi adam. “Eminim. Hadi kalk gidiyoruz. Hatırlıyorum o evi. Gidip soracağız kızımızı.” “Bir dakika. Şimdi biz kapıya dikilince verecekler mi kızımızı? Dedi karısı.
          Önce karakola gittiler. Durumu anlattılar. Konuyu biliyordu zaten memurlar, ailenin tüm yaşadıklarını da. Bir polis aldılar yanlarına. Adamcağızın  kazadan önce kızını gördüğü eve gittiler.
           Kapıyı eli yüzü düzgün kibar bir kadın açtı “Buyurun memur bey. Bir terslik mi var?” dedi . Şaşkın ve telaşlı. Karşısında polis, yanında da başı sargılı ve kolu alçılı bir  adam görünce.
          “Bu karı koca dört yıl önce kızlarını kaybettiler. Sizin kapınızın önünde görmüşler üç gün önce.”
            Polis sözünü bitirmeden adam; ” Siyah dalgalı saçları, simsiyah gözleri vardı. Beyaz tenli, dokuz yaşında.”
            “Allah Allah.Benim kızım sarışın. On yaşında nereden çıkardınız?”
            “Sonra… Yanında bir kadın vardı. Çocuğu kolundan çekiştirerek götürdü”dedi adam.
            “Aaa…  Hatırladım 3 gün önce, sadaka istemeye bir kadın geldi. Yanında tarifinize çok uyan bir kız çocuğu vardı. Çocuk o kadar güzel ama o kadar çelimsiz ve solgun görünüyordu ki, çok acıdım. kızımın kıyafetlerinden verdim kadına, çocuğuna giydirsin diye. Aldılar ve gittiler.”

nurten y tartaç

                                                    Devamı Var…



20 Temmuz 2009 Pazartesi

KOLSUZ BEBEK


          Babam bir köy okuluna tayin olmuştu.   Kısa bir süre kalmıştık sanırım  çok emin değilim.  Ama okullar yaz tatiline girdiğinde ordaydık bunu gayet iyi hatırlıyorum.

          Ben okulları açıkken değil de, tatildeyken daha çok sevmişimdir hep.

           Bitişikteki lojmanda oturuyorduk.  Birgün okula girdim yine, gizlice evden anahtarını alıp.

          Sınıfa girdim. Tahtanın başına geçtim. Başladım hayalimdeki öğrencilere ders anlatmaya. Yazdım çizdim tahtayı, kafama göre. İlkokul 2. sınıftaydım.

            Kütüphaneye  geçtim sonra.  Yazısı resminden daha çok bir çizgi roman geçti elime. Hemen kitabı alıp bir sıraya oturdum.

  ‘Kolsuz Bebek’ti’ ismi.

           Romanda ailenin 5-6 yaşlarında bir kızı vardı. Anne Baba üstüne  titriyordu.

          Kız annesine koşuyordu ağlayarak,  ilk resimde  ”Annee! bebeğimin kolu kırıldı.” diye. Anne çok uğraşmış bebeğin kolunu yerine oturtamamıştı. Ama çocuk, bebeğini o kadar seviyordu ki, bir elinde bebeği, öteki elinde bebeğin kolu, hiç bırakmıyordu. Diğer oyuncaklarının yüzüne bile bakmıyor hep kolsuz bebeğiyle oynuyordu.

          İşte,  hikayede olaylar gelişerek devam ederken...
          ***
          Birgün  çocuk kaçırılıyor. Aile perişan. Aramadık yer bırakmıyor ama bulamıyorlar kızlarını.

          Anne hasta olup  yataklara düşüyor. Yemeden içmeden kesiliyor.

          Baba hiç umudunu yitirmemiş, kızını her yerde aramaya devam ediyor.

          Aradan 3-4 yıl geçiyor. Bu arada Annenin ne acılar yaşadığı, Babanın kızını bulmak için verdiği uğraş anlatılıyordu romanda.

          Baba her günkü gibi yine kızını aramak için  yollara düşüyor. Bir mahalleden geçerken, bir evin kapısının önünde elinde kızlarının çok sevdiği kolsuz bebekle, kızlarına çok benzeyen bir kız çocuğu görüyor.

***

          Kitabın bundan sonraki  sayfası yırtılmış. Yırtılmamış  alt kısmında ‘Devamı var...’ yazıyor.

          Hikayenin devamını hiç öğrenemedim.

          Yine o yaz , Babam bana bir oyuncak bebek almıştı ilçeye gittiğinde. Çok güzeldi. Gözlerini açıp kapatıyordu yatırıp kaldırdıkça. “Ne var ki bunda ?”  demeyin. O zamanlar herkesin öyle  gözlerini açıp kapayan bebeği yoktu. Kolu bacağı oynayan bebekler yeni çıkmıştı. Belki vardı ben görmemiştim. Benim ilk gelişmiş bebeğimdi o. Çok kıymetliydi bu yüzden.

          Annem güzel bir elbise dikmiş bebeğime,  boynuna da  bir fular yapmıştı aynı kumaştan. Bebeğim gözlerini açıp kapasın diye oradan oraya yatırıp kaldırıyordum hızlı hızlı. Yetmedi atabildiğim kadar havaya atıp tutmaya başladım. Sonunda kolunun tekini yerinden çıkardım. Önce başladım ağlamaya, “kolu koptu” diye. Annem kolu yerine oturtmak istediğinde, birden ‘Kolsuz Bebek’  hikayesi geldi  aklıma. “ Yaptırmam da yaptırmam” diye tutturdum, bu sefer de. Uzun süre tek kolunu taktırmadım bebeğimin.

          Düşünün bu denli etkisi altında kalmışım bu hikayenin.


           7-8 yaşlarındayken okuduğum bu çizgi romanı, hiç unutamadım.  Hayatım boyunca yüzlerce kitap okumuşumdur. Tam bir kitap kurduyum.  Ama o hikayeden aldığım keyfi başka hiçbir romanda bulamadım.  Sonunu hep merak ettim.

          Gözlerimin önünde, kapıda, elinde kolsuz bebeğiyle bir kız çocuğu…Aradan neredeyse bir ömür geçti.  Ben hala meraktayım.

           Nasıl bir iz bırakmışsa zihnimde?  Hala onun devamı olabilecek bir kitap bulabilir miyim diye bakınırım, kitapçıya gittiğimde.
***
           Blog arkadaşımız  Ramazan Bey,    Bu hikayeyi benim kendi  gönlümce  bitirmemi önerdi.

           Arkadaşımızın önerisi,  Aklıma şöyle bir fikir getirdi ; 

          Sevgili arkadaşlar, siz olsanız bu hikayeyi nasıl bitirirdiniz?  Yorumlarınızda bana yazarsanız çok mutlu olurum. Bir ömür süren meraktan da beni kurtarmış olacaksınız böylelikle…

        Teşekkürler şimdiden herkese…

nurten y tartaç


10 Temmuz 2009 Cuma

Saçma Sapan Bir Masal

         

        Bir peri kızıydı.  Yedi kat yerin altında peri padişahının sarayında, prensle dans ediyordu.  Mutluluktan gözleri kararmıştı,  görmüyordu kimseyi. Bir o bir prensi vardı.  “Ya” dedi kendi kendine.  “Ya gece yarısını geçer de, kabağa dönüşürse muhteşem altın kaplı araba.”   Hızla tırmandı merdivenlerden.  Ayakkabısı çıksın ayağından unutsun orda,  prens onu eline alsın bütün ülkede bütün kızlara giydirsin ve sonunda onu bulsun istedi ( Aynı ayak numarasında başka kimse olmaz ya ülkede)  ama olmadı çıkmadı ayağından, ayakkabılar.

 

 

         Prensini o aramaya koyundu tüm ülkede atlayıp atına. Bir dereden geçerken sulara kapıldı atı.  Zor ulaştı kıyıya.   At yok olmuştu.  Oturdu kıyıda dalgın dalgın.  Artık umudunu  yitirmişti .  Bulamazdı prensini.

 

            Dereden bir kurbağa atladı eteğine.  “Ayy “ dedi, elinin tersiyle fırlattı attı öteye kurbağacığı.  Oysa tutsa öpse,  değişecek yakışıklı bir prens olacaktı.  Son şansını da kaybetmişti.  Başı önde gözü yaşlı döndü eve.  Kapıda üvey annesi üvey kardeşleri dalga geçiyor gülüyorlardı.”Hıh prensmiş.Dans etmişmiş. Sen kim oluyorsun.  Prens ne yapsın senin gibi sünepe külkedisini “ dediler.

 

            Aldı yanına güvercinlerini sincap ve tavşanlarını, ayrıldı evden.  Az gitti uz gitti dere tepe düz gitti.  Bir de baktı ki koyu ,ulu ve sık ağaçlarla kaplı bir ormanda.  Kaybolmuştu.  Şaşkın şaşkın bakınırken etrafa, Yedi cücelerin evini gördü pamuk prenses.  Girdi içeri.  Çok yorulmuştu.  En büyük yatağa uzandı, ayakları hepten dışarda kalarak…   Homurdanan yedi miniğin etrafını çevrelediğini farkederek kalktı yataktan.  Gözlerini ovuşturdu.  Yalvardı  “Ne olur  yanınızda kalayım üvey annemden kaçtım” diye.  Konuyu oylamaya sundu cüceler ve orda kaldı pamukprenses.

 

             Üvey annesi onu zehirlemek için kılık değiştirip ormana gelmiş elma satıyordu (ne akla hizmetse)  “Al bak bu elmalar yanakların gibi al al “dedi. “ Hayat bulacaksın bir yesen.  Çok solgun görünüyorsun.”  Kızcağız  “bu deli de ne yapıyor ormanın orta yerinde elinde elma sepeti”  demedi.  ( o da biraz salaktı zahir zavallı)  aldı ısırdı elmayı.

 

             Cüceler yerde upuzun yatar vaziyette buldular pamuk prensesi.  Uzattılar ormanın ortasında bir taşın üzerine,  etrafını çiçeklerle bezediler.  Beklemeye başladılar prens gelsin öpsün ve hayata dönsün pamuk prenses diye.  Ama prens çoktan başka bir prenses bulmuş ‘ormanda’  ve düğün hazırlıklarına başlamıştı bile.

 

             O da ne?  Derenin kıyısında otururken,  üzerinden fırlatıp attığı kurbağa, pat diye atladı pamuk prensesin üstüne.  Herkes de ormanda toplanmış da, kurbağanın ne işi varsa ormanda.  Demek ki, “su kenarında yanaşamadım bari ormanda arayayım” demiş prensesini.  Mucuk…  Bir buse pamuk prensesin yanağına.  Uzun uzun kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini açtı prensescik.  Ee tabi kurbağanın da prens kılığına dönüştüğünü söylememe gerek yok.  Okumuşsunuzdur bu masalı:)

 

              Atladılar beyaz atlarına,  prensin ülkesine doğru yola koyuldular… da… Ülkeye varmak o kadar kolay mı.   Ormanı daha geçemeden kurda yakalandılar. Hopp dedi atladı kırmızı başlıklı kızın üstüne kurt.  Bir solukta mideye indirdi. Presin gözü kızı mı görür?   Topukladığı gibi atını, nasıl kaçacağını bilemedi.

 

             Kurt bir gölge bulup devirdi kendini yere,  midesindekini hazmedebilmek için.  Kırmızı başlıklı kız içerde iyice nefessiz kalmaya başlamıştı, avcı kurdun yanına yaklaşıp karnındaki  kıpırdanmanın nedenini keşfe çalıştığı sırada. Son bir gayretle güçsüz boğuk bir ses çıkarmayı başardı kırmızı başlıklı kız içerden.  Avcı hemen bıçağına davrandı.  Hızla yardı kurdun karnını ve kırmızı başlıklı kızı çıkardı. Bulduğu çör çöp ve de otlarla doldurdu kurdun karnını,  bir de üşenmedi,  dikti yardığı karnını kurdun.

 

            Avcı tuttu kızın elinden ve fakir kulübesine getirdi. “ Böyle böyle dedi.  Ben burda yaşıyorum.  Yerde bir çulum duvarda postum.  Ocağımın üstünde yanık bir tavam var başkacana da bir şeyim yok.  Seni çok sevdim hadi evlenelim “ dedi.

 

           Bunca masal boyunca ille de bir prens bulup  evlenmeye takmış, o prensten bu prense koşturup duran kızcağız baktı olmadı,” bu da elden giderse iyiden iyiye evde kalacağım. Bari bunu kaçırmayım” deyip. “Evet “ dedi.

 

           Kırk gün kırk gece düğün yapılamadı.  Avcının parası yoktu çünkü.  Düğünlerine de kimse gelmedi, ormanda dost edindiği üç beş hayvandan başka  kimsesi yoktu zavallının.  Kazanlar kaynayıp aşlar da pişmedi.

 

    Ama  avcı kızın gözlerinin içine bakıyor Onu mutlu etmek için ne yapacağını şaşırıyordu. Çok seviyordu onu.  Kızın da yüreğinde bir yerlerde birşeyler pır pır etmeye başlamıştı.  Neydi peki bu? mutluluk nasıl bir şeydi ki ?  Böyle birşey olabilir miydi?

9 Temmuz 2009 Perşembe

Ya Dostlarım Olmasaydı..?


Antakya’dan arkadaşım geldi dün.  Aynı apartmanda oturuyorduk ama fırtınalı bir dönemin ardından,apar topar memleketi Antakya’ya gitti. Oraya yerleşti.

Annemin ağır sancılarının olduğu dönemde beni hiç yalnız bırakmadı Nejdat.

Bir gün yine Annemin çok ağrısı vardı. Yanından ayrılamıyordum.  Her an bir ihtiyacı oluyordu. Yatmaktan yaralar çıkmaya başlamıştı çeşitli yerlerinde ve sürekli temizlemem gerekiyordu. Tek başıma kaldıramıyordum yerinden zavallı Anneciğimi.

Günlerdir uyku uyumamıştım. Üstelik o gün oğlum  kulak sancısıyla kıvranıyordu.  Gece  yarısı, oğlumla annem arasında koşuşturmaktan bitkin düşmüştüm.  Öyle çaresiz bir anımdaydım ki.  Balkona çıktım.  Yalvarıyordum ağlayarak.  “Allahım ne olur güç ver dayanayım”  diye.

Annemin son günleriydi. Doktoruyla konuşmuştum. ” Bir hafta on gün” demişti. “Daha fazla yaşayamaz”:(  “ Hemen hastanede bir oda ayarlayayım.  Evde birşey olursa çocuklar kaldıramaz.  Anneannelerini çok seviyorlar.”Dedi.  Bir odanın boşalmasını bekleyememişti anneciğim.  (Başka birilerinin yüreğinin yanması  demekti  Odanın boşalması demek) 

İşte o gün nasıl yalvardıysam Allah’a , gece saat 2 de kapı çaldı. Arkadaşım  Nejdat kapıdaydı.  O kadar yardıma ihtiyacım vardı ki!   Hıçkırıklarla boynuna sarıldım.

Gece  arkadaşlarından dönerken ışığımı görmüşler. ” Teyze iyi değil herhalde. Yalnız bırakma” demiş Eşi. ” Sabaha kadar benimle beraber uykusuz bekledi Annemin başında.  Tam zamanında yapılmış bir iyilikti.  Asla unutmayacağım.

Ülkü’m;  Kızını ziyarete gitmişti İstanbul’a .  O sırada daha hastanedeydik . Telefonda dayanamayıp ağlayınca Annem iyi değil diye, kızını bırakıp  hastaneye gelmişti haber vermeden.  Diğer işlerimi yoluna koymam için üç gün kaldı hastanede. Ramazandı  Oruç tutuyordu bir yandan.  Sonra da eve bile uğrayamadan hastaneden bavullarını alıp yaşadığı şehre Ordu’ya hareket etti.

Zehra’cım;  Hastaneye yakın oturuyordu.  Ben çok yorulunca gelip Annemin yanında kalıyor, ben onun evine uyumaya gidiyordum. Hastane yemeği yiyemiyorum diye yemek taşıyordu bana.  Bazen Annemin pijamalarını yıkayıp getirirdi.

Hadiye’ciğim; işini bırakıp, kardeşimin sorununu çözmekte bana yardımcı olmuş, beni oradan oraya taşımıştı.

Ve Nesrin, dayımın kızı; Dayım bypass olmuştu. Ama ben yalnızım diye benim yanımda kalmıştı,Babasını bırakıp.  Ne gerekirse telefon etmem yetiyordu.

Ailem... İki oğlum ve Eşim, ya onlar, onlar olmasaydı?  Eşim, Annem ağırlaştığından beri her iki üç günde bir apar topar bizi hastaneye taşıyordu. Ya da üzüldüğümü yorulduğumu anladığında, işini bırakıp,  geliyor hiçbir şey sormadan sadece yanımda oturuyordu.  Oğullarım, Annemin hastalığı sırasında olgunlaştılar sanki” Anne bizi sakın merak etme.   Biz kendi işimizi kendimiz yapıyoruz. Yemek de yapabiliyoruz.  Sen Anneannemle,  dayımla ilgilen” diyorlardı.

Dostlarımın  ve ailemin verdiği destek, Anneciğimi hayata döndürememişti  elbette ama benim ayakta kalmamı kolaylaştırmıştı.  İyi ki onlar var. Ya olmasalardı ne yapardım?

Dün Nejdat’la  uzun uzun seni andık Annem.  Hatırlamaktan korktuğum içimi yakan birçok şeyi konuştuk. Evet, yine ağladım, o da ağladı.  Ama anneciğim biliyor musun ?  Dün fark ettim ki;  seni anarken, Yaptığın söylediğin bazı şeyleri anlatırken gülebiliyorum da artık.