12 Ekim 2009 Pazartesi

KIRDA AÇAN ÇİÇEKLER



Gözlerinden ateş saçarak hışımla annesinin yanına geldi “Anne! Hüseyin dayım babama küfretti” dedi Ahmet. Kadın bahçede, yere serdiği örtünün üzerinde zeytin kırıyordu ablasına yardım için. Geniş leğenin içindeki zeytinlerden bir avuç alıp, önündeki kalın tahtanın üstüne diziyor, elindeki taşla hafifçe zeytinlere bir bir vurarak çıtlatıp, yanındaki seleye koyuyordu. Oğlunun ağlamaklı, bir o kadar da öfkeli sesiyle irkildi. “Ne dedi ki?”

“Çalışmaya gitmemiş Babam, bizi terk etmiş. Hani çalışıp para kazanmaya gitmişti bizim için. Yalan mı söyledin..? ” Kadın ne söyleyeceğini şaşırdı. Ellerini eteğine silerek kalktı, oğlunun elinden tutup bahçedeki sedire oturttu. “Geçen sene geldi ya, niye terk etsin bizi? Çok uzakta çalışıyor gelemiyor sık sık. Seni nasıl sevmişti kucağına oturtup hatırlamıyor musun? “Ama daha sonra gelmedi, hiç aramadı da.” dedi çocuk yine öfkeli. “Aradı aramaz mı? Daha geçen gün aradı dayınların telefonundan, siz uyuyordunuz haberiniz yok, ben konuştum…” Yalan söylüyordu kadın. Kocası geçen yaz gelmiş bir iki saat zor durmuş ve yine binbir bahaneyle kaçar gibi gitmişti. Bir daha da aramamıştı… İkna olmuş gibiydi çocuk, göz pınarlarındaki yaşı sildi elinin tersiyle… “Hadi” dedi kadın “git kardeşini çağır yemeğinizi yeyin.”

Karşı evde oturan, kadının dayısı, o gün evde pişen yemekten vermişti bir tabak. Onunla birlikte dünden kalan bulgur pilavıyla, önceden ıslatıp yumuşattığı yufka ekmeğini koydu kadın yer sofrasına. Kızının ve oğlunun bir öğün daha karınlarını doyurdu böylece…

Hiçbir geliri olmayan kadıncağız, ablasının evinin alt katında, iki göz küçücük yerde oturuyordu çocuklarıyla. Köydeki akrabalarının bağlarında ve portakal bahçelerinde ırgatlık yaparak üç beş kuruş kazanıyor, ama bu da her zaman denk gelmiyordu. İmkansızlıklar içinde çocuklarına bakmaya, onların okul giderlerini karşılamaya çalışıyordu…

Kızı yeni doğmuştu, adam çalışma bahanesiyle evinden ilk ayrıldığında… İki üç yılda bir gelip, birkaç gün kalıyor sonra yine yok oluyordu ortadan. Ne arayıp soruyor ne de para yolluyordu ailesine. Hangi şehirde çalıştığını bile bilmiyordu karısı da akrabaları da. İş makinesi kullanıyorum demişti sadece… Akrabalar bir araya geldiğinde birçok senaryo üretiyorlar, kimisi, kaçakçılığa karıştığı için mafyanın peşinde olabileceğini, kimisi, başka bir şehirde başka bir kadınla yaşadığını, hatta çocuğu bile olabileceğini düşünüyordu. kimisi ise, vicdansız vurdum duymaz babasının kopyasi olduğunu, sorumluluklarından kaçtığını düşünüyordu. Kimse, aslında ne yaptığını ve evini çocuklarını, böyle yıllarca neden ihmal ettiğini bilmiyordu.Eğitimsiz cahil çaresiz kadın, iki yavrusunun başında bekliyordu kocası bir gün dönüp gelecek diye.

İki yıl sonra bir kez daha geldi babası Ahmet’in. Hiç birşey olmamış gibi, geldi oturdu sedire. Karısı kırgın kızgın ama çaresiz “Hoş geldin.” dedi kocasına. Mesafeli, uzaktan bir akraba misafirliğe gelmiş gibi, bir kahve içimi. “Aç mısın, yemek hazırlayayım mı?” dedi yüzü yerde. “Aç değilim, çocukları göreceğim. Arkadaşlar bekliyor gitmem gerek…” Kadın dışarı çıkıp, komşunun kızıyla oynayan kızına seslendi “Ayşee! Gel baban geldi.” Ayşe, sanki her akşam babası eve geliyormuş gibi doğal bir neşeyle koştu geldi, Babasının elini öpüp yanına oturdu iyice sokularak. “Çok büyümüşsün” dedi babası “kaça geçtin?” Koca dişlerini göstererek sırıttı Ayşe ” 6. sınıfa geçtim” “Derslerin iyi mi?” “Hepsi 5, takdir aldım.” dedi küçük kız.

Kapının eşiğinde, yumruklarını sıkmış kaşları çatık öfkeyle babasına bakıyordu, artık bir delikanlı olan Ahmet “ Neden geldin?” Gülümsemesi suratında dondu kaldı adamın. “Ne biçim konuşuyorsun babanla...” diyerek Ahmet’in sırtına vurdu hafifçe annesi. “ Yanıma gel seni çok özledim.” dedi adam, gördüğü tepkiyi hafife almaya çalışarak… “ Ben seni hiç özlemedim, çık git evimizden.” İyice sıkmıştı yumruklarını ve bir süre babasının gözlerinin içine bakarak öylece kaldı… Delikanlılığa yeni adım atmış, bıyıkları terlemeye başlamış zavallı, kırgın öfkeli çocuk, kapıyı çarpıp gitti. Gözlerinden sel gibi boşalan yaşları, suratını yırtarcasına sildi, aktıkları için kızarak…


nurten y tartaç


Devamı var…


6 yorum:

sünter dedi ki...

cinarcim,
yeni blogunuz hayirli olsun. Bu hikayeninde devamini ordan okudum.
ben senin yazdigin hikayeleri okuyunca sanki o insanlari taniyormusum hissine kapiliyorum.
Ben 15 gündür pek internete giremedigim icin ancak görebildim blogunuzu. Ne iyi etmissiniz. Buradan hepinizi kutluyorum. Henüz tam bakamadim ama yazarlari görünce cok güzel bir blog olacagindan hic bir süphem yok.

Sevgilerimi yolluyorum

Ali İkizkaya dedi ki...

Sevgili Çınar!
Bizde yazdığın ama başlangıcı burda olan hareketi ve hikayesiyle anlamlı çalışman için hepimiz adına teşekkür ederim.
FaceBlog Bahçevanı Ali İKİZKAYA

Çınar dedi ki...

Sünter'cim,canımm İstanbul geziniz nasıl geçti Ayci ve senin, Yazarsın bloğunda maceralarınızı değil mi?

Sünter'cim, Ben de tanıyorum zaten o insanlarıı:))

Çok teşekkürler iyi dileklerin için canım benim...


Sevgiler

Çınar dedi ki...

Bahçevan kardeş; tüm çalışmalarınız ve emekleriniz için, ben çok teşekkür ederim...

Sevgiler

özlem dedi ki...

Sevgili Çınar çok güzel bir öykü pkumaya bşaladım, tek tek tüm sayfaları ziyaret edeceğm.
Bu arada çok güzel bir blog, görüşmek dileği ile.



www.hayatizlerim.conm

Çınar dedi ki...

özlem; hoşgeldin, ziyaretinle mutlu ettin.

Beğendiğine çok sevindim,teşekkürler.

Sevgiler