2 Haziran 2009 Salı

Geçmiş zaman olur ki,hayali cihan değer


   

Çağlalar ,erikler yenecek duruma geldiğinde, Anneannem teakkuza geçerdi, torunlar ağaçlara saldırmasınlar diye. Namazını pencerenin önündeki sedirde kılardı, bir taraftan da göz ucuyla bahçeyi kolaçan etmek için :) Biz de bir çözüm bulmuştuk tabii. Anneannem ne zaman secdeye varsa, o birkaç dakikalık zamanı değelendirir, birimiz gözcü olur, diğerlerimiz Anneannem ayağa kalkana kadar, ne kadar koparabilirsek toplardık ağaçlardan. Bazen de, cebimiz çağla doluyken yalvarırdık Anneanneme “Ne olur sadece bir avuç ver” diye. Kıyamazdı tabii. ” Yavrum hasta olacaksınız, yoksa niye vermeyeyim.” Söylene söylene erik ve kayısı çağlası doldururdu avcumuza.

Anneannem’in, iki dayımın ve teyzemin oturduğu evler birbirine bitişik tek katlı eski Anadolu evlerindendi. Bir tarafından bir caddenin, diğer tarafından başka bir caddenin geçtiği koskacaman bir bahçenin ortasındaydı. Her iki caddeye de açılan iki kapısı olan bir avluyla çevriliydi.

Bahçenin ortasında kayısı, kiraz, vişne, erik ağaçları , evlerin önünde sıra halinde kavak ağaçları vardı. Kavak ağaçlarının devamında sebze yetiştirilen bir alan bulunuyordu... Anneannemin oturduğu evden bahçeye birkaç basamak merdivenle inilirdi ve hemen bahçenin başladığı yerde ,önünde bir yalak olan bir çeşme vardı. Burada Anneanne'min ve teyzemin çamaşır yıkadıklarını hatırlarım. O zamanlar evlerde çamaşır makineleri yoktu. Ya da çok yaygın değildi hatırlayamıyorum. Ağaçların ortasındaki boş alanda bir kuyu vardı. Üstündeki makarasına sarılı kalın ipin ucunda bir kova bağlı dururdu. Makaranın yanındaki kol çevrilerek kuyudan su çekilirdi. Buraya yaklaşmak bize yasaktı.

Bizim evimiz iki sokak uzaktaydı. Kuzenlerimizle oyun oynamak için daha kahvaltıyı bitirmeden sofradan kalkar, “Anneannemde yiyeceğiz” diye oraya koşardık. Onunla kahvaltı yapmak çok hoşuma giderdi . Oysa çayı duru sudan bir parça koyu olur, kahvaltılık olarak ta pek birşeyi olmazdı ama onun sofrasında bulduğum lezzeti hala özlerim. Belki de sevgisini hissetiğim içindi.

Bu sevgiyi özellikle kardeşim (benden bir yaş küçük) çok “güzel”kullanırdı. “Anneanne biliyomusun? Babam bana hiç para vermedi. Çok dondurma istiyo canım! Bana para verir misin?” Oysa evden çıkarken Babamdan para almış olurdu . Kadıncağız söylene söylene “Oğlum zikke mi kesiyom (para mı basıyorum) ben” der ama bir taraftan da elini koynuna atıp, küçük bir kese çıkarır ,içini görmeyelim diye yan dönerek parayı çıkarıp verirdi kardeşime.

Oyun oynamak için her fırsatta oraya koşmakta hiç haksız sayılmazdık. On tane kuzenimiz vardı. Bizden birkaç yaş küçük ya da birkaç yaş büyük. Ve hepsi de ordaydılar.

Bahçede oynamakla yetinmez caddeye çıkıp orada oynardık. Vızır vızır arabalar yoktu o zamanlar. Tek tük araba geçerdi. Çokça da faytonlar. Faytonların sesi de Arnavut kaldırımı caddelerde bir kilometre uzaktan duyulurdu. Tak tuk tak tuk… Yani caddeler gayet emniyetli oyun alanlarıydı . Yalnız birgün benim yaptığım gibi, körebe oynarken yoldan geçen bir adama “Yakaladım yakaladım” diye sarılmak gibi riskler vardı tabii… İp atlamak, top oynamak için de caddeyi kullanırdık.

Bugünkü çocuklar gibi bigisayar başında değildik. Biz hep sokakta oynardık. Şimdi çocuklara bakıyorum da, arkadaşları yok, oyun oynamayı bilmiyorlar… Harika besleniyorlar. Tertemiz suratlı ,temiz giysili ama yalnızlar.

Oysa ne güzel oyunlarımız vardı bizim. Şimdi birçoğunun adı bile unutuldu … Birgün eski oyunlarımızı hatırlatan bilmeyenlere anlatan bir yazı yazacağım, hatırladığım kadarıyla…

Bugün kahvaltıda, şimdi yerinde dayımın apartmanı olan o bahçeyi, oyunlarımızı ,Anneannemi anlattım oğullarıma…Onun çakır gözlerini, yumuk yumuk yanaklarını, dişleri olmadığı için ağzını titrete titrete gülüşünü ne çok özlediğimi fark ettim anlattıkça. O'nu, Annemi, Teyzemi özlediğimi…Onlarsız eksik olduğunu birçok şeyin…

11 yorum:

ayşegül dedi ki...

Çok Sevgili Çınar Abla,
Yazınızı bilemediğim bir buruklukla
okudum.Dayımın anlattığı eski İstanbul'u anımsadım.Suadiye Tonozlu Sokak'ta koruluk içinde;iki
katlı evleri varmış.Bahçesinde salıncaklar,japon balıklarının yüzdüğü doğalhavuz,ağaçlar,ortanca çiçekleri varmış.Sizin yazdıklarınıza çok benzeyen onlarca anı dinledim.Dayım,eski
günlerin özlemi ile;bütün mevsimlerin güzelliklerini anlatır.
Şimdi o sokaktan geçmek bile istemiyorum der.Her yerin apartmanlarla dolmasına hüzünlenir.

O günleri yaşayan sizler çok şanslısınız:))

Şimdi yazınızı bir kez daha okuyacağım.

Sevgilerrr

ayşegül dedi ki...

Sevgili Çınar Abla,
Aslan Ağabey,dün 1-2 günlük bir iş seyahatine çıktı.Onun bloğunada yorum bırakmışsınız.Haber vermek istedim.

Sevgilerrr

sünter dedi ki...

Merhaba cinar,
yazini tekrar zevkle okudum:)
Galiba bizler cocuklugumuzu, ilk genclik yillarimizi, simdikilere nazaran cok daha güzel yasamisik.
Simdi büyük kücük herkes bunalimda.

Çınar dedi ki...

Sevgili kızım; Geçmiş,
anılarımızı çocukluğumuzu,hüzünlerimizi ya da mutluluklarımızı sakladığı için değerlidir.

Yıllar sonra; çocukluğunuzu, bugünlerinizi anarken, sizler de aynı özlem ve burukluğu yaşayacaksınız.Büyük ihtimal "benim çocukluğumda herşey çok daha güzeldi" diyeceksiniz:)


Sağol canım,aslan bey yorum bırakmak istemiş ama sorun olduğu için bırakamamış.Kendi bloğuna yazmış.senin ve onun bloğunu okuyunca anladım sorun olduğunu:)

Sevgiler...

Çınar dedi ki...

Merhaba sünter, Şu bunalım konusunda çok haklısınız son yılların tredi galiba. Herkes bunalım takılıyor:) Çarşıda pazarda kimi görsem bir karış surat.Nasılsın desen öff.İşler nasıl desen pöff.
"Bizler mi değiştik yoksa zaman mı"bilemiyorum:)

sevgiyle kalın...

GULTEINEN ENKELINI dedi ki...

Cocukluguma gorurdunuz beni Cinar hanim...
dediginiz gibi; sokaklarda oynardik biz; macuncunun yolunu gozlerdik; bakkaldan leblebi tozu alip yedikten sonra islik calmaya calisirdik, gulmekten ole ole... Bir pil koyardik ortaya, tasla devirirdik oyunun da adina "mukili" derdik... "bir ipin iki ucunda agir beyaz top vardi oyuncagin adi "laklak" di; laklakla turlu numaralar yapan cocuklarin bir prestiji olurdu; komsu teyzeler vardi oynayan tum cocuklarin eline sana yagli recelli ekmekler tutusturan... camurla oynardik tirnaklarimizin icine kadar pislenirdik ama hic hasta olmazdik...

klavyenize saglik; dedim ya cocukluguma indirdiniz beni; sagolun varolun...

Çınar dedi ki...

Selam Gülteinen; ahh haklısınız, leblebi tozu alırdık bakkaldan ağzımıza doldurur, sonra da konuşmaya çalışırdık. Bunu unutmuşum :)) Evet,oyunu bırakamadığımız için sanayağlı reçelli ekmeklerimizi sokakta yerdik:))

Ve hiç hastalanmazdık...

Sevgi ile kalın...

Asuman Yelen dedi ki...

Bir nefeste okudum yazınızı, büyük bir zevkle.Ben de muhtelif Anadolu şehirlerinde (memuriyet gereği) geçirdim çocukluğumu. Tarlalar, ağaçlar, meyvalar, her şey nasıl tanıdık geldi.
Sünter Hanımın tesbiti doğru.Şimdi çocuklar mutsuz, coşkusuz ve maalesef doyumsuzlar. Doğadan doğaldan uzak olmaktır sebebi diye düşünüyorum.
Sizi okumak bir zevk, teşekkürler.
Sevgiyle kalın..

Çınar dedi ki...

Sevgili Asuman hanım; Aynı fikirdeyim. Şimdi çocuklar mutsuz, doyumsuzlar. Herşeyleri var ama dört duvar arasındalar. Doğadan, hatta insandan bile uzaklar.
Bizler yaşlanmış olmayalım,zamane deyip duruyoruz:)))
Sevgiler...

aynur dedi ki...

canım arkadaşım valla ne diyim ben sana bilmiyorum, aldın beni kırk sene önceye götürdün ,her kelimeyi tadını çıkara çıkara okudum bende dedim. bende ,yaşadım bunları çok benzer yanımız var, işte bu yüzden bağlılığımız dostluğumuz ellerine sağlık, hep yaz hiç bırakma mübtelan oldum senin öpüyorum

Çınar dedi ki...

Aynur'cum Şekercim; geldin mi Ankara'ya, Bodrum' da mısın hala? Özledim yeter, gel artık...
Öperim canım...