30 Aralık 2009 Çarşamba

OĞLUM BENİM



Kuzum benim


İçimde en tatlı sızım benim.

Kimi kızgın, kimi mutlu, coşkulu bazen

24 yıl geçmiş üstünden…

Dündü oysa yumuk yumuk aldığım kucağıma.


Her 
yaşında özeldin, her yaşında başka ...



15 inde tek parmağınla kaldırırdın dünyayı.

Ama 

ahh! Annen Nazi subayı, Baban Hitler olmasa.


20 sinde kim ne bilirdi ki senden fazla..?

Oldukça karışık hem beynin, hem yüreğin oysa.

Aşk mı önemli daha çok, müzik mi vazgeçilmez?

 Diploma gerekli mi öğrenmek için herşeyi..?

 Yoksa yaşamalı mı kana kana, gezmeli mi dünyayı… 


24 ünde, dünya düzenine isyankar.


Gerçek mi Mu Kavmi..? Ya Agarta..?

Kainatın sırrı ne, din nedir..?

Neyi paylaşmak için bunca savaş?

 Neden sevmek varken nefretle dolu insanların yürekleri..?

 Neden aç bazıları, bazılarının çokken bu kadar serveti..?


Gün gelir; değişmeyecekse bu kafalar, 


yok olsunlar sonsuza kadar.

Ama duygulu bir o kadar.

 Gün gelir bir sokak kedisine ağlar.

Ezmemek için karıncayı, değiştirir yolunu.


Kimi zaman bir panter…

Bazen yumuşacık, doğduğu gün kadar masum.


Oğlum...


 Sevgi dolu yüreğin hep fırtınalar yaşadı. 

Anlamak için doğruyu, güzeli, adaleti. 

Bulmak için kendini.

Bilirim bundandır öfken... 

İsyanın bundan...


MERT’im ilk göz ağrım, canımın parçası. Kapıdan çıkarken özletip, yüreğimi titreten oğlum...

Yeni yaşın, dilediğince sevgi, dilediğince şans getirsin.

Mutlu, sağlıklı, başarılı ol ama ille de,

Onurlu, gururlu, mert ol, insanca yaşa …

nurten y tartaç

24 Aralık 2009 Perşembe

mimmm,

 

Sevgili  mr_lonely  oğlum  mimlemiş beni,teşekkürler. Konu,  2010 yılından beklentilerim…

 

 

Her yeni yıla girerken yeni bir umutla yeni beklentiler içine gireriz.

Sanırız ki; bir dakika öncesine kadar olamayan, gerçekleşmeyen birçok dileğimiz hayalimiz,tüm beklentilerimiz, saat yirmidört oluverince, bir sihirli değnek dokunacak ve  gerçekleşiverecek.

 

Bu yaşıma geldim, her yeni yıla girerken aklıma ne geldiyse iyi güzel,olmasını istediğim ya da olmak istediğim, diledim ve yeni yılda gerçekleşmesini bekledim durdum.  Henüz gerçekleşmedi dilediklerim, ya da oldu birçok şey elbette ama öyle olağanüstü birşey olmadı.

 

Tabii ki,  olmayacak şeyler de diledim bunca zaman içerisinde , piyangodan para çıkmasını istemek gibi mesela ama hiç çıkmadı:))) Küçük bir kızken;  birçok hizmetçimizin olduğu, prenses gibi yaşadığım koskoca bahçeli bir evimiz olmasını dilemiştim.  Hatta abartıp, bahçesine uçak inebilecek kadar büyük bir evde el bebek gül bebek yaşamayı dilediğimi hatırlıyorum, Olmadı:)). ( Bu dileğim o zamanlardaki Türk Filmlerinin ve filmlerdeki çocukların yaşantılarından etkilenmemden kaynaklanmış olabilir). Bir de yine küçükken çok ünlü bir ses sanatçısı olmayı dilemiştim bir yılbaşında. ( Elime tarağımı alıp mikrofon gibi,aynanın karşısında şarkılar söyler dururdum.) Bu da olmadı:) Zaten benim sesim de ancak kargaları kıskandıracak kadar güzel. ( Bu dileğimi de o zamanlardaki filmlerden etkilenerek dilemiş olmalıyım:)).

 

 

Biraz daha büyüyünce; pembe pancurlu,penceresinin önünde rengarenk sardunyaları olan bir yuvam olmasını diledim. Ben evlenene kadar, pembe pancurlu evlerin ve pencere önündeki sardunyaların modası çoktann geçmişti:)  O da olmadı.

Sonraa, büyüdüm,büyü bozuldu. Biliyorum ki, olmayacak duaya ‘amin’ demenin bir anlamı yok.  Daha ayakları yere basan dileklerim oluyor artık.  Olmayacak birşey beklemiyorum  yeni yıllara girerken.

Kendim ailem çevrem ve tüm insanlar için en büyük beklentim, yeni yılda ve her zaman, hep sağlıklı olmaları sağlıklı kalmaları. Bu, en büyük dilek ve beklenti olmalı yeni yıldan ve gelecekten sanırım.

 

2010 dan ülkem ve dünya adına beklentilerim…  ( Ben isteyeyim de,kim bilir belki olur…)

Ülkemde oynanan oyunun herkes farkına varsın. Türk Kürt Çerkes Gürcü Alevi Sünni hangi kökenden kim varsa,birlik olsun kenetlensin ve kuyu kazanları kazdıkları kuyuya düşürsünler.

Sağlıkta ve eğitimde herkes eşit olsun.

Herkes özgürce fikrini söylesin, korkmasın, kimse kimseden şüphelenmesin.

Emekli memur işçi esnaf,faturaları nasıl ödeyeceğim endişesine hiç kapılmasın. Tek endişeleri yaz tatilini hangi ülkede geçireceklerine karar verme konusunda olsun.

Herkes dinini özgürce yaşasın,din başka şeylere alet edilmesin.

 

 

Ülkemde yaşayan hiç kimsenin;  yarın başıma ne gelecek, acaba benim telefonum da dinleniyor mu,  Sesimi duyurmak için eyleme katılsam tutuklanır mıyım, biber gazı sıkarlar mı gözüme?  Vb korkuları olmasın.

 

 

Ülkemde güneş bir doğsun,bir daha batmasın…

 

Dünyanın;  silkelenip kendine gelmesi için,öncelikle ABD ve AB  yok olsun.

 

 

Ardından, tüm ülkeler elele versin ve  dünyayı yeniden yaşanır bir gezegen haline getirmek için var güçleriyle çalışsınlar. Öyle ki;  her ülkedeki her bireyin en önemli işi bu olsun ve tek tek herkes üstüne  düşeni, istekle yapsın. Dünya çöl olmasın küresel ısınma olmasın,yeryüzünden savaş kelimesi silinsin,sonsuz bir barış olsun,herkes birbirini sevsin. Dünya  güllük gülistanlık cennet gibi bir yer olsun.

 

Artık; arılar ölmesin,  hiçbir bitki ve hayvan türü,nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasın…

 

 

Ben beklentilerimi dile getirdim… Ne dersiniz gerçekleşmesi ihtimali var mı, milyonda bir de olsa umudedebilir miyim..?

 

 

 

Not: Yazıyı düzgün aralıklarla yazmayı bir türlü beceremedim. Bir bozukluk var ama çözemedim:) Görüntüden dolayı özür dilerim.

23 Aralık 2009 Çarşamba

KUBİLAY _ DEVRİM ŞEHİDİ _

Adı:  Mustafa Fehmi Kubilay.

 

 

1906 doğumlu. Kubilay bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni. 1930 yılında İzmir'in Menemen İlçesi'nde askerlik görevini yapıyor. O sırada 24 yaşında.

 

 

Menemen’de  23 Aralık 1930’da  patlak veren Cumhuriyet karşıtı olayda yedek subaylığını yapmakta olan öğretmen Kubilay şeriat isteyenler tarafından öldürüldü.

Olayın elebaşısı mehdi olduğunu iddia eden Giritli Mehmet (Derviş Mehmet) adında Nakşibendi tarikatına bağlı biriydi.

 

7 Aralıkta 6 müridiyle (Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan) Manisa’dan yola çıkan Derviş Mehmet, 23 Aralık sabahı, gün doğarken Menemen’e girdi.  Belediye Meydanında çevresine topladığı yaklaşık yüz kişiyle zikrederek şeriat ilan etmeye kalkıştı. Meydandaki kalabalığın bir bölümü çağrısına uymuş, bir bölümü ise seyirci kalmayı yeğlemişti. Silahlı olan asiler bir müfrezenin başında olaya müdahale eden yedek subay Asteğmen Kubilay’ı hemen ardından da Hasan ve Şevki adındaki iki mahalle bekçisini öldürdüler.

 

 

Olay, arkadan yetişen askeri birlikler tarafından şiddetle bastırıldı. Bu arada Derviş Mehmet de vuruldu. Kaçanlar yakalandı, ilişkisi olanlar hakkında hemen kovuşturma başlatıldı.

 

"Kubilay Olayı", Cumhuriyet tarihinin, 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu, ikinci en önemli olaydır. Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay "devrim şehidi" olarak simgeleşti.

 

 

O ve tüm şehitlerimiz nurlarda yatsınlar…

 

 

 

image

 

 

                                            Olayların meydana geldiği alan...    
                                            (Cumhuriyet Gazetesi 17 Ocak 1931)

17 Aralık 2009 Perşembe

MUTLULUK GÖREBİLMEKTE…

 

SDC11006

 

 

 

Güneşin yeniden doğma sancısı var gökyüzünde.  Yeni umutlar yeni sürprizler yeni yaşamlar gizli içinde.

 

Sanki, her yeni günle yeniden doğar ruhumuz bizim de…

 

 

 

SDC11011

 

 

Ve… hergün yeniden batar güneş. ihtişamla batar hergün…  Gökyüzünde yangınlar çıkararak, seyrine doyumsuz  yangınlar…

 

Yine de, hüzün taşır içinde her gün batımı.  Bilirsiniz ki biraz sonrası karanlıktır.  Son çırpınışıdır güneşin,  son gösterisi…

 

 

MERDİVEN


Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...
Sular sarardı... Yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...
Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

 

AHMET HAŞİM

 

Şiiri mırıldanırsınız sessizce, zamanın hızla geçtiğini görüp çaresizce arkasından bakakaldığınızı düşünerek, hüzünle…

 

 SDC11019

 

 

 

SDC11020

 

Bir kedi de olsanız, bazen mutlu değilsinizdir olduğunuz, olmanız gereken yerden. Yukarı çıkmak istersiniz, en tepeye…  Ve poz verirsiniz ordan kasıla kasıla Çınar’a… O, yukardan bakan kısık umarsız gözlerle…

 

 

SDC11021

 

 

  Bazen mutluluk, bir dosta yakın olmaktır.

Siz şimdiye kadar, bu denli yaklaşamamışsınızdır ona ama o bunun hiç farkında değildir.

İlk defa bu kır lokantasında dostunuzun, ayaklarınızın  dibine gelip gözlerinizin içine bakmasından korkmamış ürpermemiş, hatta makinanızı çıkarıp fotoğrafını bile çekmişseniz, ve  hatta ekmeğinizi paylaşmışsanız onunla.  Mutlu olursunuz çok mutlu…

 

Seke seke coşkuyla çıkarsınız o kır lokantasından… 

 

 

  

 

 

 

SDC11023

 

 

Kimi zaman;  bir martı gibi, geniş, gri beyaz kanatlarınızı kocaman açıp,  engin maviliklerde süzülmektir istediğiniz. Süzülüp süzülüp, sonra bırakmak istersiniz kendinizi denizin kıpır kıpır dalgalarına, narince…

 

Bembeyaz tertemiz düşüncelere bırakırsınız bir süre kendinizi. Herşeyden uzak… Bir, mavi vardır gözlerinizde, bir bembeyaz martılar, bir de kıpır kıpır dalgalar…

 

 

SDC11025

 

 

Bu minicik yaramaz gibi;  bazen öfkeli kızgın isyankarsınızdır herşeye herkese… Dişlerinizi gösterirsiniz  en sevdiğinize bile, hatta tırmalarsınız geçirseniz elinize .

   Bir dost el  ararsınız sonra,  tüm hırçınlığınızı öfkenizi isyanınızı unutturuverecek size…

 

 

 

 

SDC11034 

 

Sisli bir günde, puslu gözlerle, öylece dalıp gitmişsinizdir ufka…

 

Bir gemi görünür sislerin içinden;  taa geçmişten gelir gibi.  Güvertede bir denizci,  ‘Selam’ getirir dalgalarla, o en güzel, o en masum, o en unutulmaz zamanlardan...

 

Belki bir balıkçı teknesinde balıkçı olmak istersiniz;  oltanızı en derindeki batık gemiye ve içindeki ‘size’ takmış, çekersiniz gayretle…   Şimdi, su yüzündedir tüm anılar tüm hayaller.  Ve… işte!  tüm çocukluğunuz avuçlarınızın içindedir şu anda…

 

Ya da;  oltanın ucuna takarsınız geçmişi, unutmak istediğiniz tüm acılarınızı hayal kırıklıklarınızı.  Vee… Atarsınız var gücünüzle en uzağa…

 

Olta denizin üstünde koskoca bir yay çizdikten sonra taa uzakta, batar denizin dibine.  Orda en büyük balık yutar oltanızı ve tüm unutmak istediklerinizi…

 

 

SDC11036

 

Kimi zaman; kapkara bir gecede ışıl ışıl yanan  bir çift göz olmak istersiniz. Geceye inat, aydınlık umut dolu…

 

………………………………..

 

 

Oğlumun rahatsızlığı nedeniyle, Çanakkale’ye gittiğimde, kabus-gibi. adlı postumda anlattığım, yaşadığım tüm olumsuzlukların yanısıra, bana çevremdeki güzellikleri gösterdiğin, bunlarla sıkıntımı unutturup mutlu hissettirdiğin için sana binlerce teşekkürler Allah’ım…

9 Aralık 2009 Çarşamba

AYIRMAK AYRILMAK MÜMKÜN MÜ?

 

 

Yanık tenli, siyahına inat kapkara gözleri ışıl ışıl yanan, şöyle bir bakışıyla, kızları mum gibi eriten bir delikanlıydı  Beşir.    Çamurlu  yokuşun başında gözleri gözlerine değmişti Bahar’la ilk.  Başak sarısı saçları vardı Bahar’ın.  İstanbul’un denizi gibi, bir baktın mı mavi bir baktın mı yeşile dönen, İstanbul’un denizi gibi içinde pırıltılar oynaşan gözlere ilk baktığında, kalbi yerinden çıkacakmış gibi oldu Beşir’in.  Bahar’da o kapkara gözlerde kayboldu, unuttu dünyayı,ayakları yerden kesildi.

 

Nice uykusuz geceden sonra, Bahar’ın yolunu çevirdi yokuşun başında  dekikanlı birgün. “Ben” dedi “Ben sevdalandım sana, duramam artık sensiz, seni düşünmeden bir dakika geçiremiyorum.”  Mavi yeşil gözlerini yere dikti Bahar  “Ben de “ Dedi “ben de olamam sensiz. Ben de sevdalıyım sana”

 

Bir, ikisi vardı şimdi şu koca dünyada, başka kimseyi gözleri görmüyordu. Tepedeki bitişik iki çam ağacının üstüne kazıdılar isimlerini.Her iki çama iki kalp çizdiler.  Birinin içine  “Bahar” diğerine “Beşir” yazdılar ve yemin ettiler “ölünceye kadar gözlerine başka göz değmeyecekti”

 

Beşir açıldı birgün ana-babasına, “bir kızı seviyorum. askere gitmeden önce nişanlanmak  istiyorum. Gidip isteyin ana-babasından”

 

Nişanları oldu askerlik öncesi Bahar’la Beşir’in. 

 

Diyarbakır’lıydı Beşirler, İzmit’liydi Baharlar…

 

İki ailenin de aklına bile gelmemişti Türk ya da Kürt oldukları. Asırlardır evleniyorlardı bu topraklar üstünde,Türkler ve Kürtler ve iki taraf ta  kendilerini hiç farklı, öteki olarak görmemişlerdi.  Değillerdi ki, zaten…

 

Nişandan sonra kınası yakıldı delikanlının, davullu zurnalı yolcu edildi askere.

 

Terhisine bir hafta vardı Beşir’in,”hazırlan,döner dönmez düğünümüzü yapacağız”dedi telefonda sevdiceğine.

 

O gece nöbette yakaladı ecel onu. Tam kalbine saplandı hain kurşun. Hem de Kürt olduğunu Kürt hakkını savunduğunu söyleyen kahpe pkk kurşunu.  Al bayrağa sarılı taputu geldi sonra. Ateş düştü baba ocağına, bir de Bahar kızın yüreğine. Ağıtlar yakıldı gencecik, hayatının baharında, yüreği sevdasıyla kavruk Beşir’in ardından…  Hem Kürtçe hem Türkçe…

 

……………………………….

 

 

Şimdi birileri çıkmış Kürtlere, sen ötekisin, sen azınlıksın, sana diğerine tanınan haklar tanınmadı diyor…

 

Oysa bizim, Türklerden olduğu kadar Kürtlerden Arnavut, Gürcü, Tatar ya da herhangi bir kökenden gelen her meslekten insanımız var. Meclisimizde onlarca milletvekili ve bakanımız var Kürt ya da başka kökenden. 

 

……………………………..

 

 

Benim can arkadaşım, otuz yılımızı, kederimizi sevincimizi sırlarımızı paylaştığımız can arkadaşım bir Kürt.  Epeydir görüşemiyoruz onunla.  Konu açılır da, gelişen bu olayların etkisiyle,  istemeden onu kıracak birşey söyler miyim korkusuyla arayamıyorum onu. O da benzer bir düşünce içinde besbelli, aramıyor beni.  Bize bunu yapmaya kimin hakkı var..?

 

 

Birileri çıkmış gen araştırması yapılsın bakalım ne kadar Kürt var diyor.

 

 

Kimimizin annesi ya da babası, yengesi, eniştesi. Kimimizin gelini,damadı, yeğenleri torunları Kürt-Türk. Nasıl ayrıştırılacak, et tırnaktan ayrılır mı?  Şimdi biz gelinimize yeğenlerimize, torunlarımıza düşman mı olmalıyız?  Bu mümkün mü?

 

 

Birileri, kanırta kanırta bizi bizden, canı candan ayırmaya çalışıyor…

 

 

Atalarımız;  Çanakkale de, Kurtuluş Savaşında omuz omuza savaştı düşmana karşı. Bir tek karış toprağını vermemek için bu vatanın. Şimdi mezartaşları bitişik, yanyana yatıyorlar Türk ve Kürt şehitlerimiz.

 

 

Biz değiliz bize düşman. Düşman belli; dış güçler ve onların maşaları…

Sevr anlaşmasını yürürlüğe koyamamaktan gelen kuyruk acıları, o zaman yapamadıklarını gerçekleştirme hayalleri var.

 

Oyuna gelmeyelim, yine verelim omuz omuza, Çanakale’deki, Kurtuluş Savaşındaki gibi.  Savaşalım asıl düşmanlarla, koruyalım ülkemizi, yine omuz omuza…

8 Aralık 2009 Salı

ANALAR AĞLIYOR:(((((

 

                                                                                                                  

                                                                                                                 image                 

 

 

 

Tokat'ın Reşadiye ilçesi Sazak Köyü yakınlarında teröristler, devriye görevi yapan jandarma ekiplerine pusu kurdu. Teröristlerin ateş açması sonucu 7 askerimiz şehit olurken 3 askerimiz yaralandı. Yaralı askerlerden 2'si Tokat'a gönderilirken, bir asker ise ameliyata alındı.

 

 

Şehit olan askerlerimizin isimleri şöyle:  Uzman Çavuş Harun Arslanbay (Adana), Jandarma erler Onur Bozdemir (Adıyaman), Kemal Pide (Ordu), Ferit Demir (Muş), Yakup Mutlu (Muş), Cengiz Sarıbaş (Giresun), Fatih Yonca (Hatay).

Yaralı askerler ise şunlar: Uzman Çavuş Yusuf Öztürk, Emrah Mandıralı ve Arif Temel.

 

 

  Yine ateş tüştü anaların yüreğine,hiç bitmeyecek onların yüreklerindeki ateş hiç.

 

Hani “ülkede yakında çok güzel şeyler olacak” tı???

 

Açıldık açılabildiğimizce, öyle açıldık ki, dağdaydılar şehre,şehirlere indiler açık kapılardan.Ellerini kollarını salLayarak.  Yıllardır terör olmayan bölgede pusu kurdular.  Yine gencecik fidanlarımızı şehit ettiler…

 

Demeç veriyorlar:  Süreç devam ediyor:((((((

7 Aralık 2009 Pazartesi

ÇOCUKTUM UFACIKTIM

 

 

hani-benim-cocuklugum-nerde-horoz. …  başlıklı postumu, eski çocuk oyunlarıyla ilgili olarak, öğrencilerini bilgilendirmek için internette dolaşırken,   görüp okuyan ve  yorum yazan –adsız- arkadaşın ricası üzerine alttaki şiiri yayınlıyorum. Hadi, yeniden gidelim o mutlu tasasız çocukluk günlerimize  ve yeniden ‘oynayalım’ çığlık çığlığa, küse barışa, kahkahalarla…  O tozlu topraklı sokaklarda…

 

 

 Çocukluğum Ağaçta Kaldı

 

Uzun bir sokağımız vardı,
Siyah parke taşlarıyla döşenmiş tozlu topraklı.
Bir cebimde misketlerim rengarenk,
Diğer cebimde topacım,
Arka cebimde de sapanım.
Arkadaşlarım vardı.
Sırık Ayhan, sarı cahit,madu Nihat,
Ve daha niceleri.
Oyunların en kralını oynardık bıkmadan usanmadan,
En sevdiğimiz oyun yakartop tu.
Herkes Nurettine düşmandı nedense,
Hepimiz ona saldırırdık
Bizden büyük olduğundan mı
Yoksa biraz kamburdu ondanmı bilmem.
Gece saklambacı, uzun eşek,
Diğer favori oyunlarımızdı.
Ara sıra sinema önlerine giderdik,
Bedavadan nasıl gireriz diye düşünürdük.
Bazen girerdik yalvar yakar,
Bazende dönerdik boynu bükük.
Akşam karanlığında sokağımız,
Bizim çığlıklarımızla dolardı,
Ta ki annelerimiz zorla eve alana kadar.
En büyük zevkimiz,
Arka sokağımızdaki bahçeden elma çalmaktı.
Çok korkardık ama çalardık işte.
Bu yüzden,
Evin koca kafalı oğlu beklerdi bazen duvarda,
Bize yan yan bakardı uzaktan.
Metin i hiç sevmezdim bahçeli bir evleri vardı,
Küçük bir havuzları,
Yere dökülen meyve ağaçları,
Meyveler yere dökülür çürürdü de,
Bir tanesini vermezdi kimseye.
Havuzlarına da yaklaştırmazdı.
Kendisi girerdi bize nispet yaparak,
Pis sümüklü Metin...
Mahalle bakkalımız,
Kocaman göbekli Mehmet amca.
Elinde kirli bir bez,
Akşama kadar karpuzlarını parlatırdı.
Veresiye vermeyi hiç sevmez,
Deftere yazarken homurdanırdı.
Bir de kirli hatice teyzemiz verdı,
Akşama kadar sokakta ,
Elinde hiç bitiremediği yarım örgüsü,
Evini hiç temizlemezdi.
Hiç halı silkelemez cam silmezdi.
Kocası gurbetteydi epeydir,
Senede bir gelirdi bazen.
O zaman çamaşır yıkandığını görürdüm işte,
Balkona asıldığını.
Reşit emmi gelirdi haftada bir,
Mahallemizin seyyar mağazasıydı,
Annem kap kacak alırdı hep ondan,
Sürahi, leğen, bardak, kova, mandal ne olursa.
Arasırada bana krampon alırdı,
Naylon krampon siyah,
Aynı gerçeği gibiydi simsiyah ..
Aman allahım pele gibi topa vururdum onlarla,
Ayağımı yara ederdi ama olsun,
Krampon mahallede kaç çocukta vardı ki..
Bazen para verirdi annem bazen de,
Babamın az giydiği ceketini pantolonunu.
Versin versin de,
İki gün sonra babamın sesini duyardık;
''Heyyy kareli ceketimi bulamıyorum''
Annemden ses yok…
''ceketim nerdeeeee heyyyy''…
Sonra susardı babam.
Söylene söylene çıkardı evden,
Babam güzel adam.
Canım babam!
Bilirdi aslında ne olduğunu da uzatmazdı işte…
Dut yemeye giderdik bazen,
Eski virane bakırhaneye,
Ordaki dut ların sahibi yoktu,
Akşama kadar dut ağacında otururduk.
Hem yerdik hem türkü söylerdik,
Hava kararana kadar ağaçtan inmezdik.
Çocukluğum o sokakta geçti,
O uzun tozlu siyah parkeli sokakta.
Giremediğimiz sinema önlerinde,
Serinleyemediğimiz,
Sümüklü Metinlerin havuzuna uzaktan bakarak,
Reşit emminin yolunu gözleyerek,
Çocukluğum o ağaçta asılı kaldı işte,
Sahipsiz o dut ağacında

 

ÇETİN  ATEŞ

 

 

 

image

 

 

 

Ben bu şiiri okurken, çocukluğumdan koşa koşa gözlerimin önüne gelen ilk görüntü şu oldu;  Birgün, körebe oynuyoruz yine sokağın ortasında, ben körebe olmuşum dolanıp duruyorum yakalamak için arkadaşlarımı, gözlerim bağlı kollarım iki yana kocaman açık. sonunda yakaladım birini, “Yakaladımm yakaladımm” diye bas bas bağırıyorum. Bir taraftan da Kaçmasın diye bir elimle sıkı sıkı tutuyorum, diğer elimle gözümdeki bandı bir açtım ki, “Çocuğum bırak ta yoluma gideyim Allah Allahh…” diye cık cık yapıp duruyor yaşlı bir amca karşımda…

O zaman çok utanmıştım, Şimdi düşünüyorum utanacak birşey yokmuş:)

6 Aralık 2009 Pazar

HUZUREVİNDEKİ YAŞAMLAR





Onlar da bir zamanlar gençti. Onlar da sevdalar yaşadı. Çocukları oldu. Çalıştılar Ürettiler.

Sonunda yaşlandılar…

hastalar… 

Ya da sakatlar…

Ali Rıza Bey; Üniversite okumuş. Bir bankada yönetici pozisyonunda çalışıyormuş. Trafik kazası geçirmiş. Şimdi tekerlekli sandalyede, kolunu tam olarak kullanamıyor, beyin fonksiyonları iyi çalışmıyor, unutuyor birçok şeyi, zor konuşuyor. Ama hala çok kibar çok hatırşinas. Sadece bir ağabeyi varmış onunla ilgilenen başka kimsesi yokmuş. Ama geçen sene ölmüş o da. Yapayalnız şimdi hayatta. Arada bir aklına geliyor soruyormuş Ağabeyini. Söyleyemiyorlar huzurevi çalışanları üzülecek diye. Avustralya’da diyorlar, bizi aradı selamı var, seni çok sevdiğini söyledi diyorlar. İnanıyor… Bir tek sigarayla mutlu oluyor. Dünyalar onun oluyor bir sigara verince…

***
Ekrem Bey; kendi anlatımıyla 58. hükümette tarım bakanı. Gerçekte ilaçla kontrol altında tutulabilecek düzeyde şizofreni hastası. Hükümetin tüm bakanlarını eksiksiz sayıyor, tek yanlış tarım bakanı. O da kendisi.

Ekrem Bey-“Benimle tavla oynar mısınız hanımefendi” 

Ben- “Neden olmasın tabii. Hadi oynayalım”

Tavlada çok iyiyimdir övünmek gibi olmasın. Beni yenemez diye düşünüyorum.

Ekrem Bey- “Ama ben 3 el oynarım.”

Ben- “Tamam, öyle olsun.”

Başladık oynamaya. Aaa o da ne? Zarı atıyor ve nerdeyse hiç bakmadan oynuyor. Mars etti beni. Allah Allah!  Beni Merih bile yenemiyor. :) ”Abla” dedi bakıcı sen ne yaptın, Ekrem Abiyi daha kimse yenemedi ki, sen yenesin.

Sıkıldı zaten bir elden sonra kapattı tavlayı. ” Tamam bitti.” dedi.

“Sizi yemeğe davet ediyorum hanımefendi, kabul eder misiniz” dedi sonra.

“Tabii ki.” dedim. Zaten yemekhanede yenilecek yemek ya… Unuttu hemen arkasından, tanımadı bile beni.

***

Onları deşifre etmek istemiyorum çünkü biliyorum ki bundan çok hoşlanmıyorlar. Sadece küçük bir fikir olsun diye iki örnek verdim isimleri değiştirerek.

Nice hayatlar var huzurevinde yaşanan.

Ve onlara hizmet veren ne kocaman yürekler.

Birşeye dikkat çekmek istedim... Öyle durumlar vardır ki, hastanın ya da yaşlının, artık evde bakımı mümkün değildir. Sadece çevre ne der çekincesiyle birçok aile, bakımı çok zor hastasına ya da yaşlısına kendisi bakmaya çalışıyor. Tabii ki, Yaşlılarımız başımızın tacı olmalı. Seve seve ilgilenmeliyiz onlarla ama artık bizim yapabileceğimiz bir şey kalmamışsa, bunu yapabilecek iyi kurumlar var. Hepsi tv de anlatılan kurumlar gibi değil. Benim gittiğim huzurevinde, müdüründen çalışanına kadar herkes son derece sevecen ve ilgili kurumda kalan hasta ve yaşlılara karşı…



5 Aralık 2009 Cumartesi

ANNE OLMAK 5




Abla kardeş çok mutlu olmuşlar bir arada olmaktan ama bu sefer de aralarında kardeş dayanışması kurup, karı kocaya hiç yanaşmamışlar. Yemek saatinde hazırlanan masaya oturmuyorlar, yemekten sonra mutfaktan kuru ekmek alıp odalarında karyolanın arkasına saklanıp orada yiyorlarmış. Önceleri ilgilenmiyor görünmüş Sevgi Teyze. Masada özellikle yemek tabağı hazırlayıp bırakıyormuş unutmuş gibi. Gizlice tabağı götürüp odalarında yiyorlarmış iki kardeş. Bir gece buzdolabından meyve alıp saklı saklı odalarında yerken izlemişler çocukları. Bakmışlar olacak gibi değil, bir psikolaga danışmışlar “Çocuk yuvasında yemek saatinde masaya konanı yedikleri için buzdolabı ve mutfak onlara yabancı geliyor evin her bölümünün onlara ait olduğunu hissettirin çocuklara.” demiş psikolog. Birgün çocukları almış karşısına Sevgi Teyze,“ bakın” demiş.“Burası sizin eviniz. Bu buzdolabındaki herşey de sizin. İstediğiniz zaman istediğiniz kadar alıp yiyebilirsiniz.”Epey zaman sonra onlarla yemek yemeğe başlamışlar. Çok uğraşmışlar kendilerini sevdirmek aileden olduklarını hissetmelerini sağlamak için çocukların…

“Ablası öyle böyle okulda derslerini başarıyordu ama Selma çok başarısızdı. Öğrenme güçlüğü var dedi doktor” diye anlatmaya devam etti Sevgi Teyze. “Sabahlara kadar başında oturdum. Defalarca tekrar ettirdim derslerini. O ödevini yapıp bitirmeden ne ben uyudum ne onu uyuttum. Kızdı bana yakınlarım "Bu çocuk okuyamaz. Bu yaştan sonra ne kendine ne de ona eziyet edip durma." diye. Başka çaresi yoktu okuyacaktı. Ondan doktor mühendis olmasını beklemiyorum ama bir meslek edinecek kadar okumalı. Bir mesleği olmazsa ne yapacak bizden sonra?”

Çocuklar daha ilkokuldayken İsmail Amca kalp krizi geçirip ölünce kızları da alıp, memleketine dönmüş Sevgi Teyze. Büyük kız liseyi bitirdikten sonra İsmail Amcanın yeğeniyle birbirlerini sevmiş evlenmişler. Onlardan da bir torunu varmış.

Selma geçen sene üniversite sınavında tekstille ilgili bir bölüm kazanmış.” Kaydını yaptırmaya gittiğimizde, o işlemlerini yaparken ben bahçade hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Allah’ım sana şükürler olsun. Okumaz, uğraşma dedikleri kızım şimdi üniversite öğrencisi oldu diye…” Anlatırken başarmış olmanın kıvancı okunuyordu yüzünden Sevgi Teyzenin…

Selma’nın bir erkek arkadaşı varmış. O'na da el atmış Sevgi Teyze derhal. Bakmış fısır fısır telefon konuşmaları yapıyor kız odaya kapanıp saatlerce, bir pundunu yakalayıp ele geçirmiş telefonu ve aramış çocuğu .“Söyle bakalım” demiş “Nedir senin maksadın? Ben anlamam öyle flört milort, ciddi misin değil misin?” “Vallahi ciddiyim teyzeciğim. Kızınızı seviyorum. Okulumu bitirdim. İşim de var. Selma’nın okulunu bitirmesini bekliyorum. Gelip isteyeceğim kızınızı sizden.” demiş delikanlı titrek bir sesle.“Gel bekliyorum, seni tanımam lazım kızımla konuşmanıza izin vermek için.” demiş. Ertesi gün Selma kapıyı açtığında karşısında elinde bir buket çiçekle erkek arkadaşını görünce neye uğradığını ne yapacağını şaşırmış. Sevgi Teyze almış delikanlıyı karşısına, başlamış sorgulamaya. Sonunda güvenilir biri olduğuna karar verdikten sonra “Söyle ailene gelsinler, tanışalım” demiş… Yakında nişanı var Selma’nın…

Anne olmak nedir..? Ya baba olmak..? Bir evlat yetiştirmek, onun iyiliği için her türlü fedakarlığa hazır olmak. Ona güzel bir gelecek hazırlamak. Ve ille de sevmek, karşılıksız sevmek… Bunun en güzel örneğidir yüreği sevgi dolu Sevgi Teyzem ve İsmail Amcam…


nurten y tartaç

SON

4 Aralık 2009 Cuma

ANNE OLMAK 4





Yıllardır görmemiştim Sevgi Teyzemi. Ürkek, tedirgin zile basarken; bir an, iki genç kadın geldi gözlerimin önüne. Bir sırrı paylaşırken yakaladım Onları hayalimde. Ve bana kızıyorlardı yine tatlı sert, ”Laf dinleme! Çık dışarı, kardeşinle oyna.” diye, bir taraftan da kıkırdayarak. Anneciğimin ölüm döşeğinde sayıkladığı ”Sevgi’yi çağır gelsin.” dediği ama yıllar sonra izini bulduğum, iyiliği güzelliğiyle anılarımı süsleyen, Canım Annemin can dostu çocukluk arkadaşını görecek olmanın heyecanıyla düşüncelere dalmışken, Güzel, incecik, şık bir genç kızın “Buyurun!” diyen sesiyle kendime geldim. “Anne misafir geldi.” diye seslendi genç kız içeriye. ”Aman aman kimler gelmiş... Kızım mı gelmiş benim..?” diye neşeli sesi geldi önce. Sonra şişman, yaşlı ama gözleri, gülüşü hatırladığım kadar güzel Sevgi Teyzem geldi kapıya. Çocukluğumdaki gibi beni şımartarak, kendimi hala on yaşımda hissettiren anaçlığıyla.

Uzun uzun konuştuk… Evin her yanını süsleyen iki küçük çocuk resmini gösterdi.”Bak bunlar benim torunlarım. Sarp’ın çocukları.” Sapsarı saçlı, mavi gözlü, şirin mi şirin, biri kız biri oğlandı resimdeki çocukların.

Aldığı eğitim sayesinde ileri derecede yabancı dili olan Sarp üniversiteyi yarım bırakmış, turist rehberliğine başlamış. Rehberlik yaptığı sırada İngiliz bir kızla tanışıp evlenmiş, İngiltere’ye yerleşmişler. Sarp şimdi çok zengin olan kayınpederinin fabrikasında yönetici pozisyonunda çalışıyormuş. Ağzından bal damlıyordu Sevgi Teyze’nin, Sarp’ın eşini ve onun ailesini anlatırken. “Koskoca şato gibi bir evde yaşıyorlar hep birlikte. Evde bana ait bir oda hazırladılar. Namaz kılıyorum diye oradan bir seccade, bir tesbih almış koymuşlar odama. Benimle konuşabilmek için kızın annesiyle babası Türkçe kursuna bile gittiler. Çat pat konuşuyoruz. İki üç yılda bir uçak bileti yolluyorlar gidiyorum yanlarına. Hergün telefon eder Sarp. Üstüme titriyor. Bir zamanlar bizi çok üzdü ama şimdi dünyanın en iyi evladı. Allah razı olsun...” dedi, keyifli, gururla gülerek…

Bu arada benim gözüm, bize çay pasta ikramı yapan, arada Sevim Teyze’ye Anne! diye seslenen genç kızda. Hem muhabbetin koyuluğundan, hem de kızın yanında “Bu da kim?” demeyi hoş bulmadığımdan, soramadım bir türlü. Genç kız “Anne dersim var. Gidebilir miyim?” diye izin isteyip evden çıkınca, “ Merak ettin değil mi? Anlatayım” dedi…

Sarp rehberlik yaptığı için artık eve arada bir gelmeye başlayınca sıkılmış karı koca evde yalnız kalmaktan. Bu böyle olmayacak biz bir de kız evlat edinelim deyip İzmir çocuk yuvasına gitmişler. Zaten sık sık çocukları ziyaret ettiklerinden yuvada onları herkes tanıyor, sevip sayıyormuş. Yaşlandık artık bebek bakamayız, okul çağında bir çocuğa koruyucu aile olmak istiyoruz demişler ve sonrasında da Selma’yı yuvadan alıp evlerine getirmişler. Getirmeye getirmişler de çocuk sabahlara kadar ağlıyor yanaşmıyormuş bir türlü kimseye. Nasıl sevdirsek kendimizi diye düşünüp, çareler arayıp dururken çocuk yuvasından aramışlar birgün “Çok özür dileriz.” demişler “Siz Selma’yı götürdünüz ama onun bir yaş büyük bir de ablası var, ağlayıp duruyor. Yemeden içmeden kesildi. Kardeşi yanında olmadan hiçbir şeye ikna edemiyoruz. Ya Selma’yı getirin ya da bunu da alın” demişler. Ne yapacaklarını şaşırmış kalmış karı koca ”Bu yaştan sonra iki çocuğa birden nasıl bakarız ne yaparız?” diye düşünmüşler ama bu kara kara bakan, buğulu gözlü yavruyu geri vermeye de kıyamamışlar. “Neden olmasın? Biz kalkarız bunun da altından ayırmayalım iki kardeşi.” demiş ve ablasını da alıp gelmişler eve.

nurten y tartaç

Devamı Var…

2 Aralık 2009 Çarşamba

ANNE OLMAK 3




Oğullarına evlatlık olduğunu nasıl söyleyeceklerdi..? Sabahlara kadar gözlerine uyku girmiyordu karı kocanın. Konuştular, ağlaştılar geceler boyu. Bir evlatlık mıydı Sarp? Hayır, o canlarının içi yavrularıydı. Hasta olduğunda başucunda bekledikleri, burnu kanasa, onların yüreğinin kanadığı yavruları. Şimdi “Sen bizim oğlumuz değilsin.” diyeceklerdi. Ya giderse, ya ailesine, kardeşlerine dönerse, unutursa Onları..? Artık bunun bir önemi yoktu. Önemli olan Yavrularının doğru yolu bulmasıydı onlar için. “Varsın bize kızsın, isterse tamamen unutsun, yeter ki ona bir şey olmasın. Canı sağ olsun” dediler ve karar verdiler gerçeği söylemeye.

Sarp’ı hastaneden çıkarıp eve geldiklerinde,“Seninle konuşmamız gerekiyor oğlum.” dedi babası. Anne babasına çektirdiği sıkıntı ve üzüntünün farkında başı önde oturdu karşılarına Sarp. “Oğlum…” dedi yutkunarak, boğazını temizleyerek. Getiremedi sözünün arkasanı. Yaşlar boşaldı koca adamın gözlerinden. “Sen…” dedi neden sonra “Sen bizim öz oğlumuz değilsin. Bunu konuşmanın, sana gerçeği söylemenin vakti geldi. Çocuk yuvasından aldık seni küçücük bir bebekken. Ama..” “ Biliyordum...” dedi delikanlı. “Biliyordum... Ne zaman söyleyeceksiniz diye bekliyordum…” Beyninin taa derinlerine gerçek mi, rüya mı olduğu ayrımına varamadığı iki kelime çakılı kalmıştı çocukluğundan. Gene de rüyasında görmüş olacağı düşüncesi ağır basıyordu. Ya da öyle ummuştu belki. Bir çocukla kavga etmiş, çocuk ona “ Sen evlatlıksın.” demişti. Bir rüya değildi demek. “Biliyordum.” dedi tekrar. Yerinden kalktı, gözyaşlarını kolunun tersiyle sildi ve kapıyı çarpıp gitti Sarp.

On gün hiç haber alamadılar evlatlarından. Aramadıkları yer, sormadık arkadaşını bırakmadılar. Yoktu hiçbir yerde. Perişandı karı koca. Öğrendiği gerçeği kaldıramayıp, başına daha kötü şeyler getirmesinden, daha yanlış işler yapmasından endişeleniyorlardı oğullarının.

Birgün elinde Annesinin en sevdiği çiçeklerden koca bir demetle çıktı geldi Sarp. Anne ve babasının ellerini öptü, af diledi binlerce “Çok üzdüm sizi biliyorum. Beynimi bir kurt kemiriyordu yıllardır ya rüya değilse, ya ben gerçekten evlatlıksam diye. Oysa şimdi bunu öğrenmek beni kendime getirdi. Rahatladım sanki. Benim size yaptıklarıma öz anne baba katlanamazdı. Beni hiç incitmediniz. Hakkınızı nasıl ödeyeceğim bilemiyorum ama söz veriyorum bir daha sizi üzmeyeceğim.” dedi Sarp. Ağlaştılar, öpüp kokladılar birbirlerini. Nasıl olurdu ki öz anne baba olmak..? Daha fazla nasıl sevilebilirdi bir evlat?

“Sen” dedi Babası “ Bizim canımızsın. Sevgilerin en yücesiyle sarıp sarmaladık biz seni. Tek istediğimiz kendine zarar vermemen. İnsanca yaşaman. Ne mutlu bize ki, yanlışını anladın… Ama yaşlandık, bize bir şey olursa hayatta yalnız kalmanı istemiyoruz. Dört kardeşin daha var onlarla tanışmalısın” dediler. “Hayır istemiyorum, benim tek ailem sizssiniz” dese de delikanlı, Sevgi Teyze’yle İsmail Amca, Sarp’ın ailesini bulmak için Ankara’ya gittiler… 

 Sarp’ı kardeşlerini görmeye ikna edememişlerdi ama kardeşler toplanıp onu görmek için İzmir’e gittiler.

Sevgi nelere kadir değildir ki..? Sonunda Sarp’ı da yumuşattı, içten ve samimiyetle kucaklanmak.


nurten y tartaç

Devamı Var…

29 Kasım 2009 Pazar

ANNE OLMAK 2



ANNE OLMAK adlı öykünün devamı

Sevgi Teyze ve İsmail Amca Sarp’ı evlat edindiklerinde bebeğin ellerindeki, kolundaki yanık izleri henüz geçmemişti. Çocuğu yuvadan alıp coşkuyla, heyecanla biraz da neler yaşayacaklarının bilinmezliği nedeniyle korkarak evlerine getirdi karı koca. Daha önce evlat edindikleri ama annenin pişmanlık içinde yalvarışlarına dayanamayıp geri verdikleri bebek için hazırladıkları odaya yerleştirdiler bu minicik yavruyu. Önceki acı deneyim nedeniyle alışmaktan korkuyorlardı. Yeniden bağlanmaktan ve kaybetmekten.

İhtimam ve sevgiyle büyüdü Sarp. Hayret edilecek bir şekilde Sevgi Teyzeye benziyordu. Kendi çocuğu olsa bu kadar olamazdı. Kaşları, gözleri, dudakları tıpatıp Sevgi Teyze’ydi. Öyle ki, İsmail Amca, “Hiç mi benden bir şey almamış, herkes Sevgi’ye benzetiyor oğlumu. Bak, aklıma kötü kötü şeyler geliyor, fena olacak sonra” diye takılırdı. Sarp okula başladığında Sevgi Teyze oğlunu okula ve tenis, müzik, spor ve diğer bin çeşit kursa :) yetiştirmek için kırk yaşından sonra ehliyet aldı. İleride sorun çıkmasın diye mahkeme kararıyla İsmail oldu Ahmet Amca’nın adı. Sevgi Teyze’nin ismini değiştirmesine gerek yoktu. Çocuğun öz annesinin ismi de Sevgiydi tesadüfen.

Sarp yedi sekiz yaşlarındayken bir gün ağlayarak geldi eve. “Ben sizin çocuğunuz değil mişim.”dedi “Öyle söyledi Emre.” Sokakta oyun oynarken arkadaşıyla kavga etmiş çocuk da ona, “Sen evlatlıksın bi kere onların çocukları değilsin.” demişti canını yakmak için. 

Ankara’daki tüm düzenlerini bozdular bu olay sonrasında. Evlerini sattılar.  İsmail Amca emekli oldu ve İzmir’e yerleştiler. En yakınları dışında herkesle ilişkilerini keserek. Bir süre biz de hiç haber alamadık onlardan ancak birkaç yıl sonra Ankara’ya geldiklerinde görüşmüştük.

Aradan yıllar geçti. Sevgi Teyze Gelmişti yine bize ve Sarp’la ilgili endişelerini üzüntülerini anlatmıştı Anneme uzun uzun…

Çok yakışıklı bir delikanlıydı artık Sarp.  Üçüncü olmuştu bir modellik yarışmada . O zamana kadar uyumlu saygılı bir çocukken, çok hızlı yaşamaya başladı. Anne ve Babasını hiç dinlemiyor sabahlara kadar eğlenip eve sarhoş geliyordu. Arkadaş grubu hiç güven vermiyordu. “Motorsiklet istiyorum.” diye tutturmaya başlamıştı. Buna asla izin veremezdi Sevim Teyzeler çünkü biliyorlardı ki diğer arkadaşları aralarında hız yarışları yapıyorlardı. Yaşlı karı koca ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Oğullarına nasıl ulaşıp onu nasıl yola getireceklerini bilemiyorlardı. Birgün yine motorsiklet istiyorum diye bir kavga çıkarmış, kapıyı çarpıp çıkmıştı evden. Gece yarısıydı hastaneden aradıklarında. Motosikletli bir arkadaşının arkasında oturmuş hız yaparken kaza geçirmişler. Sarp daha hafif ama arkadaşı ağır yaralanmıştı… Sonunda karı koca oturup konuşmuşlar ve Sarp’a evlatlık olduğunu söylemeye karar vermişlerdi. Böylelikle ailesini bulup kardeşleriyle tanışır, içinde bulunduğu çevreden biraz uzaklaşır diye umuyorlardı.

Devamı Var…

27 Kasım 2009 Cuma

BUGÜN BAYRAM (MIŞ)

 

 

Bugün bayrammış; peki, hani benim kırmızı rugan pabucum?  hani şu bilekten bağlı kıpkırmızı,yatana kadar ayağımdan çıkarmadığım nerdeyse onunla yatacaktım da Annemin  kızdığı “onunla yat bari” diye.  İsteksizce çıkarıp elimle silip parlattığım ve yatağımın kenarına dikkatlice yanyana koyup ona bakarak uyuduğum.  Ya;  Annemin diktiği minik kırmızı çiçekleri olan bol büzgülü, belinde arkada kocaman bir fiyonk olacak biçimde bağlanan kemeri olan karpuz kollu,bebe yakalı  bayramlık elbisem…

 

 

 

 

Sabah uyanır uyanmaz arardı kayınvalidem “nerde kaldınız kahvaltı hazır sizi bekliyoruz” diye de daha ortalığı toparlamadan palas pandıras çıkardık evden geç gittik diye zılgıtı yememek için.  Akşama kadar otururduk orda, “biz artık kalkalım” derdim,  “ne acelen var ayol?”  derdi.  “Daha Anneme gitmedik Anneciğim” dediğimde “hıı” derdi ya, yüzüme bakmadan ama sonra hiç ben öyle dememişim gibi başka ikramlar sokardı araya, ya da yakın akrabaları gezmeden bırakmazdı bizi annemle bayramlaşmak için. Ne zaman “biz artık kalkalım Annem bekler” desem “hıı” der ama yine birşey demedim farzeder  “hadi çocuklar acıkmıştır birşeyler hazırlayalım” derdi mesela… Ve biz her bayram bitişik apartmanda oturan Anneme akşam geç vakitte gidebilirdik bayramlaşmaya…

 

 

 

 

 

Ya Annem; her birimizin sevdiği şeyler ayrı ayrı hazırlanırdı. (Kayınvalidem de bu konuda çok becerikliydi. On çeşit hazırlasın onunu da yemesin çocuklar, onbirinciyi hazırlarken “off” bile demez, hiç üşenmezdi. ) Daha kapıdan girer girmez kayınvalidemlerde sanki akşama kadar aralıksız tıkınmamışız gibi, ayakkabılarımızı çıkarır çıkarmaz doğru mutfağa girerdik sıraya dizilip. Herbir tencerenin kapağı açılır yemekler kontrol edilir sarmalar üstünden tırtıklanır sonra baklava  kalite kontroldan geçer, öyle girerdik salona…

 

 

 

 

Ya şimdi; Hani benim Annem Babam Kayınvalidem Kayınpederim..?  Ne çok kızardım bazı şeylere ve ne boş, çocukça şeylere üzülür müşüm.  Bayram sabahlarında öğlenlerinde akşamlarında sakiniz şimdi. Kimse  “çabuk gelin kahvaltı hazır” demiyor.  Ben kızmıyorum  ”Ama benim de iki küçük çocuğum var. Her istedikleri an orada olamam ki. Benim de yapmam gereken işlerim, gelecek konuklarım var. “ diye…

 

 

 

 

Ahh keşke, keşke dönebilsem o bayramlara o kalabalık bayram sofralarına, yine, ahh ne güzel olurdu…

 

 

 

                                                   BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

24 Kasım 2009 Salı

Öğretmenim Canım Benim…

  

     Çağdaş ve Aydınlık Türkiye’nin bekçisi, fedakar öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü kutlu olsun…

 

image

                                                                                          

 

 

 

                                                                               ÖĞRETMENİM

 

                                                   

                                                                      Canım benim canım benim,

                                                                      Seni ben pek çok, pek çok severim.

 

 

                                                                      Sen bir ana,sen bir baba,

                                                                      Herşey oldun artık bana.

 

 

 

                                                                      Okut öğret ve nihayet

                                                                      Yurda yarar bir insan et.

 

 

 

 

 

                       İlkokula başlar başlamaz öğrendiğimiz bu, şirin çocuk şiirini  -Şarkısını- gönderiyorum ben de tüm öğretmenlerimize ve ilkokul öğretmenim Saniye Kendirci’ye ( Yaşamıyorsa, nurlarda yatsın) içimdeki çocukla, ellerinden öperek…  

22 Kasım 2009 Pazar

KABUS GİBİ

                     


Hani bazı rüyalar vardır; gidersiniz gidersiniz ama varmak istediğiniz yere bir türlü ulaşamazsınız. Ya da kendinizi ilk okulunuzda koridorlarda görürsünüz her katı her sınıfı dolaşırsınız yok, bir türlü kendi sınıfınızı ya da arkadaşlarınızı bulamazsınız. Sizi bilmem ama ben görürüm böyle rüyalar… Bu seferki rüya değildi. Çanakkale’de kabus gibi bir on gün geçirdim. Bir saat sonra ne yaşayacağımı kestiremeden, sabah bıraktığım çantalarımı akşam nereye taşıyacağımı bilmeden, o gece nerede kalacağım önceden belli olmadan, en önemlisi oğlumu yurttan nasıl çıkaracağımı, çıkarırsam nereye yerleştireceğimi bilemeden…

Bir rüya görmüştüm bir süre önce. Alper henüz bir bebekti ve çok hastaydı. Kucağıma almış hastanede her kata inip çıkıyordum bir doktora gösterebilmek için ama bir türlü doktor bulamıyordum. Çocuk kucağımda koşuştururken bir de bakıyordum ki, her katta elinde enjektörlerle beyaz önlüklü hemşireler bizi yakalamaya çalışıyor, domuz gribi aşısı yapacağız diye. Çocuğum grip değil aşı yaptırmayacağım diye birinden kaçarken diğerine yakalanıyordum başka katta. Sonunda onların ellerinden kurtulmuştum kurtulmaya da derin dehlizlerde bulmuştum kendimi. “Hayırdır inşallah.” diye açtım gözlerimi. 

Alper “Midem ağrıyor” demişti bu rüyadan birkaç gün önce. Rüyamı ona yordum ama tedirgin de oldum doğrusu, ben bilirim rüyalarımı çünkü. Eninde sonunda çıkar…

On gün önce telefonla konuştuğumuzda mide ağrılarının geçmediğini ve ateşinin de düşmediğini söylemişti oğlum. Kaldığı yurttaki görevlilerden yardım istemiş. Ya, yüzünü yıka geçer, ya da aşağı yukarı yürü geçer cinsinden inanılmaz, insanlık dışı önerilerde bulunmuşlar. Onlardan elbette 19 yaşına gelmiş bir delikanlıya dadılık yapmalarını istemeyiz ama yabancısı olduğu bir şehirde ağrıdan kıvranan birine yardım etmek herhalde bir insanlık görevidir.

O gün eşimle akşam yemeği için tam masaya oturmuştuk ki; nasıl olduğunu öğrenmek için bir kez daha aradık Alper’i. Telefonda konuşamıyordu bile “Çok kötüyüm.” diyebildi… Artık daha önceki deneyimlerimizden biliyorduk ki, kaldığı yurt idaresinden yardım istemenin bir anlamı yoktu. Ne kadar vicdan yoksunu ve insanlıktan uzak olduklarını kanıtlamışlardı bize… Aynı odada kalan arkadaşından daha ağırlaşırsa hastaneye götürmesini rica etmiştik.  Alper'le telefonda konuştuktan hemen sonra, “Ben gidiyorum.” dedim masayı olduğu gibi bırakıp. Alelacele bir çanta hazırladım ve yarım saat sonraki otobüsle Çanakkale’ye hareket ettim.

Ben hareket ettikten sonra eşim misafirhaneden yer ayırtmıştı. İner inmez çantalarımı bırakıp, önce medikoya arkasından da hastaneye götürdüm oğlumu. Ayakta duracak hali kalmamıştı, üç gündür yediği her lokmayı çıkarıyormuş ve üzülmeyelim diye bu kadarını söylememiş bize. Hemen hastaneye yatırdılar, ağızdan beslenmeyi kesip serumla beslemeye başladılar… 

Bulantı, kusma, 38’5 derece ateş, hafif bir burun akıntısı ve vee… Bilin bakalım ne oldu..?

EVET !!! Bir anda ağzımıza maskeler taktılar odamızı ayırdılar kapımızı kapattılar. Maskesiz ve eldivensiz yanımıza yanaşmadılar… Karantinaya aldılar bizi.

Neler oluyor, durun! Biz grip rahatsızlığıyla gelmedik, midemiz rahatsız… diyecektik ama kimseyi bulamadık çünkü bu arada akşam olmuş, hafta sonu da olduğu için derdimizi anlatacağımız herkes gitmişti. Halimizi düşünebiliyor musunuz? Tam bir panik halindeyiz. Oğlum sancıdan kıvranıp duruyor, ben konuşabileceğim birilerini arıyorum. “Ben bir doktorla görüşmek istiyorum, bu işte bir yanlışlık var. Grip rahatsızlığımız yok bizim. Varsa da, o halde neden birşey yapılmıyor, böyle yatıp duracak mıyız, tahlil tetkik neden yapılmıyor?” dedim bir hemşireye. Baktım kimsede bir hareket yok, Ankara’da prof. kuzenimi aradım, durumu anlattım. Telefonda bana bir takım şeyler sordu oğlumun genel görünümüyle ve ağrısıyla ilgili. “Hiç merak etme. Domuz gribi falan değil bu ama biz de artık böyle yapıyoruz salgın olduğu için” dedi…

Ertesi gün hoca geldi ve ortada domuz gribini çağrıştıran bulgular olmadığına karar verdi de, kurtulduk bu tecrit durumundan… Kaldı ki ben domuz gribinin ciddiyetine inanmıyorum aslında ve bildiğimiz gripten farkı olduğunu da düşünmüyorum… Ama böyle ‘şüpheli durumda’ olmak bile çok rahatsız edici birşey, bundan emin olabilirsiniz.

Sonunda; akut gastrit tanısı kondu…

Alper gittiği günden beri yurdun yemeklerinden şikayetçiydi, şimdi bir de mide sorunu yaşıyor ev ortamında olsun. Yurttan çıkaralım dedik ama ille de, “Ben alacağım parayı bilirim. rahatsızlık beni ilgilendirmez. Bizim yüzümüzden hastalandığını ispatlayın vereyim senedinizi”(Toplu zehirlenme dışında bunu ispatlayamayacağımızı biliyor tabii) diyen yurt sahibini ne yaptıysak ikna edip senedimizi alamadık. Adam karabasan gibi” Dediğim dedik, elimde senedim var vermem de vermem.” diye ayak diriyor. Kalan paranın yarısını verelim dedik kabul etmedi. İnsanlığını elindeki senet karşılığında satmış. Yapacak bir şey yok dedik ve şimdilik, oğlumuzu orada bırakmaya karar verdik… Şimdilik…

NOT: Apar topar gittiğim için kimseye haber veremedim. Beni merak etmiş dostlar arkadaşlar. Bir kez daha anladım ki, siz sanal değil gerçeğin ta kendisi, gerçek dostlarsınız ve yine diyorum ki iyi varsınız…


12 Kasım 2009 Perşembe

A N N E O L M A K




İki yıl önce, daha beş yaşındayken bir kez gittiğim ama hayalimde Atatürk heykeli ve İzmir Fuarı dışında başka bir anısı olmadığı halde nedense çok sevdiğim İzmir’e gittim arkadaşımla birlikte. İlk kez oğullarımı ve eşimi evde yalnız bırakmıştım. Hazır İzmir’e gelmişken, yıllardır kendisinden haber alamadığım Sevgi Teyze’min izini bulmayı kafama koydum. Daha iner inmez, Ülkü dedim “Ben Sevgi Teyze'mi bulmak istiyorum. Elimde yıllar önce bize verdiği adres var ama çoktan değişmiş olabilir adresi…” Telefonundan ulaşamamıştım. Başka bir abone kullanıyordu numarayı.

Güzelyalı’daki misafirhaneye yerleşip birkaç saat uyuduktan sonra peşime arkadaşımı da takıp, hiç bilmediğim İzmir’de hiç bilmediğim mahalle ve sokaklarda adres aramaya koyulduk. Sonunda elimdeki kağıtta yazılı adresi bulup kapıyı çaldık. “ Ben” dedim kapıyı açan hoş, güler yüzlü kadına “Annemin çocukluk arkadaşı bir hanımı arıyorum. Sevgi hanım. Eşinin adı İsmail. Bir oğulları vardı, şimdi 28-30 yaşlarında olmalı.” Tabii ki kadıncağız pek kuşkulu gözlerle baktı bize ve didik didik sorular sormaya başladı. “Bu kadar yakınsınız da nasıl adresini ve nerede olduğunu bilmiyorsunuz ?“ gibi mesela. “ Sarp’ın evlatlık olduğunu bilip bilmediğinden haberim olmadığı, ilişkilerinin seviyesini ve Sarp’ın şu anki durumunu da bilmediğim için açık açık konuşamıyordum kadınla.”Biz Sevgi Hanımlardan satın aldık bu daireyi. Ama zaten Önce de bu apartmanda oturuyorduk kiracı olarak. Onları severdim. Gittiklerinde çok üzüldüm, büyük iyiliklerini görmüştüm çünkü… Buyurun içeri, bende cep telefonları var. Onu aradığınızı söyleyeyim, siz de konuşursunuz isterse eğer.” dedi kadıncağız çekine çekine. Sevgi Teyzenin adımı duyduğunda ve benimle konuşurkenki coşkusuna, özlemine şahit olduktan sonra rahatladı genç kadın. Hayatında ilk defa gördüğü, çat kapı gelen iki yabancıya gösterdiği ilgi inanılmazdı. “Benim tanıdığım en iyi insanlardır onlar. Öyle insanlar çok az bulunuyor, O'nun yakını ve bu kadar sevdiği kişiyi bırakır mıyım ben yemek, çay ikram yapmadan…” diyerek bizi eni konu ağırladı büyük bir samimiyetle. Yoldan gelmiş yorgun, uykusuz bize ne kadar makbule geçti bu ikram anlatamam.

“İsmail Amca öldükten sonra Sevgi Teyze artık İzmir’de kalmak istemedi, memleketine gitti” dedi kadın. Hiç haberimiz yoktu İsmail Amcamın ölümünden. O yıllarda Annem çok hastaydı ve bizimle kalıyordu. Artık hastalığı iyice ağırlaşıp bilinç kaybı yaşadığı dönemlerde birgün “Sevgi’yi özledim, çağır gelsin.” demişti bana… Ama ancak ölümünden sonra ulaşabildim Annemin çocukluk can arkadaşına. Üstelik burnumuzun dibinde sık sık gittiğimiz, ikisinin de doğup büyüdükleri, çocukluk ve ilk genç kızlık yıllarının geçtiği kasabada yaşıyormuş. O da Annemi aramış bir kaç kez ama ulaşamamıştı.

***

Çocukluğumda Sevgi Teyze'lere gitmekten pek keyif alırdım. Her türlü meyve ağacı olan ve bir bölümünde de sebze yetiştirdikleri kocaman bahçeli, tek katlı büyük bir evde otururlardı. O bahçede koşup oynamak çok hoşumuza giderdi de, özellikle Sevgi Teyzeyle İsmail Amca ve evdeki, mahalleden biçki dikiş kursu için gelen birçok genç kız tarafından şımartılmak daha mutlu ederdi beni ve kardeşimi. Uzun boylu güzel yüzlü Sevgi Teyze ve boyu omuzuna gelen zayıf, ufak tefek kocasının aralarındaki şakalaşmalarını, mutlu kahkahalarını, hoş muhabbetlerini hala gülümseyerek anımsarım…

***

Sevgi Teyze ve Eşinin tek üzüntüsü bir çocuklarının olmayışıydı. Artık kendi çocukları olmasından umudu kestikten sonra evlat edinme yoluyla çocuk sahibi olmaya karar vermişlerdi. Çocuk yuvasından iki aylık bebekken aldılar, parmakları ve kolları yanık içindeki minik Sarp’ı. Beş kardeşin en küçüğü olan çocuğun babası daha o doğmadan ölmüştü ve anne, çocuklarına bakabilmek için bu küçücük bebeği en büyüğü 11 yaşında olan abla ve ağabeylerinin yanına bırakarak çalışmaya gidiyordu hergün. Sonunda diğerleri bir şekilde idare ediyor ama bu ufacık bebeğin başına daha kötü birşey gelecek korkusuyla kadın çocuğunu yuvaya bırakmak zorunda kalmıştı…

Devamı var…

10 Kasım 2009 Salı

Anıtkabir

 

 

 

Birlik ve beraberlik; ölümden başka her şeyi yener.


Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.


Bugün vatanımızda bir milli kudret varsa, o cereyan, felaketlerden ders alan ulusun kalp ve dimağından doğmuştur.


Milli sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.

 

K. Atatürk

 

 

 

Kopyası SDC10951

 

 

 

Kopyası SDC10952

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SDC10953

 

 

 

 

SDC10944

 

Yurdun dört bir yanından yüzbinlerce insan akın akın Anıtkabre koştu bugün, Özlemle sevgiyle…

 

 

 

 

 

Çiçekçiler, birlikte ve binlerce çiçekle donatmışlardı her bir yanı…

 

SDC10948

 

 

Bu bayrak, binlerce kırmızı beyaz karanfilden oluşturulmuş…

 

SDC10962

 

 

Askeri bir helikopter, Anıtkabrin üstünde bütün gün alçak uçuş yaptı, aşağıdaki kalabalığın coşkulu alkışlarıyla…

 

SDC10976

 

 

  Atatürk’ün mozolesinin üstündeki tavan süslemesi

 

SDC10979

 

 

 

SDC10980

 

 

Ata’mın mozolesinin etrafı çiçek bahçesi gibiydi.

SDC10996

 

İşte Cumhuriyet’in bekçileri

SDC10997

 

 

 

 

 

 

 

                                          

                                       Yukardaki çiftle kısa bir süre sohbet ettim. Kültürlü aydın Atatürk’çü örnek bir  çiftti, hayran kaldım gurur duydum…

 

                                  

SDC11002

SDC11005 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tüm yurttan ve Kıbrıs’tan, genç yaşlı çocuk, her yaştan binlerce insan dün Anıtkabir’deydi.

Yüzlerde umut azim kararlılık gördüm.

Üzüntü, keder..? Hayır, çünkü ordaki herkes biliyordu ki, O yaşıyordu yaşatılıyordu. Devrimleriyle fikirleriyle ve en büyük eseri, Cumhuriyet’le yaşıyordu…  Ve sonsuza kadar da yaşayacaktı…

S E N İ Ö Z L Ü Y O R U Z A T A M

 

 

 

71  YIL  OLDU  ATAM,  SENİ KAYBEDELİ…   BUGÜN  DÜNDEN  DAHA  ÇOK İHTİYACIMIZ  VAR  SANA…

SÖYLEDİKLERİN,  KAYGILARIN  BİR  BİR  ÇIKIYOR  ATAM,

AMA  ASLA  UMUTSUZ  DEĞİLİZ,

 

ŞAİRİN  DE  DEDİĞİ  GİBİ;

………………

 

MUSTAFA KEMALLER TÜKENMEZ


Tükenir elbet


Gökte yıldız denizde kum tükenir


Bu vatan bu topraklar cömert

 

Kutsal bir atesim ki ben sönmez

 

İnanın Mustafa Kemaller tükenmez


Ben de etten kemiktendim elbet


Ben de bir gün göçecektim elbet


Iki Mustafa Kemal var iyi bilin


Ben işte o ikincisi, sonsuzlukta


Ruh gibi bir sey görünmez

 
Inanin Mustafa Kemaller tükenmez

 

Hep kardeşliğe bolluğa giden yolda


Bilimin yapıcılığın aydınlığında


Güzel düşünceler soyut fikirlerde ben


Evrensel yepyeni buluşlarda


Geriligi kovmuşum ben dönmez


İnanın Mustafa Kemaller tükenmez


Başın mı dertte beni hatırla


Duy beni en sıkıldığın an


Baştan sona her şeyiyle bu vatan


Sakın ağlamasın kasımlarda


Fatihler, Kanuniler ölmez


İnanın Mustafa Kemaller tükenmez

 


Halim Yağcıoglu

 

NOT:  Bir sorun var pc de düzgün yazılmıyor, ancak bu kadar yazabildim…

2 Kasım 2009 Pazartesi

İMDATTT ! ! !

 

3821527362domuz1

 

 

Ben anladım.. !   Bunlar toptan delirmemizi istiyorlar bizim…

 

 

Canımızın derdine düşelim, bizzat kendi derdimizle uğraşalım ki;  etrafımızda neler dönüyor,ne oyunlar oynanıyor üzerimizde diye düşünmeyelim. ülke sorunları, ekonominin durumu, kim neyi ne kadar götürmüş, daha neler verilecekmiş, bunları düşünmeye hiç zamanımız kalmasın. Öyle ya, can kişinin kendi canı.  Önce can sonra canan.  Sağlık endişesi olanın, gözü başka birşey görür mü?

 

 

Tv de domuz gribi aşısı geleceğini duyduğumun tam da ertesi, ya da 2 gün sonrasıydı ki;  ülke domuz gribinden patır patır dökülmeye başladı. “Allah Allah, nasıl da bildi hayvan aşı aldığımızı da, aşı gelmeden ne kadar can yakarsam kar” dedi.  E olabilir tesadüf dedik. Hayvan gitti, doğru ilkokul öğrencilerine musallat oldu(şimdi artık büyükler de hasta(?))  Bu arada ülke domuz gribinden dökülmeye başlamadan bir gün önce,dağdakileri karşıladık çiçeklerle davul zurnayla,kahramanlar gibi. Ayıp olmasın diye bir iki soru sorduk bıraktık 34 kişiyi.(sorulardan biri,herhangi bir silahlı örgüte üye misin? şaka yapıyorduk tabi,onlar çiçek toplamaya çıkmışlardı dağa. Ben bilmem Uğur Dündar öyle dedi.)  Halk ayaklandı Şehit aileleri yıkıldı.  Madalyalarını protez bacaklarını fırlattılar acılarından kahırlarından. Hah! işte, bir de bunun  ertesi günüydü domuz gribinin ülkede can almaya başlaması. E bu da tesadüftü zahir…

 

 

O kadar yazıldı çizildi ki, artık aşısından, olmalı mıyız, olmamalı mıyız?  bunları hiç yazmayacağım. Tüm toplumun kafası sürekli bu haberleri izlemekten, bununla yatıp bununla kalkmaktan haddinden fazla karışmış durumda. Üstelikte neredeyse, “eğer aşı olmazsanız, hastalığın yayılmasından sorumlu olursunuz“ anlamına gelebilecek açıklamalarla, bir de insanların vicdani rahatsızlık duymalarına neden olunurken, ben bu konuda fazla birşey yazıp ta iyice hasta etmeyeyim kimseyi… Dee…

 

 

Bir de GDO  çıktı pat diye; dedim ya gözümüzü açmamıza  izin vermiyorlar, delireceğiz yakında toptan… Devlet GDO  lu ürünlerin girişine izin verdi…

 

 

İnternetten araştırdım tam olarak nedir bu GDO diye, çok kısa olarak paylaşmak istedim öğrendiklerimi.

 

 

GDO nedir?

Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar", kısaca GDO adı veriliyor.(Frankeştayn gıdalar)
Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme,yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sından kesilerek çıkarılıyor.Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.

 

 


Neden GDO ya Hayır.

 


Canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı,biyolojik çeşitlilik,ekolojik dengenin bozulması,ekonomik bağımlılık,canıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanınması açısından önemli tehdit ve riskler taşımaktadır.

 

 


GDOların Tehdit ve Riskleri


1. Biyolojik Çeşitlilik, Tarımsal Biyoçeşitlilik ve Doğal Dengeye Etkileri
Yerel türler tehdit altında.

Hastalık ve diğer zararlılara karşı dayanıklı olması için genleriyle oynanmış bir buğday türünün belki verimi yüksektir ama, bir hastalık ya da zararlı sayesinde o türün yok olması ve dünyada artık başka bir buğday yetiştirilmediği için buğday ırkının tamamen ortadan kalkması gibi bir felaketi beraberinde getirebilir mesela.

 


GDO ların aktarılmış genleri çevresinde geleneksel yöntemle üretilmiş ürünlere geçebilmektedir. Arılar, kuşlar, böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler GDO lu polenleri komşu tarlaya taşıyor ve oradaki üründe de genetik değişikliğe yol açıyor. "GEN KAÇIŞI"
Birkez gen aktarımı başlatılınca genetiği değişmiş ürünün, genetiği değişmemiş
ürünlere bulaşması -ileriki nesillere de aktarılacağından- önlenemez hale gelmektedir.

 


Yararlı böcekler yok oluyor. Zararlı böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bazı bitkilere aktarılan toksin (zehir ) karakterli genler o böcekleri yiyen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden oluyor.
Yabacı otlara dayanıklı genlerin aktarıldığı bitkilerin diğer canlılar ( uğur böceği) üzerinde öldürücü etki yaptığı gözlendi ( Steinbrecher,1996)

 


Böceklere ve yabancı otlara dayanıklılık geni aktarılmış bitkiler, zamanla o böcekler ve yabancı otlarda dayanımı arttırdığı için çok daha fazla tarım ilacı kullanılmasına yol açabiliyor.

 

 

 
İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ


GDO lu bitkiler yüksek allerji riski taşıyor. 11 Aralık 2003'te Rusya'da bir gurup bilim adamı son üç yıl içerisinde allerji belirtisi gösteren hastaların sayısında 3 kat artış olduğunu ve bunun altında yatan nedenin Genetiği Değişmiş Ürünler (GDÜ) tüketimi olabileceğini açıkladılar.

 

 


Toksik (zehirleyici ) Etkiler

(1980 lerin sonunda bir Japon firması triptofan adlı bir aminoasidi bir bakteriye ürettirerek besin takviyesi olarak ABD de satışa sundu. Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde sinir sistemini etkileyen, kas ağrıları ve kandaki bazı hücrelerin sayısında artış ile seyreden eozinofili-miyalji sendromu ortaya çıktı. Yapılan incelemne sonucu genetiği değiştirilmiş bakterideki artmış triptofan üretiminin toksik bir yan ürün oluşumuna yol açtığı ve sendromun toksik madde nedeniyle ortaya çıktığı anlaşıldı.)

 

 

Antibiyotiğe Karşı Dayanıklılık Oluşturması


GDÜ lerin üretimi sırasında belirteç gen olarak kullanılan antibiyotik direnç genlerinin en büyük tehlikesi, ortamda bulunan bakteriler aracılığı ile yayılması.
Bu tür ürünleri tüketen canlının sindirim sisteminde bulunan bakterilerin, o ürünün yapısında bulunan antibiyotik direnç genini alması mümkün.

 

 


Bt nin ( Bacillus thuringiensis) etkileri


Tarımda uzun zamandır böcek öldürücü olarak kullanılan Bt spreyi toprakta parçalanıyor. Ayrıca tüketilen ürün yıkanarak Bt spreyinden arındırılabiliyor. Ancak Bt geni aktarılmış ürünlerde Bt toksininin parçalanması ya da ürünün yıkanarak temizlenmesi söz konusu değil. Bu durumda Bt toksini bütün etkisini ürün tüketilene kadar, hatta belki de tüketildikten sonra da sürdürüyor.

 

 


Sağlıksız Hayvanlar ve Hayvansal Ürünler


Örneğin süt verimini arttırmak için ineklere GDÜ lü ürünler veriliyor. Bu hayvanların sağlıkları bozuluyor.Meme enfeksiyonları, rahim, sindirim sistemi bozuklukları, yumurtalık kistleri görülüyor. Gebelik oranı düşüyor.Antibiyotik kullanma sıklığı artıyor.

 

 


Bilim insanları ayrıca iki tür potansiyel tehlikeye dikkati çekiyor; durgun virüsleri yeniden harekete geçmesi ve virüsler arasında yeni bulaşıcı diziler oluşturabilecek kombinasyonlar!...


Sağlıksız Beslenme ve Yol Açtığı Sorunlar


Sadece verimli ve dayanıklı birkaç ürün yetştirilmesine yol açan GDO ların yarattığı en büyük tehlikelerden biri de gen çeşitliliğinin yok olmasıyla birlikte insanları tek tip gıda almak zorunda bırakıyor olması.
Tek tip gıdalar insanların sağlıklı ve dengeli beslenmesini engelleyecek. Bu durumda tek tip beslenmeye mecbur kalacak olan yoksullar sağlığını yitriyor, maddi imkanı iyi olanların da gıda takviyeleri, tedavi yöntem ve ilaçlarına büyük miktarda para harcaması gerekiyor.

 

 


Yaşam patentlenemez !

GDÜ lerin ekonomik olarak getirdiği en büyük sakıncalardan biri bu ürünlerin patent hakkının tüm dünyada birkaç çok uluslu şirketin elinde olması.Bu çalışmaları yapan şirketler en büyük kazançlarını patent bedeli tahsil ederek sağlıyorlar.Çiftçi terminatör genlerle kısırlaştırılan tohumları her yıl yeniden almak zorunda kalıyor. Bu da çiftçiyi çok uluslu tohum üreticisi şirketlere bağımlı kılıyor.

 

 


Dünyanın önde gelen GDO üreticisi firmalardan tohum alan çiftçilerin ürünlerinin verdiği yeni tohumları tarlalarına ekme hakları yok. Üretici firmalar bu tohumların korsanlığını yapanların önüne geçmek için komşu ispiyonu gibi en basit yollardan dedektif tutmaya kadar her yola başvuruyorlar. Bu güne kadar 100 çiftçi mahkeme sürecinden kurtulmak için ürünlerini yaktı, üretici firmaya tazminat ödedi ve banka hesapları incelemeye alındı.

(internetten)